8 Aralık 2015 Salı

okurla olmuyor


Dünyanın en güvenilmezi: Okur milleti…
Her yazar, gazeteci kendine ferah ferah ders çıkarabilir, bugüne kadar öğrenmediyse: Okura güven olmaz.
Neden olsun?  #tarih Dergisi de bu ay itibariyle tarih oluyor.
Bu dergi bağımsız olarak yayımlanma kararı aldığında “aslansın, kaplansın” diye atıp tutan okur ortada değil. Oysa dergi son sayı dahil, pırıl pırıl yayın yaptı. Bilgiyse bilgi, gündemse gündem… Bir boşluğu dolduruyordu. Şimdi döndük yine sıfır noktasına. Okur’la olmuyor…Maalesef.

7 Ekim 2015 Çarşamba

avrupa'nın en çok hakkı yenen şehri


Yine İspanya… 

Şu ana dek gördüğüm en hakkı yenmiş şehir. Sevilla… Tarihi var, sanatı var, estetiği var, gecesi ayrı gündüzü ayrı var. Nehri, yeşili, güleryüzlü insanı var. Varoğlu var… Ama önde gelen şehirler arasında yeri yok. ‘Underrated’ kelimesinin şehir karşılığı; öyle bir yer Sevilla. 

Madrid’den Sevilla’ya geldiğinizde farklı bir ülkeye girmiş gibi oluyorsunuz. Burası Endülüs. Burası hakikaten zil, şal ve gül. İspanya hakkında ne düşlüyorsanız, bugüne kadar İspanya’yı size nasıl anlattılarsa tümüyle burada. Madrid, Barcelona başkaymış, Endülüs başka… 

Sanki demir işlemeciliğini onlar bulmuş; demirden örümcek ağlarıyla sarmışlar şehri dört baştan. Seramiğe hakkını veren Lizbon mavi mavi, tatlı bir şehirdi; Sevilla üstüne ferforjeyi de koymuş. Her balkonda, her avluda, baktığınız her kapı arasında incecik, göz alıcı, demirden kuşlar, yapraklar, dallar… 

Mandalina mı portakal mı olduklarını bir türlü ayırt edemediğim ağaçlar her tarafta… Dalları yüklü binlerce ağaç… Ağır gelen meyveleri yol kenarlarına yuvarlanmış, bekliyor. Görmesi mutluluk veriyor. Harikulade de bir hikâyesi varmış. Daha sonra anlatırım. 

Amsterdam’da yol bulmak ustalık ister. Venedik’in ara sokaklarında da. Sevilla başka bir aşamaymış meğer. Daha üstü olduğunu da sanmıyorum. Şehir, birbirine benzeyen daracık sokaklarıyla, yetersiz tabelalarıyla, yön duygusuna aman vermeyen ikiz binalarıyla sizi kaybolmaya zorluyor. Yine de bu bir zevk. Hele geceleri…

Şu ‘underrated’ meselesine yine dönersek… Sevilla’daki Plaza Espana’nın (İberoamerica Fuarı için 1920’lerin sonunda inşa edilmiş) ya da devasa katedralinin çeyreği olmayan binalarla, yavan dokusuyla Avrupa kültüründe yer etmiş şehirler var. Neden Sevilla aralarında değil. Benim aklıma gelen, bugün halen döne döne tükettiğimiz o kurucu hikâyeyi, modernizmi ıskalaması. Bir de ona el veren, onu yeniden üreten, kendi hikâyeleriyle onu zenginleştiren sanatçı grubunun son yüzyılda şehirde yaşamaması. Barcelona’yı, Madrid’i bugüne taşıyan büyük isimler var sonuçta. Picasso, Dali, Gris, Gaudi… Sevilla, eski yüzyıllarda kalmış. Bana sorarsanız, bir örnek şehirler arasında, böylesi iyi de olmuş. 

