avrupa'da bir hayalet dolaşıyor



Yerinden edilen heykellerinki kadar dramatik az fotoğraf vardır. Gerçekle gerçeküstünün zaman ötesi bir karışımı... İşte, Karl Marx’ın Berlin’deki heykeli de kaldırılıyor. Yanıbaşındaki yoldaşı Friedrich Engels çoktan gitmiş, “sakallı” tek başına. Yolun sonunda bir süreliğine zaman öldüreceği geniş bir hangar var muhtemelen. Ama geri dönecekler...

Bu gezintinin sebebi Marx-Engels anıtının yakınlarındaki metro inşaatı. Aşağıda da, ikilinin internetten bulduğum anıtsal fotoğrafları var.




amerikan saati


ABD Milli Savunma Konseyi Personel Şefi Denis McDonough’nun odası... Duvardaki kırmızı dijital saat dünyanın dört bir tarafındaki (lafın gelişi öyle, aslında tek bir tarafındaki) kritik noktaların yerel saatini gösteriyor.

Kabil’in saati.
Bağdat’ın saati.
Yemen’in başkenti Sana’nın saati.
Kudüs’ün saati (ki isim plakasında parantez içinde bir de Rahm yazıyor, İsrail’le güçlü bağları olan Beyaz Saray Personel Şefi Rahm Emanuel’e ithafen)
Ve Tahran’ın saati, unutmadan.

McDonough’nun bir küçük şakası, memleketi Stillwater’ın (Minnesota) saati de işliyor duvarda.

Ama Londra yok, Berlin yok, Paris yok, Tokyo yok, Moskova yok, Pekin yok, Yeni Delhi yok, Canberra yok, yokoğluyok... Bu arada Ankara da yok.

Yılmaz Özdil sularında daha fazla ilerlemeden not edelim. Bu duvar ABD perspektifinden dünya ahvalini yeterince anlatıyor herhalde. Her şeye gönülsüz Avrupa gündem dışı, ABD de kalanıyla iş görmeye gönülsüz. Çin zaten kendi işinde gücünde. Moskova? Geçelim bir kalem.

Giderek ufalıyor Amerikan dünyası. Kabil’den de çıkarlarsa Atlantik’in beri yanına geçecekler. Daha önce yapmışlıkları yok değil.

Saat mevzunu Cohen’in yazısında okudum
.

godard nerede?



Bizim meslekte, meşhur oyunculara, yönetmenlere falan ulaşmak sıkıntılıdır. Çok zor değil ama sıkıntılı işte. Hele ki ortada yeni bir film, proje vs. yoksa… Sorun meşhurlarda değildir; kendilerine ekstra iş çıkarmak istemeyen kraldan çok kralcı asistanları aşmak zordur. Hollywood’a ulaşmak elbette daha da zor. Önce ajansı aşacaksınız, sonra asistanı (ki orada ajans, asistandan daha fazla güçlük çıkartır.)

Neyse ki çok işimin düştüğü bir alan değil, daha çok anlatılanlardan biliyorum ama biraz önce –epey bir gecikmeyle de olsa- okuduğum haber, bu sıkıntıları yaşayan herkes adına yüreğimi soğuttu.

Hollywood Reporter’ın haberine göre, Academy of Motion Picture Arts and Sciences (bildiğiniz Oscar Akademisi yani) Ağustos ayından beri Jean-Luc Godard’a ulaşmak için çabalıyor. Telefon, faks, e-mail hiçbiri kâr etmedi. Arkadaşlara haber bıraktılar (yahu kimdir Godard’ın arkadaşları bu arada); olmadı. Son çare mektup yolladılar; henüz cevap yok.

Kendisine bir adet Oscar heykelciği takdim etmek istiyorlar. Onur ödülüymüş.

