17 Aralık 2011 Cumartesi

iptila


Burada çokça dergilerden bahsediyorum. Kapaklar yayımlıyorum, alıntılar yapıyorum. Ukalalık ettiğim oluyor, farkındayım. El verirse daha da edeceğim, kusura bakmayın. Billahi sevdiğimden...

Her şeyin bir sebebi var. Benimkilerden birini yukarıda gördüğünüz Serhat Gürpınar illüstrasyonu anlatıyor. Dergicilik virüsünün kanıma karıştığı canımın içi Aktüel geçen hafta 20 yaşına bastı. Özel sayı hazırlandı; röportajlar, yazılar, efsane kapaklar vs... Serhat’ın (ki kendisi dergiye en çok hakkı geçen üç beş isimden biridir) çizimi başka bir şeyi tarif ediyor ama: Derginin mahremini.

İşlerin gevşediği, temponun düştüğü anlar sıktır; ama mesaisi de uzundur dergilerin. “Karımı/kocamı bu kadar görmüyorum” esprisi yapılmaz bile. Geceler illa ki sabaha döner; ulaştırmayla kavga edilir; yağlı yemek paketleri çöpleri, içtiğiniz kahve kuyuları doldurur; sigara sayısı moral bozar. Ama bitmeyen dergi yoktur. Siz bitersiniz.

Aktüel işte 20 yıldır düşe kalka bu rutinle yürüyor. Basınımıza çok isim verdi, vermeye devam edecek. Hatası günahı da çoktur ama ona karşı objektif davranamam. Sonuçta, evet, klişe tabirle orası bir okuldu ve mezunlar listesinde benim de adım var. Kaçla geçtiğimi bilemem ama bu beni gururlandırıyor. 2004 Eylül’ünden 2007 Aralık’ına kadar orada iyi kötü haber yaptım, karşılığında maaş aldım ve bugünkü hayatıma eşlik eden dostlarımın çoğuyla tanıştım.

Burası önemli... İnsan böyle anlarda duygusallaşıyor ama bordrosunda olduğunuz ve kaderinizin aslında büyük patronun iki dudağı arasına sıkıştığı kurumlar için bu kadar coşkuya gerek yok. Mesele şu: Aktüel’ün de altında olduğu çatıda bize iyi bakıldı diyemem ama biz, orada çalışanlar, birbirimize iyi baktık. Oraya okul demek yetmez; birbirimizin ailesi de olduk. Halen de öyledir.

Başka çare var mıydı ki? Tecrübeyle sabit, Türkiye basınında dergiler hep üvey evlat muamelesi görür; ne patron yaptığınız işten tatmin olur, ne okur sevgiyle bağrına basar. Gazete ve televizyonlarda çalışan meslektaşlarınız (yolları dergiden geçmiş olsa ve hatta sonra yine dergilere dönseler bile) yaptığınız işi kullanır ve kaynağı görmezden gelirler. Dergilerde çalışmak bu sevimsiz ve tüketen baskıyı da göğüslemek demektir.

Aktüel’den yirmi yılda çok stajyer, muhabir, editör, genel yayın yönetmeni geçti; derginin kendisi de, güzelim yayınları boğan işte bu kasvetli basın yaşayışının içinden yirmi yıldır geçiyor. Yine sabahlara kadar dergi yapılıyor. Yine kahve yine sigara... Yirmi yıldır birikiyor emek. Hikâye devam ediyor.

Oradaki arkadaşlarıma selam ederim. Özel sayının derdi bol olur, ellerine sağlık. Yirminci yaşı da yakıştı dergiye. Bundan sonraki 20 yılında, dergilerin el üstünde tutulduğu bir ortamda yaşayacağını umalım Aktüel’in.

Dergiler güzeldir ne de olsa. İptiladır... Müptelalara selam.



8 Aralık 2011 Perşembe

zoraki başbakanın gerçeküstü hikâyesi



Bu öykü filme çekilirse seyircileri ikna etmekte zorluk çekecek. Ama gerçek…

New York Times’ın haberinin açılış paragrafıyla başlayayım:

Muhammed Abdullah Muhammed, New York Eyaleti Ulaştırma Departmanı’ndaki küçük bölmesinde, izindeyken neler yaptığını anlatıyor: Federal hükümetin bütçesini budadım. Ordunun maaşlarını düzenli ödedim. Yolsuzluğa savaş açtım. Suikastten kurtuldum.