Bu girizgâh olsun Endülüs’e, devam ederiz…

2 Ekim 2015 Cuma

uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum

Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut Uyar / Geyikli Gece 









14 Temmuz 2015 Salı

denizin en güzel şarkısı



O nasıl bir güzelliktir… İrlanda’dan çıkan animasyon filmi Song of the Sea, öylesine güzel, öylesine zarif üstelik öylesine çocuksu, naif çizilmiş ki gözünüzü alamıyorsunuz ekrandan. 

Pixar ve Disney de çok iyi işler yapıyor tamam ama onların işleri çoğunlukla bilgisayar destekli. Song of the Sea, elle çizilmiş… Hem sanat hem zanaat… Saf alınteri. Yönetmen Tom Moore’a şapka çıkarılır. Film bu senenin en iyi animasyonlarından (Oscar’a da aday olmuş ama kazanamamıştı). Tüm zamanlar listelerine de rahat girer. En azından benim için. 

Moore (‘The Secret of Kells’ isimli, henüz seyretmediğim animasyonuyla da biliniyor) hikâyenin de ortağı (senaryonun diğer sahibi Will Collins). Bu not bence önemli, çünkü filmin hikâyesi epey iyi. Kelt mitolojisine aşina değilim, karakterleri oradan devşirip devşirmediğini bilmiyorum; sırf bu hikâye için üretildilerse harika iş. İki kardeş, Saoirse ve Ben’in, tekinsiz bir alemde sıkışıp kalmış ruhların yardımına koşma serüveninde epey güçlü yan karakterler var (Annelerinin yokluğuyla acı çeken babayı da harika aktör Brendan Gleeson seslendiriyor). İyisinden bir aile hikâyesi Song of the Sea. Sanırım yakında bizde vizyona girecek. İster sinemada seyredin, ister başka yerde, sakın kaçırmayın. 
Bir de yan not: Film 1987’de geçiyor. Bir ara o dönemin Dublin’ini de görüyoruz. U2’nın güzel, görkemli ve yerel olduğu zamanlar. Joshua Tree henüz çıkmış, düşünün. Where the Streets Have No Name, With or Without You, I Still Haven’t Found What I’m Looking For söyleyen bir U2. Filmde o şarkılar yok tabii. Onlar içimizde çalıyor. 
Seksenlerde büyüyen kardeşlerin hikâyesi yani… O bildiğimiz, eşsiz ve hep öyle kalacak duyguların hikâyesi…




12 Temmuz 2015 Pazar

moda'da bir gece



Bunu daha önce birkaç sohbette anlattım. Üzerinden hemen hemen bir yıl geçti. Benzer bir Moda akşamına çıkmışken az evvel, bir de burada anlatayım. 

**

Yaz… Sıcak… Tişörtler üzerimize yapışıyor. Ali Usta Dondurmacısı’nın önündeki cumartesi kuyruğu, neredeyse gece yarısı olmasına rağmen yerli yerinde.

Kuyruğun içinden güç bela geçip caddeyi Bahariye’ye doğru yürüdüm. Ev boğucuydu, biraz hava alırım demiştim. On beş dakika sonra gerisingeri dönerken tam dondurmacının önünde bir arabanın yolun ortasında durduğunu gördüm. Hem aşağıya Koço'ya doğru inen hem de çay bahçelerine dönen yolu kesmiş, öylece bekliyordu. Adamın biri de arabanın kaputuna dayanmış, yanındaki iki genç kızla gevezelik ediyordu. Adam dediysem, siz üç adam kalıbında birini düşünün. İzbandut… Üzerinde sanırım Amerikan futbolu forması olan bir tişört, numarası 33… Kızlarsa takmış takıştırmış, giyinmiş, belli ki bir yerlere gidiliyor. O ara karşılaşmışlar, yolun ortasında, arabanın önünde sohbet sürüyor. 

Tam o sıra, bir araba daha geldi. Yolu tıkayan aracın arkasında durdu. Şoför huzursuz tabii, iki saniyede bastı kornaya. Kafasını çıkardı camdan, “Ne oluyor” diye şöyle efe efe bir bakındı. Bizim  irikıyım arkadaş da kornayı duyunca geriye döndü, göz göze geldiler arkadakiyle. 

