31 Aralık 2010 Cuma

yılın kapağı



2010 giderayak bir güzel hediye daha bıraktı. Yoğun bir çalışma gününden sonra, gözlerimi ovuştara ovuştura bilgisayar ekranına, Twitter'da akan yazılara bakarken, gördüm. Mediacat'in kurduğu jüri, bizim derginin, Newsweek Türkiye'nin Yeni CHP haberiyle çıkan kapağını "yılın kapağı" seçmiş.

Eh birazcık kendime de pay çıkarıyorum sevinerek. Çok uğraşmıştık. Üstelik de Kemal Kılıçdaroğlu'nun başkan seçildiği olağanüstü kurultayın hemen ertesinde, yani biz kurultay sonucunu henüz bilmiyorken yayımlandığı için riskli de bir kapaktı. Riski aldık, doğru olduğunu düşündüğümüz hikâyeyi yazdık. Yanılmadık.

Biz Newsweek Türkiye'de kapakları olabildiğince elbirliğiyle yapmaya çalışırız. Herkesin fikri önemli ve geçerlidir. Bu kapakta da öyle olmuştur muhakkak. Ama tabii kapağın arkasındaki imzayı selamlamak daha önemli. Bilen biliyor, sektörün en iyi kapakları zaten çoğunluk onun elinden çıkmadır, ama isterim ki siz de bilin. Bu kapak bir Serhat Gürpınar tasarımıdır. Tek başına ona da mal edemeyiz tabii. Kapak, diğer bütün güzelim Newsweek Türkiye kapaklarında olduğu gibi, derginin müthiş görsel ekibinin, İlknur Erkoçak, Çetin Akdeniz, Uğur Boztaş ve Selahattin Koç'un emeğiyle hazırlanmıştır.

Kapak üretme sürecinde dergide olmayı seviyordum. Şimdi o (epey stresli) anları çok özlüyorum. Dergideki herkese selam olsun; mutlu yıllar dostlarım...

Not: Uzun süredir dergi kapakları hakkında bir şeyler yazmayı düşünüyordum zaten, bu vesile olsun. Mediacat'in seçkisinin tamamını gördükten sonra belki bir şeyler daha karalarım.


30 Aralık 2010 Perşembe

güzel bir kaza



Jean Paul Sartre'ın Akıl Çağı'ndaki esaslı kahramanı Matthieu, değerli bir vazoyu bile isteye kırdıktan sonra yaşadığı özgürlük hissini anlatır. Eh, kimisi için özgürlük olan, başkası için talihsizlik anlamına da geliyor. Aşağıdaki haberi okuyunca, ne kastettiğimi anlayacaksınız. Newsweek Türkiye'nin iki hafta evvelki, 113. sayısından.

***

Müze gezen bir ziyaretçinin başına gelebilecek en kötü şey nedir? Geçen haftanın başında Hollanda’nın Rotterdam kentindeki Boijmans van Beuningen müzesinde bulunanlara sorarsanız bir cevap alabilirsiniz. Boijmans, Kasım ayının ortasından beri, Ikea için yaptığı çalışmalarla da tanınan Hollandalı tasarımcı Hella Jongerius’un sanat hayatından seçme işleri sergiliyordu. Ama ellerindeki eserlerin sayısı, talihsiz bir kaza sonucu bir anda azaldı. Kimliği açıklanmayan bir kadın ziyaretçi, Jongerius’un eserleri arasında dolaşırken rahatsızlandı ve sergi salonunun ortasındaki vazoların üzerine düştü. “Renkli Vazolar” başlığı altında yerleştirilmiş olan 300 vazonun yirmisi tuzla buz oldu; birçok başka vazo da ciddi zarar gördü Bu kazanın maliyetinin 100 bin euro civarında olduğu tahmin ediliyor. Müze, rahatsızlanan kadının sağlık durumunun iyi olduğunu açıkladı. Peki ya sanatçının hali? Eserlerinin kaza sonrasındaki görüntüsünü, Twitter hesabından “güzel bir kaza yaşandı” diye takipçileriyle paylaştığına göre, çok da keyfinin kaçtığı söylenemez.

Not: Jongerius, aramalarıma ancak haber yayımlandıktan sonra, asistanı aracılığıyla cevap verdi ve konunun üzerinde konuşmaya kendini hazır hissetmediğini söyledi.

29 Aralık 2010 Çarşamba

hükümetsizlikte dünya rekoru



Belçika ve Hollanda gibi Batı Avrupa ülkeleri için seçim düzenlemek mühim değil. Esas çılgınlık sonra başlıyor. Hiçbir partinin çoğunluğu sağlayamaması artık gelenek halini aldığı için, koalisyon görüşmeleri aylarca sürüyor. Bu haberi yapmadan önce, bu konuda bir dünya rekoru olabileceği aklıma gelmezdi; meğer varmış. Ama rekorun yeni sahibi artık Avrupa ülkeleri değil, sınır komşumuz, derbeder Irak. Fotoğraflar, Irak Başbakanı Nuri El Maliki'nin güç bela oluşturduğu kabinesinin yemin töreninden; aşağıdaki metinse Newsweek Türkiye'nin 27 Aralık'ta yayımlanan iki haftalık özel sayısında yer aldı. Gerçekten iyi, özel röportajların yer aldığı bu sayıyı alıp saklayın derim.