Gerçeküstü bir öykü… Muhammed Abdullah, 49 yaşında. Dosyalar, davalar, dilekçelerle uğraştığı işinden başını bir ara kaldırınca, memleketi Somali’ye dönüp sekiz ay başbakanlık yaptı. Hem de hiç hesapta yokken.

İşin masalsı kısmı şöyle: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu New York’ta toplandığında, Abdullah Muhammed, arkadaşlarının aracılığıyla Somali Başkanı Şeyh Şerif Ahmet’le görüştü ve ona iktidardaki fraksiyonları işbirliğine nasıl zorlayabileceği yönündeki görüşlerini aktardı. Bunları anlatırken, aklında görev bölgesi Erin Country’de edindiği tecrübelerden başka bir şey yoktu.

Sonra… Sonra Başkan bu görüşleri beğendi ve onu göreve çağırdı. Somali başbakanlığına. Abdullah Muhammed işi riskli buldu ama kabul etti.

Sonra işe başladı… “Her akşam karımı arıyordum; arıyordum ki hâlâ hayatta olduğumu bilsin.” Korkuları yersiz değildi; sözgelimi atadığı içişleri bakanını suikast düzenleyerek öldürmüşlerdi.

Başarılı oldu mu? New York Times’a görüş veren uzmanlar hiçbir şey beceremediğini söylüyor. Somali aynı Somali. Yolsuzluk, şiddet, çıkar çatışmaları… Ama halkın kalbini kazanmıştı.

Ve nihayet geri döndü.

Yanındaki bölmede çalışan Janine Shepherd, “başbakanlığa seçilmesi bizim için sürpriz oldu” diyor. Dönünce şerefine pasta kesmişler.

Zoraki başbakan Muhammed Abdullah, şimdi Buffalo şehrindeki işine kaldığı yerden devam ediyor. Ama bayrağı çok da uzağa teslim etmedi. Halefi, yani Somali’nin yeni başbakanı ekonomi profesörü Abdiweli Muhammed Ali Buffalo yakınlarındaki Niagara Üniversitesi’nden.

6 Aralık 2011 Salı

noel baba brüksel'de

541 günde kurulan hükümet sıkıntı yarattı; Belçika gazeteleri coşkulu değil demiştim dün. Halt etmişim; hükümetin resmen ilân edilmesini bekliyorlarmış meğer.

Şimdi de tut tutabilirsen... Taze Başbakanı Noel Baba'ya benzeten bile çıktı ama en güzeli şu: Frankofon gazete La DH, İtalyan asıllı, Felemenkçesi zayıf, yeni Valon Başbakan di Rupe'ye yine Felemenkçe "iyi şanslar" diliyor. Veel geluk Meneer di Rupo! Cümle, evet, biraz karışık oldu ama burası Belçika işte... 541 günün sebebi tam da bu.

sana sarı laleler aldım vahşi batıdan



Bir zamanlar Amerika'da (siz onu vahşi batı diye anlayın) erkek erkek gibi davranırdı. At da at gibi... Ama ah o sarı çiçekler olmayaydı... Yukarıdaki videonun anlattığı öykü bu. Saçmasapan, dağınık, gereksiz... Bir kampanya ürünü.

2011, ABD...  Herman Cain, Cumhuriyetçi kamptaki başkanlık yarışına girdiği gibi çıktı. Çıkmasa iyiydi; daha neler görecektik kimbilir. Yine de geriye siyaset tarihinin muhtemelen en absürd ve gevşek seçim reklamlarından birini bıraktı; bununla yetinelim.

Yukarıya tarihi ve yeri özellikle yazdım. Hani ileride dönüp bakarsak şaşırmayalım diye. Olaylar günümüzde geçiyor. 

5 Aralık 2011 Pazartesi

916!


Elio Di Rupo'nun kurduğu Belçika hükümeti yarın ilân ediliyor. Müzakereyle geçen günleri dalga geçerek izleyen ahali artık eski havasında değil. Memleket gazeteleri halkın aynası tabii;  hükümetsiz 540 gün sonrasında hiç coşkulu görünmüyorlar. Asık suratlı De Morgen örneğin, hepi topu 916 gününüz var, çalışın biraz, diyor.