Bir saniyede camdan kafasını çekti arkadaki şoför! Hiç sesini çıkarmadı. İzbandut da önüne döndü, sohbete devam…

İşim gücüm yok tabii, “Ne olacak bu işin sonu” diye merak ettim, beklemeye başladım. Beş on saniye anca geçmişti, bir minivan yanaştı, yine bir korna önce… Sonra uzanıp bakma, adamı görme, sus pus olma. Kızlarla adamsa arkadakileri hiç takmadan gülüşüp konuşuyor… 

Dördüncüsü, beşincisi, altıncısı derken arkadaki kuyruk Ali Usta’daki kadar uzadı; muhtemelen on üçü, on beşi buldu… Sistem hep aynı işliyordu. Önce bir korna, sonra sus pus. Hatta bir ara dört ya da beşinci sıradaki şoför aracından indi, manzarayı gördü, ağzını açmadan, kös kös döndü. 

Her şey birkaç dakika sürdü ve nihayetinde iş şuna geldi: En arkadaki araçlar, her şeyden habersiz kornaya asılıyor, öndekilerse sessiz sakin bekliyor… 

Ve sonunda… Adam kızları tek tek öptü, el salladı, gülüşerek ayrıldılar. Onlar gidince adam döndü, arkasında biriken araçlara baktı, ağırdan bir sigara yaktı. Sonra kaputunun önünde dikildiği aracın yanından yürüdü gitti.   

Adamın olay yerinden uzaklaştığını gören ilk şoför cesaretini toplayıp seslendi: “Kardeş, araba senin değil mi?” 

Cevap: “Yok birader, ne arabası!”

Bu “Yok birader” ile öndeki üç beş arabanın kornalara abanıp yeri göğü inletmesi arasındaki zaman ancak milisaniyelerle ölçülür. 

Uzayıp giden kuyruktakiler de tempoyu artırınca cadde durulamaz hale geldi. 

Derken… Ali Usta’nın dükkânından orta yaşlı, ufak tefek bir adam, elinde poşetlerle çıktı. Sahipsiz arabaya yöneldi. “Pardon pardon” diye el etti kornacılara, mahcup. Bindi arabasına, gazladı gitti… 

İzbandut arkadaşsa az ötede yeni bir tanış bulmuş, başka bir muhabbete koyulmuştu bile. Önünden geçip giden arabalara, ne olduğunu anlamadan bir süre bakıp durdu.

**

Yazının eşlikçisi şarkı bir Tom Waits harikası. Cumartesi gecesi şerefine...


  

9 Temmuz 2015 Perşembe

isyandakiler, nezaket arayanlar ve çelik çekirdek



Güzel yazıların haftası oldu…
**
Bu Pazar, Hürriyet’te bizim ekte ‘haftasonu ekçiliğinin’ yüz akı bir haber yayımladık.  Yücel Sönmez, Güliz Arslan, Burak Kuru, fotomuhabirler Selçuk Şamiloğlu ve İbrahim Yurtbay ile Türkiye’nin dört bir tarafını dolaştılar; memleketen ‘direnen’ insanlarıyla konuştular: Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş…

**
Bu haberi okurken fark ettim; yaşlılarımız epey manşet vere vere konuşuyorlar. Çayeli Çataldere Köyü’nden 94 yaşındaki Fatma Akyıldız, ‘HES’lere karşı sembolleşen ‘Karadeniz İsyandadır’ sloganının sahibi. Okuduğunuzda diğerlerini hemen fark edersiniz zaten.

**
Yine bir Pazar gazetesi işi. Cumhuriyet Sokak’ta Kübra Demir, genç bir çaycının,15 yaşındaki Oğuzjan Korkmaz’ın icat ettiği farklı fiyatlama sistemini anlatmış. Ne kadar naziksen fiyat o kadar aşağı iniyor. Oğuzhan’ın hikâyesi güzel; yalnız ‘okumak’ üzerine düşünceleri ham. 