***

Belçika’da 13 Haziran’da yapılan seçimlerin sonuçları açıklandığında, doğal olarak, kaybeden parti seçmenlerinin yüzü asıldı. Ama seçimden en yüksek oy oranıyla çıkan Yeni Flaman Birliği destekçilerinin de sevinçli olduğu pek söylenemezdi. Parti, lideri Bart de Wever’in ayrılıkçı mesajlarıyla ciddi oy toplamıştı ama sağladığı oy oranı, ülkede artık bir gelenek halini aldığı üzere tek başına iktidar olmasına yetmiyordu. Belçika’nın, kurucu unsurları olan Flaman ve Valon toplumları üzerinden ikiye ayrılması gerektiğini savunan de Wever koalisyon pazarlıklarına hemen başladı. Ama bugüne kadar henüz bir sonuç almış değil. Nitekim geçen hafta sarf ettiği “Belçika artık işlemiyor” sözleri yaşadığı hayal kırıklığının boyutlarını gösteriyor. Kolay değil, elinizde tuttuğunuz sayının piyasaya çıktığı gün itibariyle, Belçika 197 gündür hükümetsiz. Bu yazı geçen yıl yazılsaydı Belçika’nın hükümetsiz devlet konusunda rekora koştuğunu ve Hollanda’nın 1977’deki koalisyon pazarlıkları sırasındaki 208 günlük yönetim boşluğunu yakalamak üzere olduğunu söyleyebilirdik ama şimdilik bu rekora üç ay uzaklıkta. Çünkü Irak Parlamentosu, 7 Mart seçimlerinden sonra, Nuri el-Maliki’nin ancak geçen hafta kurmayı becerdiği hükümeti onaylayarak tam 289 gün süren bir tıkanıklığa son verdi ve bu konudaki rekoru şimdilik elinde tutmaya başladı. Bugüne kadar bu alandaki tek araştırmaya imza atan İsveçli sosyal bilimciler Kaare Strøm, Wolfgang C. Müller ve Torbjörn Bergman’ın verilerine göre Batı Avrupalılar, aslında ülkeyi hükümetsiz yönetme konusunda epey tecrübeli. Irak ve Belçika’nın taze skorlarını dışarıda bırakıp, bir hükümetsiz ülkeler “top 10” listesi kuracak olursak, bu listeye Hollanda’nın 4, Belçika’nın 2, Avusturya’nın 2, İzlanda ve İtalya’nınsa birer defa girdiğini görüyoruz (10. sırada Hollanda’nın 1956’da sonuçlanan 122 günlük koalisyon pazarlığı var.) Peki bu ülkelerde yönetimsizlik sıkıntısı ne boyutta? Belçika’nın Avrupa Birliği dönem başkanlığını son altı ay boyunca hiçbir problem yaşamadan yürüttüğünü hatırlayın. Sizce bir sıkıntı var mı?


Rekor sıralaması (Irak ve Belçika 2010 seçimleri hariç)

Hollanda (1977) 208 gün
Belçika (2007) 194 gün
Hollanda (1973) 163 gün
İzlanda (1963) 159 gün
Belçika (1988) 148 gün
Avusturya (1963) 129 gün
İtalya (1979) 126 gün
Hollanda (2003) 125 gün
Avusturya (2000) 124 gün
Hollanda (1956) 122 gün

27 Aralık 2010 Pazartesi

o gerçeklik ihtimali



Bugünkü Guardian’da, tam 139 yıl önce bugün yayımladıkları bir edebiyat eleştirisi var. 1871'deyiz. Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll, Türkçe’ye Aynanın İçinden diye çevrilen “Through the Looking Glass, and what Alice had found there”i henüz çıkarmış, eleştiri de sıcak sıcak yazılmış. Guardian’ın nedense ismini vermediği yazar diyor ki: “Çok popüler olan bir kitabın devamı nadiren başarılı olur. Alice’in son maceralarının öncekilere denk olduğunu söyleyemeyeceğiz. Parodilerin tatlı absürtlüğü azalmış; saçmalıklar o kadar tuhaf değil, geçişler biraz zorlama. İmkansızlıkları tabii gösteren, o gerçeklik ihtimali havası yok. Bununla beraber, Carroll, 'Through the Looking Glass' ile çocuk kitabı yazarlarının hepsini aşmış. Kendisi dışında…Çocukların saygısına eşit derecede mazhar olabilecek bir rakip bulmak için, Çizmeli Kedi’yi üreten o meçhul dahiye kadar gitmemiz gerekir.”

Bir başarısızlık daha güzel övülebilir mi? Bu post'un girişindeki video, Carroll’ın ve onun kadar tatlı, meçhul eleştirmenin şerefine geliyor. iPad için Alice Harikalar Diyarı uygulaması. Atomic Antelope üretmiş. Bizim Bahar’ın (Kader) da sık sık (ve beğenisini göstermek için) dediği gibi: İnsanın bileklerini kesesi geliyor!