Herhalde artık bu sene ölür, diyorlar (79 yaşında kendisi); Oscar’sız gitmesin! Godard’ın da çok umurundaydı ya. Sigara yasağından dolayı uzun uçuşlar yapmıyormuş zaten.

Herkes size mi ulaşmaya çalışacak. Tabii ya, biraz da siz uğraşın. Arayın abiler, belki bulursunuz. Ya da bir zahmet kalkıp Paris’e gidin. Anahtar paspasın altında.

umberto'nun kâğıttan dürbünü


İki sayı önce yüklü bir kitap dosyası yayımladık. Bu senenin olmazsa olmaz kitapları, matbaaya karşı e-reader, Salinger, Eco, Sait Faik vs... Ama en önemlisi, 40 yaşın altında en iyi 20 yazar dosyası vardı dergide. Zor dosyaydı, zor seçki oldu... Genelde olumlu tepkiler aldı.

En sevdiğim, bir okurun dergiyi okuduktan sonra kitapçıya koştuğunu söylemeseydi. Yeni yazarlarla tanışmak için. Yine de daha iyisini yapabilmeliyiz.

Bir de dergiyi şu fotoğraftaki gibi basabilsek.

taraf'tan evet emri


Gecikmeli bir post.

İki gün önceki Taraf gazetesinden gelsin. Bu kadar tuhafı mevcut olmadığı için rötara rağmen yazılmayı hak ediyor.

Mesele şu: Taraf, referandum öncesinde halkı bilgilendirme çabasında (gazetenin sol üst köşesine bakın.) “Evet” in herkes için hayırlı olduğunu, hakim siyasi ortamı değiştireceğini söylüyor. Bunda sorun yok. Bir gazetenin taraf olmasında sorun yok. Bir gazetenin tuttuğu tarafı okurun gözüne sokmasında sorun yok. Bir gazetenin siyasi kampanya yürütmesinde de sorun yok. Kamuoyu böyle oluşur.

Ama kamuoyu oluşturayım derken, böyle hükmeden, yukarıdan bakan bir dil kullanılır mı? “Evet diyeceksiniz!” denir mi? “Evet demelisiniz” bile değil. Evet diyeceksiniz! Birisi size neden evet dediğinizi sorarsa, bakın işte, bunları bunları sıralarsınız!

İşte burada sorun var. Oraya ne yazdıklarının farkında mı Tarafçılar? Askere höt zöt etmek alışkanlık yapmış olmalı ki (misal, aynı sayfadaki "İyi dinle genelkurmay" manşeti) artık okura da posta koyuyorlar.

can yücel'den bunu beklemezdim



Nefes almak için birkaç "gerçek" Can Yücel dizesi okuyun önden; çünkü sonradan asabınız bozulabilir.


"Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri,
Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra
Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
Başımızda pirensip sahibi bir başçavuş.
Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz...

Bi sen eksiktin ayışığı
Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!"

Şimdi gelelim esas mevzuya:

Birtakım insanlar hislenip (belki de hislenmeyip) bi gayret kolpa şiirler yazıyorlar. Elalemin şiirine kolpa demek ayıp belki ama böyle söylememin bir sebebi var. Şiirlerinin ne kadar berbat olduğunu onlar da bildiğinden kendi adlarını kullanmıyorlar; daha da beteri, şiirin altına, imza niyetine -niyeyse- tanıdık bildik şairlerin adını çakıyorlar.

İşin tuhafı, millet de yiyor bunu.

Benim gördüğüm bu sahte şiir piyasasının iki lideri Can Yücel ve Nazım Hikmet. Özdemir Asaf ve Necip Fazıl Kısakürek de ön sıralarda.