" (...) İnsanların bana emir vermesinden hiç hoşlanmıyorum. Babamın yanında çaycılığa başladıktan iki-üç hafta sonra böyle yürümeyeceğini anladım. İnsanlar çaya verdikleri 1 TL'yle tafra yapıyor, burayı satın aldığını düşünüyor, kendilerine hizmet edenlere değer vermiyor, sürekli emir cümleleri kuruyorlardı. Babamla konuştum ve devam edemeyeceğimi söyledim. Ayrılmamı kabul etmedi babam. Ama bu konuda nasıl bir çözüm üreteceksem onu uygulayabileceğimi söyledi. Ben de geceler boyunca düşündüm ve aklıma böyle bir fikir geldi. Şimdi hitaba göre farklı farklı ücret uyguluyorum. Bizim milletimiz paraya düşkün. İstedim ki bu yolla biraz insanlık öğrensinler. Kibar olmayı ve nazik davranmayı, rica edebilmeyi hayatlarına geçirsinler! Öğretebiliyorsam ne mutlu bana. Çok gururluyum."


** 
Takımlar değişir de taraftar değişir mi? Takımın ‘çelik çekirdek’ taraftar grubundan, bin yıllık Şekersporlu Kıvanç Koçak, köklü kulübünün bir günde Turanspor olmasının ardından yazdı: dünya tersine dönse…şekerspor…

(...) tahmin edileceği üzere bu, çok zor bir yazı benim için. ama heyhat, ilk defa da yazmıyorum bu konuda: daha önce 2004-2005 sezonunun açılışında da "takım kapandı" yazısı yazmıştım. o zamanki sebepler, koşullar bambaşkayı şimdiki bambaşka ve saçma. ama neticede işte on sene sonra dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmiş durumdayım... zaten epey önceden "kapansın kulüp de hiç değilse adımız temiz kalsın" dediğim için bu sefer takımın kapanmasını, adı kurtulacağı için destekliyorum: çok şükür, ne idiğü belirsiz yapılarla, insanlarla adımız bir arada anılmayacak artık! kapanmamız, adımızın ortadan yok olması iyi bile olmuş olabilir yani.

** 
Yeni sevgilimiz Socrates, internet sitesinde amme hizmeti yapmış, Tour de France sürerken, “Bisiklet çok karmaşık, yarışı anlamıyorum” diyenler buyursun: Yeni Başlayanlar İçin Bisiklet 

**
Fotoğraftaki Gürgenli Hala, yani 94 yaşındaki Fatma Akyıldız. Deresinin başında bekliyor (Fotoğraf: Selçuk Şamiloğlu) 

8 Temmuz 2015 Çarşamba

herkes egosunu bir kenara bırakmış

Spor bir yana bisiklet bir yana... Fransa Bisiklet Turu dört gündür devam ediyor. Her gün ayrı trajedi, ayrı delilik, ayrı zafer... Kırık kemiklerle, çıkan omuzlarla finişe kadar kilometrelerce sürenler de orada, bir gün zafer kazanıp ertesi gün yarışı terk edenler de... Dahası, müthiş bir alçakgönüllülükle (ve elbette takım emirlerine itaatla) bir başkası için çalışan şampiyonlar da... Koalisyon görüşmeleri öncesi 'egolarınızı bir kenara bırakın' lafı meşhur oldu. Egolar nasıl bir kenara bırakılır, hakiki örnek isteyen Fransa Bisiklet Turu'na baksın. Bir örnek geçmişten 1934'ten gelsin... GQ Türkiye'nin bu ayki sayısı için Bisiklet Turu'nun tarihinden efsanevi notları derlemiştim (Dünyanın En Zor, En Vahşi, En İnsafsız ve En Güzel Yarışı). René Vietto'nun benzersiz hikâyesi de bu notlar arasında. 