26 Aralık 2010 Pazar

mutlu insanlar kıraathanesi



Çaylar tavşan kanı, kartlar açılmış. Sigara yasağını takan yok, paketler masada. Fotoğrafta tüttürülmüyor ama belli ki önceden içilmiş, tablalar kül dolu.

Türk adetine sığar mı, misafir gelmiş ayakta bekliyor, arkasına bir sandalye veren çıkmıyor.

2010’u uğurlarken, Fanatik’in yaptığı harbiden bomba. Fotoğraf tarihi fotoğraftır. Almanya Futbol Milli Takım Teknik Direktörü Joachim Löw, Stuttgart’ta Türk kahvesinde, “göçmenlerle entegrasyon” peşinde.

Başbakan Erdoğan, geçen Ekim’deki Berlin ziyaretinde şöyle söylüyordu: “Soydaşlarımızın Alman toplumu içinde üzerindeki görev yerine getirmesi gerekir... Burada elli yıldır yaşıyorsak entegrasyonu sağlamamız lazım ki, mutlu bir yaşam içerisinde olabilelim.”

Erdoğan’ın kastettiği “mutlu yaşam”ın kahvede sigara içip kağıt oynamak olduğunu sanmıyorum. “Bizim kültürümüz budur, biz kahvede temsil ediliriz” denmesine de bozulurdu muhtemelen. Löw’ün yüzündeki ifadeye bakın, memnun mu görünüyor? O kahveye Angela Merkel de gitse, aynı ifadeyi görecektiniz.

Adamlar ikide bir “entegrasyon olmadı gitti” derken, bir de böyle dalga geçer gibi…

Haberin tamamı burada.

25 Aralık 2010 Cumartesi

televizyona söz geçiremeyen bakan



Yukarıdaki videonun şimdi yazacaklarımla bir ilgisi yok. Sadece demokratik özerklik tartışması açısından kötümser bir hatırlatma yapmak istiyorum. Malum, devlet televizyonu TRT, hükümete bağlı değil, yasayla sabit, özerk bir kurum. Beri yandan, İngiltere’nin belki de ayakta kalan tek emperyal unsuru BBC televizyonu da özerk. Geçen haftalarda, İngiltere’nin muhafazakâr kültür bakanı Jeremy Hunt, çıkıp bu televizyon hakkında veryansın etti. Yayın programından şikâyetçiydi. BBC’nin yönetici ve programcılarının çoğunun solcu olmasından dem vurdu. “İmkân olsaydı, ya İşçi Partisi’ne ya da Liberal Demokratlar’a oy attığını görürdük,” diyordu Hunt. “Kamuoyunun genel çizgisinin uzağındalar.” Kamuoyu diyorsa, siz muhafazakâr kamuoyu anlayın.

Bu bir tehdit değil, şikâyet sadece. Bakan, televizyon hakkında halkına dert yanıyor. Üstelik BBC’de bu adamın soyadı hakkında daha geçen hafta gerçekten sersemce bir pot kırıldı. Canlı yayında, bir programcı, Hunt diyeceğine, dili sürçerek (belki de sürçmeyerek) cunt deyiverdi. Bu blogun terbiyesi çeviriye müsait değil, dileyen şu linke tıklar.

Eh, özerklik işte böyle bir şey. Bunun için terbiyemiz müsait, TDK özerklik sözcüğünün karşısında tam olarak şöyle yazmış: “Ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme yetkisi olan (kuruluş, devlet vb.), muhtar, otonom.” BBC’nin bu topraklardaki muadili TRT’yi düşünün ve kendiniz karar verin. Özerklik de, nereye kadar? Üstelik silahlısıyla külahlısıyla bu kadar iktidar talibi varken.

Gelelim şu yukarıdaki BBC videosuna. O da bu kaygılı blogun size BBC'li küçük bir mesajı olsun.

24 Aralık 2010 Cuma

her ayın elemanı



Newsweek Türkiye, bu hafta “2010'un en iyileri” kapağı yaptı. Bu senenin en iyileri, benim o dergiyi yapan arkadaşlarım. Geçen sene de öyleydi, gelecek sene de öyle olacak. Başkalarının üzüntüsünden mutluluk çıkartan birileri de bildiklerini yapmaya devam edecekler… Geçen sene de varlardı, gelecek sene de olacaklar; canınızı sıktıklarında aynı hazzı duyacaklar. Anlamak zor değil. Biz enseyi karartmayalım.

23 Aralık 2010 Perşembe

o öğrencilerin halleri, çıplak Juliet ve şansı dönen balinalar



Günün bağlantıları:

* Günün en iyi haberi, kanımca gazetelerden değil, bir üniversite haber portalından geldi. Barış Uygur imzalı haber, Bilgi Üniversitesi'nin İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü öğrencilerinin hazırladığı HaberVesaire'de yer alıyordu. (Aslında Uygur'un, öğrenci mi yoksa Uykusuz'dan tanıdığımız mizah yazarı mı olduğundan emin değilim; gazetenin künyesine baktıysam da ismine rastlayamadım.)