Şaka gibi; iki buçuk yıl sonra takvimde yine seçim var. Üstelik gerçek bir hükümetin kurulması o zaman da beklenmiyor.

önce ekmekler bozuldu

Fotoğraf, Tunus'ta başlayan Arap Baharı'nın meşhur karelerinden. Üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Polislere "ben tekim siz hepiniz" diyen adamın elinde silah niyetine ekmek var. Tuhaf.

Ama deli işi de değil. Hollanda televizyonlarından haber programı Tegenlicht, meseleye, kimsenin bakmadığı bir yerden, fiyat spekülasyonları açısından da yaklaşmış. Sonuç: Arap Baharı'nın arkasında bir şey daha çıkıyor: Ekmek...

Şunları söylüyor program: Tunus'un otoriter rejimi, isyana kadar ekmeğin fiyatını sabit ve düşük tutuyordu. İsyanın ürettiği kaos ortamında, manipülasyon başladı ve fiyatlar iki katına çıktı. Sonra daha da tırmandı. Chicago ve Londra borsalarındaki hedge fonlarının, emeklilik fonlarının ve devletlerin de spekülasyona katıldığı karışık bir düzen bu. Tegenlicht, işte bu fiyat sisteminin isyanı hızlandırdığını söylüyor.

Arap Baharı'na buradan bakanı görmemiştim. Bakalım ileride tarihi buradan yazanı görecek miyiz?

3 Aralık 2011 Cumartesi

beş yüz kırk gün nasıl geçer?


Belçika'da hükümetsiz geçen 540 gün bir dünya rekoru. Muhtemelen de bir daha geçilemeyecek (tabii Belçika bir daha hükümetsiz kalmazsa)

"Formateur" Elio di Rupo'nun kuracağı yeni hükümet görevine Pazartesi başlayacak ve Belçika, tarihinin en sıkıntılı sayfasını böylece kapatmış olacak.

Belçika'nın 540 günüyle, nevi şahsına münhasır politikacı Elio di Rupo'nun hikâyesi başka post'ların konusu olsun; şimdilik konu hakkında daha önce Newsweek Türkiye'ye yazdığımı paylaşayım. Dünyanın en sıkıntılı rekor listesi için aşağıdaki linke buyurun:

Hükümetsizlikte dünya rekoru.


2 Aralık 2011 Cuma

umberto eco gazetecilere karşı



Kuru varsayımlar için, Umberto Eco'nun şapkasında her zaman bir tavşan vardır. Kitap ölüp gidecek diyenlere, hayır ölüp gidecek olan sizsiniz, kitaplar kalacak, diye saydırmıştı (tabii kibarca.) Guardian'a verdiği son röportajdaysa "basit ve az yazın"cıları şöyle kalaylıyor:

"Basit şeyler isteyenler sadece gazeteci ve yayımcılardır. İnsanlar basit şeylerden bıktı. Kendilerine meydan okunsun istiyorlar."

Koca gazeteleri metro gazetesine çevirmeye gerek yok yani. Yazı, okurunu her zaman bulur. Yok birader, o günler geçti, demek de bir tercih tabii. Ama adamın kitapları ortada. "En basit yazdığım en az satanıydı" diyen de Eco. Hangisi olduğunu röportajdan çıkartırsınız artık.

Eco'nun röportajının tamamı için: Guardian

Foto: Mark Larson / Some rights reserved


şaka yaptım vurmayın

Haber takibi yapalım...

Dün şurada BBC'deki Top Gear programının sunucusu Jeremy Clarkson'un İngiltere'deki greve katılanlar için "bunları ailelerinin gözü önünde vuracaksın" dediğini yazmıştım. Beyin bedava elbette ama bugün çığ gibi büyüyen tepkiden yılmış, şaka yaptığını söylüyor efendi. Fenası, onun ardına sığınıp grevcilere laf sokan Daily Star gazetesi de özrü (ya da şaka itirafını) manşetten bildiriyor. Bakın bizim ilgimiz yok, hesabı. Sonuçta gazete için amaç hasıl oldu; söyleyeceklerini söylediler. Clarkson'u da kullanıp attılar.