Dünyada bu denli epik anın yaşandığı başka bir spor dalı yok. "Nasıl yani” diyorsanız Fransız bisikletçi René Vietto’nun 1934’te yaşadıklarına bakın. 20 yaşındaki Vietto, 1931’in şampiyonu Antonin Magne’nin lider olduğu takımda domestikti. Yani görevi Magne’ye yardım etmekti. Vietto görevini fazlasıyla yaptı ama Alpler’e gelindiğinde henüz tanınmayan yarışçının çok iyi bir tırmanışçı olduğu da ortaya çıkmıştı. Sonuncusu bir zamanlar kapıcılık yaptığı kasabanın yakınlarında olmak üzere tam dört etap kazanarak genel klasmanda üçüncü sıraya yükseldi. Magne’yi iyiden iyiye tehdit ediyordu ve takımın lideri durumdan hiç hoşnut değildi

Pireneler’e gelindiğinde herkes nefesini tutmuştu. Zaten ne olduysa da orada oldu. Col de l’Hospitalet inişinde Magne düştü ve tekerleği parçalandı. Yakınlarda bir takım aracı da görünmüyordu. René Vietto hiç düşünmedi kendi tekerini çıkarıp verdi. Sonra da oturup bekledi. Yine de umudunu koruyordu. 

Ertesi gün, Col de Porte inişinde Magne bu defa lastik patlattı. Vietto öndeydi ama liderinin arkada bağırdığını duydu. Çoktan indiği tepeyi yeniden tırmandı ve yine bir tekerini Magne’ye verdi.

Sonra yolun kenarındaki taş korkuluğa oturup ağladı. Beşinciliğe düşmüştü. 

René Vietto, Fransa Bisiklet Turu’nu hiç kazanamadı.


En üstteki o efsane anın fotoğrafı. İkinci resim Vietto. Üstteki ise Col de Braus'ta, yol kenarında, nefes kesici bir inişe bakan mezartaşı (1988'de, 74 yaşındayken öldü). 

Alltaki fotoğrafda üçüncü etaba sarı mayoyla başlayan İsviçreli Fabian Cancellara var. Etaptaki feci kazadan sonra ayağa kalktı, finişe kadar 50 km bisiklet sürdü. Omurgasında iki kırık olduğu sonradan ortaya çıktı. Bir altındaki fotoğrafta 'huzur dolu' pelotonu Hollanda, Zeeland'da görüyoruz. Üçüncü ve dördüncü fotoğraflar arnavutkaldırımı yollarıyla zorlayan dördüncü etabın 'düz' yollarından.     



7 Temmuz 2015 Salı

bir millet mahsuplaşıyor


“Van Persie’yi mi alacakmış Fener?”

“Alacak abi” diyor. “15 milyon euro gelecek Şampiyonlar Ligi’nden, ona ayırdılar.”

“Galatasaray da iyi transfer yaptı yalnız” diyorum. “Abi” diye lafa giriyor, “Kurnaz adamlar, Podolski’ye çay içirdiler imzada, şimdi maliyetini çay reklamından çıkaracaklar. Ama Sabri’nin ücretini yükseltmeselerdi iyiydi, gerek yok.”

Beşiktaş konusunda da fikir sahibi elbet. “Şimdi iki futbolcu sattı, kasada 18 milyon duruyor, birazıyla borcunu öder, kalanıyla da bir golcü alır, yeter o Beşiktaş’a. Akıllıca hamle.”

Bilmiş bilmiş gülüyor: “Beşiktaş’ın başkanı muhasebeci abi” diyor. “Adam hesap kitap biliyor.”

Kendisi de biliyor. Ya da bilmiyor. Ben onun neyi ne kadar bilip bilmediğini bilmiyorum. Ama o kafayı fena halde muhasebeye takmış durumda. Hangi spor kulübü nereden ne alacak, nereden ne kadar gelecek, kimin hangi bankaya ne kadar borcu var, hepsine hazır lafı var. Esirgemiyor da, konuşup duruyor. 