Her neyse, Uygur, "O protestocu öğrencilerin halleri" başlıklı yazısında, 19 yıllık bir haberi takip edip, gündemi epey meşgul eden öğrenci meselesiyle ilgili sağlam bir sonuca ulaşmış. Haberin girişi aşağıda:

Sabah yazarı Emre Aköz, 16 Aralık tarihli (ODTÜ’lü sosyalistlere yakışan oyun: Uzuneşek) başlıklı yazısında “Yüzleri hiç kızarmadan parasız eğitim isteyen” öğrencilere bir de soru yöneltmişti:

“Bu protestocu öğrencilerin 10 yıl sonraki hallerini çok merak ediyorum. Sosyalistlik oynadıkları için, kapitalizmin göbeğinde sermayeye karşılar ya… Bakalım 10 yıl sonra nerelerde olacaklar?”

Parasız eğitim talebini bir yüz kızarma nedeni olarak gören Sabah yazarının “günün şartları” nedeniyle yaşadığı fikri değişimini, kendi eğitim ve öğrenimi nedeniyle devlete ne kadar borcu olduğunu hesaplayarak göstermeye çalışmıştım (Emre Aköz’ün borcu: 265 bin TL). Günümüzün protestocu, politize öğrencilerinin on yıl sonra ne olacağını bilemem elbette.

Ama bir zamanların aktif politik üniversite öğrencilerinin akıbetiyle ilgili bir örnek verebilirim...
İlgili sayfada devamını da okumanızı tavsiye ederim.

* Yazar Yekta Kopan'ın Fil Uçuşu isimli blogundan bir Nick Hornby incelemesi. Yazarın son romanı Juliet, Naked'ın şerefine.

* Greenpeace Japon balina avcılarına karşı sonuç alıyor.

Geç oldu ama oldu. Bu post'un girişindeki fotoğrafta Arjantin'in 1970'lerine damga vuran cuntanın ve cinayetlerin baş sorumlusu General Jorge Rafael Videla'yı müstakbel kıyafetleri içinde görüyoruz. 30 bin insanın ölmesinden ve kaybolmasından o sorumluydu; aklanmak için on yıllardır mücadele ediyordu, olmadı. Gücü artık yetmiyor. Darısı diğer eski cuntacıların başına. Geç olsun ama olsun.

yalnız obama'ya ne yazmıştır arkadaş!


Geçen günkü "Obama Erdoğan'ı neden telefonla aradı" entry'sine görsel ararken bir dolu fotoğrafla karşılaştım. Adam konuşmuş, mesaj atmış, konuşmuş, hiç durmamış. İsteyen bir de Başbakan Erdoğan için arar. Üşenenler için söyleyeyim, bir iki kareden fazlasını bulamazlar. Şimdi işin Ali Saydam usulü özeti: Daha sıcak bir imaj çizmek istiyorsan, iletişimini kendin kuracaksın. Konuşacaksın, yazacaksın; telefonun danışmanlarında durmayacak. Ha, Erdoğan başarısız mı? Seçim sonuçları aksini gösteriyor ama "halkın içinden geldim" mesajına rağmen bir türlü ulaşılabilir bir lider olamamıştır kanımca.

Beyaz Saray'da başkan portrelerinin bulunduğu bir salon varsa, gelecekte Barack Obama'yı elinde telefonla resmetsinler derim.






















22 Aralık 2010 Çarşamba

sinirli güzel insanlar, tatlı budala ve didaktik bir okur


Günün bağlantıları:

İyi fikir, akıllı uygulama. Sonuçta ortaya çıkan çok sevimli bir blog. Yerel Gazetelerdeki Sinirli İnsanlar - Angry People In Local Newspapers, İngiltere'den geliyor. Düşünenlerin aklına sağlık. Bir göz atın, seveceksiniz.

Mehmet Açar, Habertürk'de "Seyretmekten Bıkmayacağımız Filmlerin Yönetmeni" başlığıyla müteveffa Blake Edwards'ı yazıyor. Yazarken de yönetmenin Tatlı Budala filminden hareket ediyor. "Yıllar önce Sinema Dergisi’nin yayın yönetmenliğini yaparken hazırladığımız 'Seyretmekten bıkmayacağımız filmler' başlıklı dosya konusuna ilham veren film de “Tatlı Budala”ydı. Sonra bu listeye Edwards’ın en az bir iki filminin daha girmesi gerektiği ortaya çıktı."

Sinema'daki o listeyi hatırlıyorum. Açar, keşke güncelleyip yeniden yayımlasa.


Murat Yetkin'in bugünkü yazısında (Kemal Kılıçdaroğlu'na nasıl oy verelim?) çok enteresan bir okuyucu mektubu var. Mektubun sahibi, merkeze oturmaya çalışan çalışan Kılıçdaroğlu ve CHP'ye merkez sağdan neden oy çıkmayacağını anlatırken, altmış yıllık Türkiye politikasının özetini yapmış. Hem etkileyici hem öğretici... Unutmadan not edelim, Yetkin'in ismini vermediği okur (ki bu kısım açıkçası suyu bulandırıyor) ailesinin oy verdiği her partinin illa ki iktidar olduğunu söylüyor. Bugün için, tahmin edersiniz, AKP'lilermiş. Aşağıda önemli bulduğum birtakım bölümler var. Okur, merkez sağının Kılıçdaroğlu'na oy vermeme gerekçelerini üç maddede sıralıyor:

- Muhafazakâr Sünni ittifakın hassasiyetleri… Alevilerin devlet kadrolarında etkinliği, özellikle yargı içerisindeki varlığı MSİ (Okurumuz Muhafazakâr Sünni İttifak kısaltması olarak kullanıyor-MY) seçmenini rahatsız eder.