Aynı zeka düzeyinin bizdeki temsilcilerinden biri de "kadın istemezse kimse ona tecavüz edemez" buyurmuş. Yarın çıkıp o da şaka yaptım, der. Ya da demez. Türkiye ile İngiltere'nin farkı da bu işte.

size birkaç sorumuz olacak, sayın başbakan


Bunu nasıl ıskaladık, aklım almıyor.

Yukarıda gördüğünüz 26 Kasım tarihli Guardian Weekly kapağı (harika bir iş bu arada) ve o kapağın taşıdığı haber son zamanlarda okuduğum en dolu dolu, keyifli ve kafa açıcı gazetecilik ürünü. Guardian, Başbakan David Cameron'u ikna etmiş ve sanat, edebiyat, eğlence, siyaset alanlarından onlarca ismin doğrudan sorularına cevap almayı başarmış. Soranlar arasında kim var demeyin, kim yok ki! Benim için özel önem taşıyan yazar Ian McEwan var, Eurovision gecelerinin vazgeçilmez sunucusu Terry Wogan var, eskinin İngiliz GQ Yayın Yönetmeni, şimdinin CNN anchorman'i Piers Morgan var... Salman Rushdie, Richard Dawkins, Steve Coogan, Rio Ferdinand, Mike Leigh, Jemima Khan, Jamie Oliver, uzayıp gidiyor liste...

Birkaç nazik örneği ayırırsak, sert sormuşlar. Hesap sormuşlar. Özel hayata girmişler. Laf sokmuşlar. Yalan yok, Cameron da hepsine cevap vermiş. Bir kısmı, evet, uyduruk cevaplar; ama yüzleşmiş hepsiyle. Bütün bunlar yayımlanmış (Bizim coğrafyada garip geliyor diye, vurguyu uzatıp duruyorum)

Sorulara birkaç örnek aşağıda:

David Mitchell (komedyen): Biraz daha az beyzade olmak ister miydiniz? (Mitchell aslında "posh" diyor; tam Türkçe karşılığı yok, Eton Koleji geçmişine falan vuruyor burada)
Hilary Mantel (yazar): Nelerden utanıyorsunuz? (Elcevap: Geçmişte yaptığım ve şimdi size söylemeyeceğim birkaç şey)
Mike Leigh (yönetmen): Devletin bedava eğitim sağlamaması ve öğrenci harçlarının varlığı için ahlaki gerekçeniz nedir? Ve burada ahlaki olanı duymak istiyorum, ekonomik, siyasi ve tarihi bir bahaneyi değil! (Canımsın Mike Leigh)
Jemima Khan (yazar ve kampanyacı): Telefonunuzun News of the World tarafından hacklendiğinin farkında mısınız? (Cameron: Şimdi sizden duydum; hiçbir fikrim yok, kimse bana söylemedi.)
Tracy Emin (sanatçı): Sevgili başbakan, benim işlerimi sevdiğinizi biliyorum. Ama aldığım o müthiş sanat eğitimini almasaydım, nerede olurdum, bir fikriniz var mı? (Eleştiriyi anlamazdan gelen Cameron burada sanat eğitimini ne kadar sevdiği yönünde bir cevap veriyor.)
Simon Hattenstone (gazeteci /Guardian): Eton'da esrar içerken yakalandığınızda, anne babanız ne tepki gösterdi? (Cameron: İyi denemeydi!)


Şimdi yer vermediğim daha ağır sorular ve hatta suçlamalar da var. Zevzekçe dalga geçmeler de... Başbakan'ı öyle böyle değil, gerçekten köşeye kıstırmışlar. Guardian bastırmış, puan almış.

Bu sorulara, tekrara girmek pahasına, bir iki post'ta daha devam edeceğim. Mesele kıskançlık verici; benim elimden gelense ancak bu.