Yalnız değil. Eskiden “şu adam Fener’e gelir mi” diye hayal kuran birçok taraftar, şimdi hem hayal kuruyor hem likidite hesabı yapıyor. Hepsi yeminli mali müşavir, hepsi mahsuplaşma peşinde. “İki satır tatlı tatlı hayal kuralım, gönlümüzün çektiği takımla rüyalarda çift kale maç yapalım” yok, illa maliyet illa borç, faiz, senet… Yeni taraftarlık bu. 

‘Yeni’ olan her şey bu zaten. Sadece taraftarlık değil. Yunanistan iflasa giderken İstanbul sokaklarından yorum: “Ama müsriftiler, hazinede o para yok, borçla dönüyordu ülke” Komşu referandumda Avrupa’ya kafa tutarken: “Sübvansiyonlar da kesilince bakalım o zeytini üretebilecekler mi?” Ya da “Olmaz abi, önce borcunu ödeyeceksin, sonra istediğin kadar kafa tut.”

Ne yazıktır ki milletvekili sıfatı taşıyan birinin söylediği de şu: “Sonra borç diye bizim kapımıza gelmeyin.” 

Koca ülke çöküp gidiyor, bizimkiler kendi ceplerinden para çıkmış gibi gergin. Tam apartmandaki gıcık komşu işte: “E çoluğun çocuğun rızkını hovardalıkta harcamış… Düğünde takılan bilezikler halen sıra sıra kolunda, onu bozdurmamış daha halen para istiyor sağdan soldan, piiii.”

Bu kadar para pul hesabı yapan başka bir millet var mıdır? “Siz ne ara bu kadar zalim oldunuz” bir ara günün popüler sorusuydu. Bugünlerde “Siz ne ara bu kadar hasis oldunuz” daha iyi iş görür. 
  
Karikatür tabii ki Umut Sarıkaya

6 Temmuz 2015 Pazartesi

babalarımızın boş zamanlarında

İnsan her zaman yanlış bir burç altında doğar; dünyada onurlu bir biçimde kalmaksa, kendi yıldız falını gün gün düzeltmek anlamına gelir. 

Babalarımızın bizi eğitme kaygısı duymadıkları boş zamanlarında bize öğrettikleri neyse, o olduğumuza inanıyorum. Bilgi kırıntılarıyla oluşur insan. On yaşındaydım; annemle babamın beni yazın başyapıtlarını fotoroman biçiminde yayımlayan bir haftalık dergiye abone etmelerini istiyordum. Cimrilikten değil, belki de çizgi romanlardan kuşku duyduğundan, babam yan çizme eğilimindeydi. “Bu derginin amacı,” diye karşı çıkmıştım, dizininin simgesini alıntılayarak, -kurnaz, kandırmasını bilen bir çocuktum çünkü- “eğlendirerek eğitmektir.” Babam, gözlerini gazetesinden kaldırmaksızın, şöyle demişti: “Senin derginin amacı, bütün dergilerin amacıdır, yani olabildiğince çok satmak.”

Kuşkucu olmaya o gün başladım. Kolay inanır olduğum, kendimi zihinsel bir tutkuya kaptırdığım için pişmanlık duydum. Kolay inanırlık böyledir. 

Umberto Eco, Foucault Sarkacı (Çev. Şadan Karadeniz)

Resim 'kuşkusuz' Caravaggio'nun. 

5 Temmuz 2015 Pazar

sen tüm göklerdeki yıldızların ilki

Bazı filmler kendinden başka hiçbir şey anlatılmıyor. O kadar yoğun oluyorlar ki ne bir kitap ne bir film ne de bir geçmiş an geliyor akla. Sanırım o zaman onlara başyapıt diyoruz. Onur Ünlü’nün filmleriyle geç tanışıyorum, sırada ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ vardı. Aldı götürdü. 


Başlık, filmdeki Shakespeare dizelerinden: 

yarayla alay eder yaralanmamış olan 
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden
sen çok daha parlaksın çünkü
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki

sen aydınlatırsın geceyi