- Ergenekon ve Balyoz davaları… Bunlar o kadar önemli ki sağ seçmen için, inanamazsınız. Bizim için bu davalar 27 Mayıs’ın intikamı. Menderes’in asılmasından 50 yıl geçmiş, annem hâlâ idamların yıl dönümlerinde helva yapıp dağıtır ve tüm komşular toplanır, merhum Menderes için Yasinler okunur.

-Bizler merkez sağ seçmeni olarak Atatürk’ümüzü çok severiz, fakat Kemalist değiliz. Kemalizm’e sahip çıkmak, bizler için sineğin vızıldaması gibidir. Hatta Kemalizm bize İnönü’yü hatırlatır. O sebeple de pek iyi gözle bakmayız.

Medyaya savaş açan her hükümet kazanamıyor. İngiltere'de İş Dünyasından Sorumlu Bakan Vince Cable, medya imparatoru Rupert Murdoch'u dize getireceğinden dem vururken, konuşması gizlice kaydedildi. Akşamında, medyayla ilgili bütün sorumlulukları elinden alındı. Blogdaki görsel bugünkü Independent'ın 'Cablegate' manşet haberi. Düşündüm de soyadın Cable ise bugünlerde çok göz önünde olmayacaksın.

sana son bir şans chomsky efendi!



Kimse kendinden başkasını beğenmiyor. Eh, bunu bazı insanlardan zaten bekliyorsunuz. Mesela, eski futbolcu Sergen Yalçın, Habertürk’ten Elif Key’e bu hafta sonu verdiği röportajda, kendisinden sonra -hele de Beşiktaş’a- gelenleri asla beğenmediğini, bir daha, yetmedi bir daha söylüyordu: “Guti’yi yıldız oyuncu diye getirdiler. Hiç beğenmiyorum. 35 yaşındaki adamı yıldız oyuncu diye lanse edersen, işler yürümez. Hiçbir zaman Kenan İmirzalıoğlu, Erkan Petekkaya olmadı, hep yan roldeydi. Real Madrid’de de, Zidane’ın, Ronaldo’nun yanında sırıtmadı. Guti’ye tek başına sorumluluk ver, kesin mantarlar! Onun verdiği pasları gözlerimi bağlasan atarım.”

Ama aynı tavrı bazı başka insanlardan da beklemiyorsunuz. Hemen Newsweek Türkiye’nin bir önceki sayısındaki, Noam Chomsky röportajına bağlanıyoruz. Röportajı yapan Nevra Yaraç soruyor: “1971’de Amerikalı muhalif tarihçi Howard Zinn ile birlikte Ellsberg ve Russo’nun Pentagon belgelerini sızdırmasına yardımcı oldunuz. Hedef ve sonuçlar açısından bakınca kendinizle Julian Assange arasında paralellikler görüyor musunuz? Chomsky de cevaplıyor: “Çok fazla değil. Pentagon Belgeleri, devlet politikasının nasıl oluşturulduğunu ve uygulandığını anlamaya dair paha biçilemez bir katkı da sunan, 25 yıllık üst düzey planlamayı içeren, detaylı ve yoğun hükümet içi belgelerdi. Wikileaks ise, ilginç olmakla beraber genellikle güvenilirliği sınırlı olan yüzeysel raporlardan oluşan diplomatik yazışmaları içeriyor.

Bir başka soruya cevaben şunu da iddia ediyor Chomsky: “Wikileaks’in çok fazla etkisi olacağından o kadar emin değilim. Bundan önce de ülkelerin dış politikalarını etkilemesi gereken daha çarpıcı ifşaatlar olmuştu ama sonuçta çok büyük bir etki yarattıkları söylenemez.”

Yani nedir? En büyük etkiyi Chomsky'nin kendisinin de katkı verdiği Pentagon Papers yarattı. Julian Assange’in yaptığını çoluk çocuk da yapar. Zaten Chomsky’nin gözlerini bağlasan daha güzel belgeler yayımlar.

Manufacturing Consent isimli belgeselini henüz edindim. Sana son bir şans veriyorum Chomsky efendi. O belgesel iyi çıktı mı tamam, yoksa yollarımız burada ayrılıyor. Wikileaks yüzünden değil, bu burnu büyük tavrın yüzünden!

21 Aralık 2010 Salı

isviçre'nin sevimsiz yasası, en kötü listeler, almeida'nın pantalonu





Günün bağlantıları:

Türkiye medyası İsviçre'deki "ensest yasasına" kızmasın. Bizdekine bir baksın.

Liste zamanı, üstelik en kötülerinin de. Hamileliği duyurmak için en iyi 10 yol. Halloween için en iyi 10 seks pozisyonu. En iyi 10 Pacman'e saygı videosu. 2010'un en berbat 10 'en iyi 10'u. (paganstory'den arak)

Bu kadar yanlış koşan başka bir atlet görülmüş müdür?

