27 Temmuz 2012 Cuma

şimdi burada kullanamayacağım bir küfür...



Orhan Kemal, Sait Faik'i anlatıyor. Bir twitter arkadaşım paylaştı. Ne iyi etti. İki gündür mıknatıs gibi çekiyor beni bu video. Sözleri sanırım ezberledim. Mimikler oturdu oturacak.

En hasından edebiyat eleştirisi... "Ben imajinasyon yapıyorum... Biz de yapıyoruz ama kararında."

Neyse sonunu iyi bağlamış Orhan Kemal ama ben Sait Faik'i tutuyorum.

PS: Soranlara notumdur. Buradaki seyrek post'lar tembellikten değil. İşler güçler fena birikti bu ara, başına geçemiyorum blogun. Planlarım var, trafiği hızlandırıcağım umarım. Arada bir ortam şenlendirmek için böyle post'lar gelecek. Madem iki gündür vakit bununla geçiyor, burada da dursun, kişisel tarihimdeki yerini alsın.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

hicaz makamı

İki dirhem bir çekirdek bir yaşlı Katalan beyefendi... Karşısındaki bankta oturan akranı kadını inceden süzüyor. Kadının elinde bir kitap, dünyayla ilgisini kesmiş. Top atılsa duymayacak. 

Aslıhan'la ben, uzaktan ikisini seyrediyoruz.

Adam bir iki eşiniyor, geriniyor; varlığını görünür kılmaya çalışıyor. Hayır, uyandıramıyor ilgisini hanımefendinin. Bir sayfa daha çevriliyor.

Eski çapkınlardan ama, belli. Tatlı amcamız yerinden kalkıyor; hop diye oturuyor yanına kadının. Bir çift göz şimdi ona bakıyor ama ıııh, kaldıkları satıra dönüyorlar hemen.

Derken olmayan lafa giriyor adam. Biz anlamıyoruz tabii ne dediğini. Belki kitabın belki kadının adını soruyor. Belki "hava çok sıcak" diyor.

Hava gerçekten çok sıcak. Mendilini çıkarıp alnını kuruluyor adam. Kadın nihayet konuşuyor. Kısa, kesik, bir iki cümle...

Cevap veriyor, gülümsüyor yaşlı adam. Sonra kalkıp eski yerine geçiyor.

İkisi uzun süre kıpırtısız kalıyor. Adam için üzülüyoruz. İşin rengi belli. Artık tek merakımız kadının okuduğu kitap. Biraz daha yukarıda tutsa, ismini görebileceğiz.

Dakikalar sonra, kadın yüzüne yaklaştırıyor kitabı. Nihayet görüyoruz.

Kitabın ismi "Hitler - Bir Biyografi."

Katalan beyefendi uzaklara bakıyor.

15 Temmuz 2012 Pazar

amsterdam - istanbul

Yazdıklarımın basıldığını çok gördüm, dergilerde gazetelerde okudum, işim bu. Çizgiye döküldüğünü hiç görmemiştim. Başka bir duyguymuş... Gurur verici.

Ona anlattığım bir hikâyeyi, canım Serhat Gürpınar, Amsterdam - İstanbul adını vererek, yeniden yayımlanmaya başlayan Harakiri'ye çizdi. Hem de ne çizmek!

Bir roman yazsam ve o da filme alınsa bu kadar sevinemem. 

İçim içime sığmadı, sevincimi buraya da yazayım dedim. Serhat'ın koyduğu ismiyle Amsterdam - İstanbul bu bloga girmek için sırasını bekleyen hikâyelerdendi çünkü. Yabancısı sayılmazsınız.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

kayayı çıkartmıştık tepeye kadar

Önce bir problemden doğan zarif gazetecilik: Ön sayfayı, yenilse de, kendi ulusal kahramanınıza ayırmanız gerek. Beri yandan diğer tarafta, maçın galibi, tüm zamanların en büyük sporcularından biri duruyor. Ne yaparsınız? Guardian ikisini de bir araya getirmiş ve sayfasını dokunaklı bir baba öğüdüyle hazırlamış. Robert Federer'den oğlu Roger'a: "Kazanınca ağla. Kaybedince de ağla. Spor budur. Ama sakın hile yapma." Ace!