1 Aralık 2011 Perşembe

rich get richer

Üslûp farklı ama herkesin derdi aynı: Üç gün içinde üç gazete aynı manşette pişti oldu. İkisi New York'tan biri Londra'dan... Independent'ın bu manşeti atması normal, siyasi görüşü ortada. Peki New York'un sağcıları neden bu kadar bozuldu? Occupy'cıların tek tek derdest edildiğini yazmaktan kaçtılar ama yüzde 99'un baskısından kaçamıyorlar demek. Yazık, onlar da Wall Street'in jöleli çocuklarına vuruyor; bu dünyanın bütün günahları onlara yazılabilir nasılsa.


oy pusulalarını ve seçimleri bırak

Gülü çiğdemi filan bırak
Sardunyayı karidesi filan bırak
Acıyı ve ölümleri bırak
Oy pusulalarını ve seçimleri bırak
Evet
Seçimleri özellikle bırak
Çünkü açlık çoğunluktadır


Turgut Uyar

Demokratik Kongo Cumhuriyeti seçimleri...  Hükümet sandıkta kendi çalıp kendi oynuyor.

sallandıracaksın bunları taksim meydanı'nda


Grev oldu mu, siyasi iktidar hep aynı şeyi söyler. 2009-2010 kışı Tekel İşçileri Açlık Grevi'nde Başbakan Erdoğan, "onlar Tekel'i temsil etmiyor"a getirmişti lafı. Aynısını şimdi Cameron da söylüyor. Başbakan, "Beni Tekel iktidar yapmadı" da demişti. İngiltere'ye paralel çizelim: Cameron, greve katılanlara "hayal kırıklığı" diye bakıyor.

Mesele bu da değil aslında; dünyanın her tarafında aynı terane. Emeklilik yaşı yükseliyor; primler artıyor, emeklilik maaşları düşüyor. Her krizde hedef belli, sabit gelirliler... Eh, onlar da greve gitti işte... Ya ne yapsalardı? "Hiçbir şey yapmasınlar, otursunlar oturdukları yerde" diyen var. Üstelik İngiltere'de bu, Türkiye'dekinden daha da yüksek perdede söyleniyor. İngiltere'nin umutsuz ev kadınlarına hitap eden (şaka değil, hedef kitlesi tam olarak bu) orta sınıf gazetesi Daily Mail "yapmayın kuzum" derken sözünün vekaletini Maliye Bakanı George Osborne'a veriyor: "Memleket bu haldeyken grev yapmak doğru mu?" Dokuz sütuna manşeti de aşmışlar; bütün sayfa neredeyse bu tek sorudan ibaret.

Daha fenası, dünyanın embesil gazeteleri liginde ilk beşe ferah ferah girecek Daily Star'ın yaptığı. O da sözü Top Gear programının sunucusu Jeremy Clarkson'a vermiş, kendisi arkaya saklanıyor: "Bütün grevciler vurulmalı; hem de ailelerinin gözü önünde."

"Sallandıracaksın bunları Taksim Meydanı'nda" hesabı... Hadi gazetenin tuttuğu saf belli, okuru belli diyelim ama bunu diyen adam, yani Jeremy Clarkson, "benim gibi yaşamını kazanmak için çalışmak zorunda olanlara çok koyuyor bu grev" diye devam ediyor sözlerine. Geçimden kastı, haftada bir araba test ederek ve konuklarına sulu şakalar yaparak yılda bir milyon pound kazanmak.

Aynı çizgi Türkiye'ye de uzanıyor elbette. Yine de bunca açıktan oynayan basınımız olmadığı için şükredebiliriz. Bizdekiler halen mahcup; hâlâ kendilerini saklamaya çalışıyorlar. Dışarıya baksalar, gerek olmadığını görecekler. Rahatlayacaklar. Biz de daha çok gerileceğiz.  



30 Kasım 2011 Çarşamba

oğlum için


    
    
    
    
    


"Tarık burada fotoğraf çekiyordu; sonra şurada [çatıda] bir polis onu gördü ve vurdu. [Boğazından] vurdu."

"Ben hiç oy kullanmadım. Doğduğum günden beri hiç oy kullanmadım. 58 yaşındayım ve seçim sandığına gitmedim; seçmen kartım olmadı. Ama oğlum bu ülke için öldü ve ben bugün oy kullanacağım."