Filistin'in profili Avrupa'da yükseliyor. Temsilciliklerini büyütecek Avrupa başkentleri.

Youtube, Twitter’dan kopya çekiyor. Trending videos hizmette.

Greenpeace hem eğleniyor hem öğretiyor.

Kaç milletvekili ekolojik pazara gitmiştir? Yeşil Gündem blogundan.

Hugo Almeida Beşiktaş'a bu pantalonla gelmesin.

Karakış devam ediyor. Fotoğraflar Almanya'dan. En alttakinde, bir işçi tuz tepelerini yavaştan eritiyor. Amsterdam Belediyesi stokların hızla tükendiğini söyledi. Fazla tuzu olan?

aman erdoğan kızmasın



Aşağıdaki yazı, Newsweek Türkiye'nin 20 Aralık 2010 tarihli sayısında yayımlandı.

Bu haberi hazırlarken şunu öğrendim: ABD'deki Türk uzmanlar, Türkiye hakkında konuşmaya eskisi kadar hevesli değil. Amerikan uzmanlar içinse dünya yıkılsa durum değişmez, aynı şevkle işlerine devam ederler. Buyurun habere:


Wikileaks ABD Dışişleri'nin yazışmalarını yayımlamaya, Amerikan diplomatları da bu yayın yüzünden bozulan ilişkileri tamir etmek için çabalamaya devam ediyor. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ilk günden beri bilfiil işin içinde; Türkiye'deki muadili Ahmet Davutoğlu dahil görüşebildiği herkesle görüştü. Ama Başkan Barack Obama, diplomatların çabalarına destek olmak için sadece bir defa devreye girdi ve geçen hafta, telefonuna davranıp iki ayrı ülkenin liderini, Meksika Başkanı Felipe Calderon'u ve Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı aradı.

Görüşmelerin akabinde, Beyaz Saray yetkilileri bunların özür telefonu olmadığını, tarafların konu hakkındaki hassasiyetlerini paylaştıklarını bildirdi. Peki Obama, neden Merkel, Sarkozy, Putin, Cameron veya Berlusconi gibi, Amerikalı diplomatların haklarında epey ağır notlar yazdıkları liderlerle değil de sadece bu iki isimle hassasiyetini paylaştı? Calderon için aslında basit bir açıklama var. Obama, onu, Meksika'nın Cancun şehrinde düzenlediği İklim Zirvesi'nde ortaya koyduğu başarılı organizasyon için aramıştı; sonra konu Wikileaks'e de geldi. Ama Erdoğan'ı aramak için böyle bir bahane görünmüyor.

Washington'daki düşünce kuruluşlarında çalışan Amerikan diplomasisi ve Türkiye uzmanlarına göre, ortada çok güçlü bir sebep var: Obama yönetimi hiçbir şekilde Türkiye'yi ve Erdoğan'ı kaybetmek istemiyor ve iki ülkenin ilişkisini zora sokması muhtemel bu durumu bu yüzden bizzat onarmak istiyor. Carnegie Endowment for International Peace'den Henri Barkey'e göre, Türkiye'ye önem veren Başkan ilk elden hasar kontrolü yaptı: "Obama beri yandan Erdoğan'ın söylemsel veya yasal yollara başvurarak işi uzatmasının ve zararın bu şekilde büyümesinin sembolik de olsa önünü almak istemiş olabilir."

Center for a New American Security'den Daniel Kliman da, yazışmaların, iki ülke ilişkileri açısından çok kırılgan bir zamanda, yani Mavi Marmara meselesi ve İran'a BM yaptırımına karşı Türkiye'nin ret oyu ABD'de hâlâ gündemdeyken yayımlanmasının Obama'yı harekete geçirdiğini düşünüyor: "Başkan, yeni bir karşılıklı suçlama serisi başlamasın ve ABD için hâlâ hayati önemdeki bu ilişkinin gördüğü hasar azalsın diye bizzat telefon etti."

Council on Foreign Relations'dan Steven A. Cook ise Obama'nın telefonunun arkasında Erdoğan'ın öfkesi olduğunu düşünüyor: "Aradı, çünkü Erdoğan çok sinirlenmişti. Diplomatlar onun hakkında ne düşünürse düşünsün, Obama yönetiminin Erdoğan'la çalışmaya halen ihtiyacı var."

20 Aralık 2010 Pazartesi

bin yıllık soru, belçika notları, kapanan pencereler...



Günün bağlantıları:

Yeni sayı çıktı ama haberi olmayanların Newsweek Türkiye'nin geçen sayısındaki bu makaleyi okuması şart. Metin Under, ekonomist Timur Kuran'ın yeni eserinden hareketle "bin yılın sorusunu" yanıtlıyor. Batı ekonomik güce dönüşürken Ortadoğu neden geri kalmıştı?

Wikipedia'nın kurucusu Jimmy Wales, internet sitesinin onuncu yıl dönümünde Independent'ın sorularını yanıtlıyor: "Kaç sayfa olduğu mühim değil, mühim olan ne kadar kaliteli olduğu."