Biraz da Murray: Yıllardır bu adamı seyrediyorum. Dört defa finalde kaybetti, üçü Federer'e. Dünyada hiçbir sporcunun üzerinde bu denli baskı yoktur. Olmasın da zaten. Modern bir Sisifos gibi kayasını zirveye bir adım kalasıya çıkartıyor. Sonra yine aşağıya. Gözyaşlarıyla... Turgut Uyar'ın 'Vakitsiz Uykulardan'da dediği gibi: "kayayı çıkartmıştık tepeye kadar / ufacık ufacık bir şey / itecek kadar."

Umut hep var. Murray'nin yeni hocası eski bir efsane, Ivan Lendl. Ortak noktaları: Oynadıkları ilk dört Grand Slam finalini kazananamak. Lendl kariyerinin kalanında sekiz defa kazandı. Murray ise daha 25 yaşında.Yapabilir. Reçete yine aynı şiirde: "En sert sesini edin en zorlu tavrını al."

Yapabilir...

6 Temmuz 2012 Cuma

telefonun çalmıyorsa bil ki benim

Eski defterlerimden birine not almışım: Telefonun çalmıyorsa bil ki benim. Jimmy Buffett...

Kimdir bu adam? Tamam havalı bir laf da, niye ve nereden not almışım? Birkaç satır aşağısında bir de Murat Menteş cümlesi var. Belki onun bir kitabından... Hangisi peki? Dublörün Dilemması mı Korkma Ben Varım mı? (ikisini de okudum; ilki iyi, ikincisi eh işte.)

Her neyse, cümleyi İngilizce'ye çevirip Google'da aradım. James William 'Jimmy' Buffett beklediğim gibi bir Amerikan şarkıcı çıktı.  Aradığım cümle de bir şarkısının ismiymiş: If the phone doesn't ring it's me. Huysuzluğum üzerimdeydi, şarkıyı pek beğenmedim.

Bilmemek ayıp değil; yazarmış da Buffett. Üstelik çok da ünlü bir yazar. New York Times Bestseller listesini sallamış zamanında.

Wikipedia'dan, bana enteresan gelen bir başka notla devam edeyim. Bu girişken abimiz çok sevilen iki şarkısının ismiyle (Margaritaville ve Cheeseburger in Paradise) birer restoran zinciri de kurmuş. Her tarakta bezi var yani.

Neyse uzatmayayım. Sonu yok çünkü. Bütün bunları niye anlattım, ona geleyim. Kaç gündür arayacağım (hatta "kaç aydır" demeli) denk getiremiyorum bir türlü. Dostlarım kızmayın, hep aklımdasınız. Telefonunuz çalmıyorsa bilin ki benim. Şaka değil.

5 Temmuz 2012 Perşembe

yolda

Beni sadece çılgın insanlar ilgilendiriyor, yaşamaktan, konuşmaktan çılgınca zevk alanlar, her şeyi aynı anda arzu edenler, sıradan şeylere ilgi duymayan ve sıradan laflar söylemeyenler.... gece boyunca havai fişekler gibi yanıp duranlar.

Jack Kerouac - On the Road

4 Temmuz 2012 Çarşamba

çok mutluyum suphi abi


Bugün bir arkadaşım, Facebook'ta taşı gediğine oturtmuş. Yanıbaşımızda dünyanın en önemli deneyi süregiderken (biliyorsunuz, sonuçlarından biri bugün açıklandı) bizim kendi çapsız tartışmalarımızda nasıl boğuldumuzu söylüyor. Daha doğrusu, yukarıda gördüğünüz şu Yiğit Özgür karikatürüne söyletiyor (sağolasın Gürol.) Haksız değil.


Evet, İsviçre'deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN), Higgs Bozonu'nun bulunduğu açıkladı. Türkiye'nin bu işlere en çok kafa yoran yazarı İsmet Berkan da elini çabuk tutup, Hürriyet'in internet sitesine meseleyi taze taze yazdı. 