"Son sözüm şu: Oğlum Tarık'a diyorum ki, bugün senin düğünün, bugün insanlar serbestçe dolaşıyor, güvenle, baskı görmeden, aşağılanmadan, polisin ve askerin saldırısına uğramadan, sözlerini özgürce söylüyorlar. Bugün Tarık'ın düğünü, bugün Mısır özgür..."

The Guardian'ın seçim günü videosu... Kamera, o meşum ve efsanevi 28 Ocak günü öldürülen Tarık'ın babasıyla Kahire sokaklarında dolaşıyor, sandığa gidiyor... 

Birkaç gündür ısrarla takip ediyorum; Mısır seçimlerini anlatan daha iyi bir haber görmedim. Bütün gün kendini tutan ve ancak son sözlerinde sesi titreyen, boyalı parmağıyla sigara içen, evinde cenazeyle düğünü aynı günde, seçim gününde düzenleyen babanın vakarı, oğluna ve onun arkadaşlarına inanmışlığı bir dönemi mükemmelen anlatıyor. Tam da bu dönemi...

29 Kasım 2011 Salı

müslüman'ın sandığı

 
50'yi aşkın parti iddiasını sandıkta deniyor. Binlerce de bağımsız aday mevcut... Mısır tarihinin ilk demokratik seçiminde katılım, beklendiği üzere, epey yüksek. Milyonlar Tahrir'deki ivmeyi kaybetmemek için, oy kullanmaya koşuyor.

Batı basını ise elbette yakın takipte. Bölgenin yakın tarihinde kendilerinin başlatmadığı ilk hareketi yorumlarken tedirginler. Ne olacak? Kime yarayacak?  Dün başlayan seçimin ilk haberleri ajanslara düştü; bugün Avrupa gazetelerinin ön sayfalarını süslüyor. Klişeler yine revaçta. Demokratlıkta burnundan kıl aldırmayan El Pais, parmağı boyalı, çarşaflı bir kadını manşete çekmiş; milyonlar demokrasi için sandığa aktı, diyor.

Doğu'nun seçiminden en demokrat Batı'lının anladığı bu kadar işte. Sandığı göster, boyayı göster, çarşaflıyı göster. Ama bu defa sandığı kendileri kurmadı mı? Peki o zaman, gözlüklü bir çarşaflı bul, olgunlaşmalarına atıfta bulun. Müslüman sandığı şimdilik bu.

Bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, yerel gazeteleri, bloggerları vs. takip edin, daha iyi. Batılılar halen bu fotoğrafta çünkü. 

28 Kasım 2011 Pazartesi

ille de seçim olsun

 
Bir gün değil iki gün değil her gün meydana gidersen... Yaptığın devrimi ciddiye alırsan... Diktatöre bırakmadığın yönetimi orduya da yar etmezsen...

Mısırlılar çok sabırlı çıktı. İlle de seçim sandığı, dediler; aldılar. Emeklerinin karşılığını işte bugün toplamaya başlıyorlar. Liberation, devrim sınanıyor, diyor ama bundan böyle kimi seçerlerse, fark etmez. Fransa'ya fark eder, Türkiye'ye fark eder; İsrail'e fark eder; ama onlara etmez.

Mısır seçimlerine ilişkin El Cezire infografiği gayet başarılı.

25 Kasım 2011 Cuma

bu aşkın ızdırabını


Tuhaf ama Sarkozy ile Merkel'in bir kimyası var. Avrupa basını da zaten ikisinin yakın temas fotoğraflarını çekmeye doyamıyor. Bugün İspanyollar işi bir adım öteye taşımış; sinirlendiklerinden olacak, bel altına vurmuşlar (Benetton'un pek gereksiz "unhate" reklam kampanyasından da etkilenmiş olabilirler tabii)

Mesele özetle şu: Sarkozy, Avrupa'da Almanya dışında hemen herkesin istediği euro tahvili işini Merkel'e yeniden (muhtemelen yedinci veya sekizinci defa) sordu ve yine "nein" cevabını duydu.