Günün iyi niyetli kahramanı.

İki pencere kapandı. Deneysel rock ve Euro öksüz kaldı.

Günlerin Köpüğü blogundan Belçika notları.

Seks hâlâ satıyor mu? Eskiden birazcık görünen göğüs ve kalçalar iş yapıyordu, şimdi Hollywood başka pazarlama metotları arıyor.

Yazar – şair Onur Caymaz’ın blogunda silah yasa tasarısı üzerine.

Bütün Avrupa kar altında. Fotoğraf Londra'dan. Daily Mail Churchill heykeli fotoğrafıyla bugün çok güzel bir ön sayfa hazırlamış.

konuş ama güzel konuş




Radikal fırsat buldukça Savaşma Konuş diyor. İyi, güzel elbette. Ama hep yavan kalıyor. Arada bir zaten ne düşündüğünü bildiğimiz birileri çıkıp aynı fikirde olduğunu söylüyor: "Ben de ‘savaşma konuş’ diyorum.” Sonra Radikal, Facebook’ta oyun oynar gibi, aynısını diyecek 500 bin radikal aradığını duyuruyor. 500 binden çok daha fazlası vardır Türkiye’de. Ne yani gidip Radikal’e kayıt mı yaptırmaları lazım? Hem neden 500 bin?

Yaratıcı ön sayfalar hazırlayan İrlanda gazetesi Irish Examiner’dan daha önce bahsetmiştim. Benzer bir konudaki manşeti, 2005 Eylül’ünden geliyor. O zamanlar IRA, silahlarını araştırma komisyondan saklayınca, Examiner da sinirlenip bu kapağı yapmış. Silahlı figürün fonuna çatışmalarda hayatını kaybeden 3530 kişinin adını yazmışlar. Bugün bu sayfa bir klasik.

Taşlar yerine oturduysa, Radikal de, çocuksu oyunları bırakıp zihinlere kazınacak ön sayfalar yapsın artık. O zaman 500 bin kişiyi belki daha rahat bulur.

19 Aralık 2010 Pazar

bisikletin mutlulukla bir ilgisi olmalı





Hiç bu kadar karı bir arada görmemiştim. İstanbul’a üç senede yağan kar, Cuma günü Amsterdam’a üç saatte yağdı. Klişe bir ifadeyi kullanmaktan kendimi alamıyorum. Nasıl derler, kanalların üzeri yavaş yavaş “beyaz bir örtüyle” kaplandı.

Şehrin ahalisinden yapabilenler, kar bastırınca işi gücü bırakıp evlerine koşturdu. Burunlarını dışarıya uzatmak istemiyorlar. Uzattıklarında da, bize garip geliyor ama, bisikletlerinden inmiyorlar. Bu karda buzda bisiklet? Ben yürümekte bile zorlanıyorum!

İşin sırrı burada zaten. Algemeen Dagblaad (AD) gazetesi geçen hafta içinde “Hollandalıların boşuna ‘dünyanın en mutlu insanları’ sayılmadığını” yazdı. Bura halkı ulusal mutluluk araştırmalarında hep yüksek skor çıkarıyor. Sebep tüm zamanların “en iyi ikincisi” futbol milli takımı değilse, başka bir şey olmalı. Zaten öyle. AD’de yer alan araştırmaya göre iki teker, bir gidon ve bir sele mutluluğa yetiyor. Bisiklet sürmek insana özgür ve bağımsız hissettiriyor. Üstelik sağlıklı ve ucuz da. Hem, bisiklet kullananlar trafik stresine de katlanmıyor.

Herhalde bu yüzden kardı kıştı demeyip sürüyorlar. Hakkını veriyorlar bisikletin.

Fotoğraflar: Aslıhan Tümer

18 Aralık 2010 Cumartesi

yılın en saf ülkesi anketi


Nasıl bu kadar saf olabiliyoruz? Aramızda en akıllı geçinenler bile Time dergisinin yılın insanı anketinin gerçekten o kişiyi belirleyeceğini ve derginin de sayfalarında ona yer vereceğine inanıyor. Gazeteler ve internet siteleri “Tayyip Erdoğan, Lady Gaga’yı ha geçti ha geçecek” diye haber yapıyor. Sonuçta Time bütün dünyaya her yıl bir defa “gel gel” çekiyor, hararet nedense en çok Türkiye’de yükseliyor. Bu liste için, en azından yapım aşamasında başka hiçbir ulusal medyada bu denli haber üretilmiyor.

Nihayetinde bu seneki kapağa Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg çıktı. Sonuca herhangi bir oylamanın etki ettiğini düşünmek için deli olmak gerekir. Time “Yılın insanı Zuckerberg” için tam 23 sayfalık bir dosya hazırlamış. İlgili yazıya özel fotoğraf çekimleri ve üzerinde günlerce uğraşılmış grafikler eşlik ediyor. Muhtemelen David Fincher’ın filmi Social Network hem gişede başarı kazanıp hem de eleştirmenler tarafından beğenilince Time’ın editoryal ekibinin kafasında bir fikir şekillenmiştir. Böyle bir dosya, en azından Türkiye şartlarında, bir aydan kısa bir sürede çıkmaz.