Facebook’ta gördüğüm son örnek Can Yücel’e mal edilmiş. Canınız sıkılmazsa, buyurun (imlâyı düzeltmedim):

“Neden hayatında biri yok diye soranLara,: Hani bazen durakta belli bir otobüsü beklersiniz ya on dakika, onbeş dakika, yirmi dakika beklersiniz geLmez. Bu arada başka aLternatiflerde geçer ama binmezsiniz. Nede oLsa "beklemişsinizdir o kadar" boşa gitsin istemezsiniz. Sormayın artık bana.! Herhangi biriyle değil, beklediğime “değecek” olanla devam etmeliyim bu yola!.. Durakta yaşLanmak oLsada işin ucunda..”

Şiir, “benzer” Can Yücel şiirleri gibi Şiir Ekspresi isimli bir sayfada sergileniyor. Sayfanın on bine yakın hayranı var. Söylemeye gerek var mı; onlarca insan “liked this;” bir o kadarı da Can Baba’nın ne kadar iyi şair olduğuna dair yorum yapmış. Eh, Can Baba yazdı mı böyle yazar!

Benzer bir hadiseyi –ama çok daha üst makamlarda geçenini- Balçiçek Pamir’in bir köşe yazısından hatırlıyorum. Yazıda AKP'nin eski İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu’nun Can Yücel’in çok sevdiği bir şiirini çerçeveletip dostlarına dağıttığını okuyoruz. Bu dostların arasında Başbakan Erdoğan da var. Müezzinoğlu’nun anlattığına göre, Başbakan şiiri çok sevip duvarına asmak istiyor; üstüne bir de şöyle diyor: “Hayret Can Yücel’den bunu beklemezdim.”

Balçiçek Pamir, şairin Datça’daki ailesini arayıp, işin aslını (yani bu şiirin tabii ki Yücel’e ait olmadığını) öğrenmiş. Başbakan’ın bunlardan haberi olup olmadığını, ya da şiiri halen duvarında tutup tutmadığını bilmiyorum. Ama yazar ve şairlerle kahvaltı düzenlediğine, üstelik orada Oğuz Atay’a kadar alıntı yapa yapa konuştuğuna göre, herhalde hatasından dönmüştür. En azından buna inanmak istiyorum.

Sabrı olanlar söz konusu şiiri aşağıda okuyabilir. Pamir’in yazısına da şuradan ulaşabilirsiniz.

“Farkında olmalı insan/Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı./ Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen/ Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli/ Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda, bir metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli./Şu çok geniş görünen dünyanın ahirete nispetle anne karın gibi olduğunu fark etmeli./Henüz bebekken “Dünya benim” dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların “Her şeyi bırakıp gidiyorum işte” dercesine apaçık kaldığın fark etmeli./ Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli./ Azrailin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli/ Yaratılmışların en güzeli olduğunu, fark etmeli ve ona göre yaşamalı/ Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli/ Evinde kedi, köpek beslediği halde, çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli/ Eşine seni çok seviyorum demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü…/Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli./ Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli/Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını, 60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail’e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli/ 63 yıldır hiç karnı doymayan bir Peygamber’in ümmeti olarak beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli. İnsan fark etmeli ki./ Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür/ O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.”

pamuk bayramı



Manzaradan Parçalar'ın yayımıyla Orhan Pamuk röportajları salvosu da başladı. Öteden beri Pamuk'un medya yönetiminde en başarılı yazar olduğunu düşünürüm. Romanlarının arasına İstanbul, Öteki Renkler, Manzaradan Parçalar gibi "parçalar" koyar; böylece adını gündemden düşürmez. Beri yandan röportaj vermeye de kitaptan önce başlar ki, medya da okur da istim tutsun.

Bu defa yapmadığını düşünmüştüm; çünkü röportajlar kitaptan önce gelmedi. Yanılmışım. Kaya, geçen haftanın edebi gündemini hatırlattı: Kiran Desai. Bir süredir Pamuk'un sevgilisinin seri halde verdiği röportajları okuyorduk.

Arşivi karıştırdım. İki sene önce bugünlerde Masumiyet Müzesi çıkmış. O zaman eski blogda aynı meseleyi anlatmışım. Sıkılmazsanız aşağıda o yazıyla devam edebilirsiniz.