Bu da, Berkan'ın Seçmece isimli blogu (internette ilgisini çeken yazıların linkini paylaşıyor)


Bir de Guardian yazısı: Higgs Bozonu'nun yedi yaşında bir çocuğa nasıl anlatırsınız? 


Son olarak, CERN'in konu hakkında Türkçe açıklaması.

3 Temmuz 2012 Salı

david lynch saçlı adam

Onu ilk defa Herengracht üzerinde bir köprüde gördüm. Korkuluklara dayanmış sigara içiyordum. Hızlı hızlı önümden geçti.

Neredeyse ayak bileklerine kadar inen paltosuna bir diyeceğim yok; bütün yüzünü kaplayan eski moda gözlüklerine de. Ama saçları...

David Lynch'i biliyorsunuz. Van Gogh'un "Yıldızlı Gece"sine benzer saç kesimini de. Rüzgârı bir o yandan bir bu yandan yemiş, eve gidip aynaya bakınca sonuçtan memnun olmuş gibidir.

Bu adamınki rüzgâr da değil, besbelli fırtınaydı. Başının üzerinde ufak çaplı bir kaos taşıyordu. Bir büyük perçem tam gözünün üzerine düşecekken karar değiştirip gökyüzüne yönelmişti.

Ama dedim ya, önümden hızlı hızlı geçti. O kadarı da bana yetti. Lynch ustanın hayatımızda belli bir yeri var; ustalara saygı kuşağı gereği bu tuhaf adamı da takip etmesem olmazdı.

Her zaman söylemek istemişimdir: "Paltomun yakasını kaldırdım ve yola koyuldum; kanalların üzerine yağmur yağıyordu." Tam böyle değildi ama yine de Lynch'imin peşine düştüm. Düşe kalka Amsterdam'ın öbür ucuna kadar gittik. Bir ara sokağa girdi, gözden kayboldu. Evine girmiştir muhtemelen. Hepsi bu kadar...

***

Değilmiş. Dahası da varmış meğer. Bir başka gün adamımı yeniden gördüm. Yine hızlı adımlarla yürüyordu. Yine takip ettim. Spui meydanındaki kitapçıya girdi. Bir iki kitap karıştırdı. Aynısını yaptım. Oradan çıkıp tramvay durağına girince peşini bıraktım (işin tadı da kaçmasın istiyordum; bu oyunu benim kurallarımla oynayacaktık.)

David Lynch belli ki muhitimizin adamı. Geçen gün yine rastladım. Bu defa yaz koşulları, palto yok; saçlarını da biraz kestirmiş, daha düzenli. Benim için fark etmedi. Şöyle güzel bir takibi hak ediyordu.

Dosdoğru Leidseplein'e çıktı. Bir köşeye bisikletini park etmiş meğer; binip gitti. Peşinden bakakaldım.

Beni sapık sanmanızı istemem. Ama söz konusu olan sonuçta David Lynch saçlı adam. Ustamızın bütün hikayeleri bir tuhaf yere çıkar. Bu da bir gün çıkacak.

Ya da çıkmayacak. Bazen öylesini uygun görür Lynch.

kovulma sözlüğü

Dün bir büyük gazete, bir köşe yazarının işine son vermiş; Twitter konu hakkında yorumlarla kaynıyordu.

Yazar "sıra bendeydi demek ki" diye sızlanıyor (ben sıranın neden onda olduğunu anlamadım, hiç de demokrasi havarisi gibi bir tutumu yoktu.) Beri yandan mesele hakkında atıp tutanların duyguları karışık. Kimisi arkasından teneke çalıyor, kimisi "tehlikenin farkında mısınız" diye uyarıda bulunuyor. Bunun dışında, bir sürü sözcük havada uçuşuyor. Kovuldu, gönderildi, yazılarına son verildi, atıldı vs...

İster biri ister diğeri, hepsi aynı kapıya çıkar; yine de terminolojiyi biraz eşeleyelim.