Beş maddelik listedeki diğer isimlerin ikisi için de benzer çaba sarf edilmiş. İkinci Tea Party’ciler ve beşinci Şilili madencilerle ilgili dosyalarda özel çalışma yapmışlar. Örneğin Şilililer’in fotoğrafları gerçekten çok iyi. Ama diğer iki madde sadece yazıya yaslanıyor. Üçüncülüğün layık görüldüğü Julian Assange, Kasım-Aralık’ta yeniden bir çıkış yapmasaydı da listede olurdu. Wikileaks’in kurucusunun bu yaz yayımladığı War Logs bile onu listeye sokmak için tek başına yeterdi. Dördüncü Hamid Karzai’nin ise nasıl bir önem arz ettiğini anlayamadım. Daha doğrusu anladım ama çok sıkıcı buldum. Time, Afganistan Devlet Başkanı'nın savaştaki hayal kırıklığının sembolü olduğunu söylüyor. Demek işler iyiye gitseydi bir komutanı ya da Obama’yı koyacaklardı; sarpa sarınca günah keçisini öne çıkarmışlar. Pöfff!

Peki ya Tayyip Erdoğan’la Lady Gaga? Onlar geçen seneki geniş listedelerdi zaten. Basit değil mi, her sene aynı isimleri yazsalar, kimse yenileri merak etmezdi.

Kısacası, böyle bir liste için Time gibi bir dergi okuruna başvurmaz; aylar öncesinden pişirmeye başlar, zamanı gelince servis eder. Bu yüzden ne boşuna internetin başına oy vermeye koşun ne de koşanlar hakkında yorum yapın. İkisi de aynı şey; Time’ın yıldızını parlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Tıpkı bu yazının da yapmak zorunda kaldığı gibi.

17 Aralık 2010 Cuma

üç güzel bir arada



Uzay boşluğuna popüler kültür tarihinden beş fotoğraf göndersem, birisi şu Audrey Hepburn karesi olurdu. Breakfast at Tiffany’s filminden. Tek bir fotoğrafta bütün güzel şeyler bir araya gelmiş. Blake Edwards’tan ince iş, Truman Capote’den küçük bir karalama, Hepburn’ün ışıldayan yüzü…

Blake Edwards da göçüp gitmiş, anısı burada dursun.

Filmin girişi de aşağıda:

16 Aralık 2010 Perşembe

dünyanın ucundaki ada







Evini barkını memleketini bırakıp, bahtını dünyanın öteki ucunda bir volkanik adada aramaktan daha kötü ne olabilir? Yüze yakın Iraklı ve İranlı, aralarındaki düşmanlıkları bile bir kenara bırakmış, derme çatma bir teknenin üzerinde, Avustralya’nın küçücük Christmas Adası’na ulaşmaya çalışıyordu. Yolculukları dün, teknelerinin o adanın kıyılarında parçalanmasıyla bitti. Ölü sayısının 50'yi aşması bekleniyor.

Christmas Adası dünyanın en yoğun kaçış rotasının üzerinde, Endonezya ile Avustralya arasında. Kendileri de fosfat çıkarıp işlemek için yıllar önce adaya göçmüş çoğunluğu Malezyalı ve Çinli 1200 kişilik nüfusu, bir kavşağı ve birkaç trafik lambası var. Bir gazetesi yok adanın; onun yerine halkı bilgilendirmek için üzerine notlar yazdıkları bir karatahta kullanıyorlar.

Ama bu nüfusa dahil olmayan binlerce kişi daha yaşıyor aynı adanın üzerinde. Avustralya hükümeti, bu gözlerden uzak yerde, binlerce sığınmacıyı yerleştirdikleri iki mülteci kampı kurdu. Herkesten, her şeyden, kendilerinden, ülkelerinden uzakta. Halının altında…

Avustralya gazeteleri ada halkının, Kasım-Mart arasındaki muson sezonunda çıldıran dalgalarda debelenen sığınmacıları kurtarmak için sabahın ilk saatlerinden itibaren çabalayıp durduğunu yazıyor. Ama ellerinden bir şey gelmemiş. Independent’a konuşan Asylum Seeker Resource Centre’dan Pamela Curr ise başka bir şey söylüyor. Ona göre Avustralyalı sınır devriyeleri bu teknenin nereye gittiğinin muhtemelen farkındaydı: “Böylesi zayıf bir teknenin üç beş metrelik dalgalarla boğuşamayacağını bildikleri halde, Christmas Adası’na yönelmesine izin verdiler.”

Dünyanın her tarafında durum böyle. Türkiye-Yunanistan sınırında da, Avustralya’da da, İtalya kıyılarında da… Yetkililer, sığınanları görmezden gelince, "bana gelmesin de nereye giderse gitsin" dedikçe, kendi dertlerinin biteceğini sanıyorlar. Mültecilerden tiksiniyorlar. İnsanı Irak’tan alıp, dünyanın öteki tarafındaki volkanik adada öldüren fırtına dinmeden o dert hiç biter mi?

2010’lu yıllarda mülteci meselesini daha çok konuşacağız. Vicdanınızı uyandırın