Ama ona geçmeden önce son bir not. Orhan Pamuk çok iyi bir yazar olmasaydı, bütün bu medya hikâyesi gerçekten nahoş bir durum olurdu. Şimdi katlanıyoruz.

Bu arada, İletişim Yayınları'nın kitaba çok yüksek fiyat biçtiğini söylemeliyim. 30 lira fazla. Orhan Pamuk diye bu fiyat belirlendiyse, Dostoyevski'nin 50'den satılması gerekir. (Buraya bir düzeltme gerekiyor, kitabın fiyatı 25 liraymış, ben havaalanında 30 liraya satıldığını gördüğümden tufaya düştüm.)

Her neyse, buyurun iki sene önceye:




"Nihayet Masumiyet Müzesi yayınlandı. Çok sevindiğim için değil 'nihayet' demem. Sıkıldığımdan… Orhan Pamuk’un her yeni kitabında yaşanan törenselliğin eni konu sıkıcı olmasından…

Sanırım her yazarın düşlediği bir tören bu. Ama tabii çok azına kısmet oluyor (söylemeye gerek yok, şairler yanından bile geçemiyor bu düşün). Gazeteler, dergiler, televizyonlar yayına başlıyor. Pamuk’un her gün bir başka demecine rastlıyoruz. Büyük kitabevleri vitrinlerinin tamamını bir tek o kitaba ayırıyor. Tembel okurlar, Orhan Pamuk’un kitaplarına nasıl da başlayıp bir türlü bitiremedikleri yönündeki bildik ahkâmlarını kesiyor. Bir iki hafta içinde ilk ciddi eleştiriler yayımlanmaya başlıyor. Yani herkes işin bir ucundan tutuyor. Peynir ekmek gibi satıyor kitap. Bizim bir Rowling’imiz yok. Edebiyat dünyamızın fuarlar dışındaki, yüksek ihtimalle birçok başaltı yazarı da çatlatan, tek ‘event’i bu.

Haddime düşerse söyleyeyim, Orhan Pamuk bence çok özel ve iyi bir yazar. Ama sanki biraz hesapçı. Türkiye’de kendisinden başka kimsenin zevkine varamadığı bu töreni (belki biraz Murathan Mungan tadıyordur; ama o da nispeten daha çok yazdığı için etkisi azalıyor) daha da uzatmak için elinden geleni yapıyor gibi. Son kitabında bir sonraki romanının adını söylemesiyle başlıyor süreç. Sonra basının kulağına ufak ufak fısıldıyor. Siyasi bir roman diyor, dönem romanı diyor, onu diyor, bunu diyor. Ne yazdığını iyiden iyiye belli ediyor. Bir de şu his var: Pamuk romanı bitirmeden önce roman üzerine demeçlerini bitirmiş gibi geliyor. Hatta röportajlarda hangi ceketi giyeceğini, hangi koltukta oturacağını, nasıl bir poz takınacağını biliyormuş gibi… Bilmem ki, belki de büyük yazar olmak böyle bir şeydir. Yine de çok sıkıcı.

Ama bir şey daha var:

Üç ay önce, sabah saat 6… Ben yarı uyur yarı uyanık saate bakıyorum. Ayılmaya çalışıyorum. Orhan Pamuk ise biliyorum, hep söylediği gibi, o saatte uyanık, Masumiyet Müzesi’ni yazıyor… Ohh diyorum, neyse ki işini yapıyor… Yazıyor… Yazsın ki tören eksiksiz devam etsin. Pamuk bayramı başlasın ve bir an önce bitsin."

eve dönmenin yolları

Bir yaz sabahı Haydarpaşa’dan kalkan Toros Ekspresi’ne atlayalı neredeyse 20 yıl olmuş. Hep otobüsle kat ettiğim İstanbul-İskenderun güzergâ...