Göndermek: Twitter'da bu ifadeye çok rastlıyorum. "x kişi y gazetesinden gönderildi." Böyle bir işleme bugüne kadar rastlanmış değil. Kibar bir tanım; belli ki can acıtmamak için kullanılıyor ama gönderilmek için yeni bir adres gerekir. Oysa kapıdan çıkınca herkes bir başına.

Yazılarına son vermek: Patronlar bu lafı sever. Onların dünyasında kimse kovulmaz; yazılara son verilir. Sadece creme de la creme, yani köşe yazarları için geçerlidir.

İşine son vermek: Patronların ilgilenmediği, tanımadığı, umursamadığı tabaka için geçerlidir. Muhabirler, teknik elemanlar, servis şoförleri vs... Onlarla insan kaynakları ilgilenir ve basitçe, beş dakikada işlerine son verir. (Bkz. işten çıkarmak)

Kovmak: Esas olay budur. Söylemesi acı ama gazetecilikte bir müesseseden maalesef kovulursunuz. Çünkü bu işlem medeni bir şekilde yaşanmaz. Önceden haber verilmez; insan kaynakları anında tepenizde biter; on yıl çalıştığınız bir yerde biletiniz tek kalemde kesilir. Yalnız bir şey daha var. "Kovuldu" sözcüğünü en çok sevenler, patronlar değil (insan kaynakları hiç değil), medya dedikodusu siteleriyle, işsiz kalmanıza uzaktan uzağa sevinen gazeteci arkadaşlarınızdır.

Sonuç: Cemal Süreya, Turgut Uyar için "öldüğü gün hepimizi işten attılar" demişti. En doğru kullanım sanırım bu: işten atmak. Dahası var, bu ülkede sendikanın öldüğü gün hepimizi işten attılar. Şu anda hiçbir gazeteci çalışıyor sayılmaz. 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

sizi tevazu şampiyon yapar, tarih değil

Avrupa Kupası'nı kazanmışlar. Dünya Kupası'nı kazanmışlar. Bu çocukları daha nasıl oynatacaksın?

Unutturarak... Bunu, Yeniköy Kasabı değil ama emekli öğretmen havalı Vicente Del Bosque'den başkası düşünmezdi herhalde.

Polonya'nın kuzeyinde, 2 bin nüfuslu Gniewino kasabasındaki kamp yerlerini pankartlarla donattırdı hoca. İdmana çıkan futbolcular, kafalarını her kaldırdıklarında şunları okudu:

Rakibi konsantrasyon durdurur, tarih değil.
Golleri yetenek atar, tarih değil. 
Maçları emek kazanır, tarih değil.

Ve hepsinden önemlisi:

Sizi tevazu şampiyon yapar, tarih değil. 

Doğrusu Iniesta, Xavi, Fabregas, Casillas gibi özel adamlar bu sloganlara uygun kumaştan geliyor. Düzgün insanlar... Sağolsun Del Bosque, sadece taktik değil bu tip meseleleri de düşünüyor; öğrencileri de uyguluyor.. Ama yetmiyor maalesef. Keşke sakatlıktan dolayı on kişi kalıp pes eden rakibe karşı son dakikaya kadar gol kovalamak yakışmaz da diyebilseydi.

İşte o zaman fotoğrafını çerveveletip duvarıma asardım.

Aşağıda Tuttosport'un manşeti. Futbolcuların gözyaşları onları da üzmüş haliyle. "Ağlama İtalya" diyorlar.  





ölümden konuşacaktık


yarına var mısın söyle?
doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
rüzgârın savurduğu tohuma,
kavağın pamuğuna var mısın,
bir ağacın kavına,
deri değiştirmesine yılanın,
kozadan çıkan kelebeğe,
hatmiye, at kestanesine?
hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
ama ne olursa olsun biz yine
ölümden konuşalım seninle

ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
bir aşk ansızın biterse,
ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
zamanıdır konuşmanın ölümden.
bir çiçek olağanüstü güzellikte
açıvermişse bir sabah,
bir topal aksamadan yürümüşse,
hadi gel ölümden konuşalım;
yüzünü al basmış hasetçiden
ve onun elindeki kuru değnek bile
filizlenir sevgimizden.

Ölümden Konuşacaktık, Metin Altıok