Almanya, öteden beri, üç kuruşa beş köfte yok, demeye getiriyor. Bu da İspanyollar gibi kabarık borç yüküyle, iflasına çeyrek kalmış ulusların öfkesini artırıyor. İşte gazeteciler de sinirlenmiş, daha önce romantik altbaşlıklar yazdıkları Merkel-Sarkozy fotoğraflarına, bu defa, "kadın bir türlü baştan çıkmıyor" diye yazmışlar. Bir değil iki değil bir dolu İspanyol gazetesinde, İspanya ile doğrudan hiçbir ilgisi olmayan bu fotolar, hem de aynı başlıklarla mevcut (Alman ve Fransız gazeteleriyse görmemiş bile.)

Mesele kritik; euro sallanmaya devam ederse, İspanya'yı da ateş saracak. Hal böyleyken, İspanyol gazeteciler de vekaleti Sarkozy'ye vermişler. Boş işler tabii... Hem başkasının aşkına kaynak yaparsan, payına da işte ancak böyle sebepsiz bir ızdırap düşer.

Yaratıcı insanlardır genelde İspanyol gazeteciler; ama işte kriz, ufku fena daraltıyor.

Bir de şu var: Ön sayfaları erkeklerin elinden alacaksın! 

yağmur yağıyor


Gazetecinin iyisi, takip edendir. Hollanda'nın delifişek gazetesi NRC Next de takip etmiş, Afrika Boynuzu'na yağan yağmurları manşetinden veriyor. Kenya ve Somali'nin kurak toprakları nihayet biraz nemlendi. Köylerinde kalanlar yıllar süren kuraklıktan sonra doğru dürüst bir ekim yapabilecek. Mülteciler için de muhtemel bir dönüş sinyali.

Kural bozulmadı; iyi olan değil kötü haber ilgi çekiyor. Bizde Başbakan'ın mülteci kampları gezisinin ardından mesele unutulmuştu. Halen de karnımızın üstüne yatıyoruz. Türkiye dünyanın merkezinde ya; sanırım bu yüzden sınırlarımızın dışında da bir yaşam olabileceğine ihtimal vermiyoruz

Yağmurlar, kısmen de insani yardım, durumu biraz düzeltti ama felaketin önü alınmadı henüz. BM'in rakamlarına göre 250 bin insan halen açlıkla boğuşuyor; gelecek yıl toplanması gereken mali yardım ise yaklaşık 1 milyar dolar (bu yıl 800 milyon toplandı.)

ruh emiciler


 
Bloga en son Occupy hareketiyle ilgili yazmışım. Occupy ile geri döneyim madem. Bir önceki post'un konusuna devam... Takip ettiniz, biliyorsunuz, hareket ABD'ye fazla geldi. Avrupa şehirlerindeyse çok gürültü çıkartmadan üstünü örtmeye çalışıyorlar. İşgalciler için, cürümleri kadar yer yakarlar, diyor düzenin savunucuları. Yine de polis, elinde bir tüp biber gazıyla her köşede hazır, bekliyor.

Şu fotoğraf fena... Polis, Occupy Portland'da, Elizabeth Nichols isimli göstericinin tam da yüzünün ortasına sıkıyor gazı. Aralarında bir metre bile yok. Harry Potter filmlerinde, kara düzenin bekçisi ruh emiciler, isyancıların ağzından ruhunu çekip alır ya; fotoğrafın etkisi o bende.

Yoksa Rowling'in kastı da mı buydu?

10 Ekim 2011 Pazartesi

gaz

Burada da aynı orada da. Polis mi atıyor gazı sanmıştınız?

Karikatür: Sheneman/ International Herald Tribune

6 Ekim 2011 Perşembe

en güzel nobel anı

Dakikalar sonra bu senenin Nobel edebiyat ödülü açıklanacak. Çok merak etmesem de, bu işin törenselliğini hep sevmişimdir. Nobel zamanı (noel zamanı gibi oldu) oluşan hava, beklentiler, bahisler içine kapalı edebiyat ortamını dışarıya açıyor. Hiç değilse bir yazarın daha fazla okunmasını sağlıyor.

Tabii bir de kendi hesabıma hiç okumayıp eşeklik ettiğim yazarlar var. Nobel almış olsalar dahi... Mesela Doris Lessing. Evde yıllardır kitapları durur; sürekli niyetlenmeme rağmen araya başka yazarlar/kitaplar girer.

Halbuki en sevdiğim Nobel anı da Lessing'e aittir. Pamuk ve Pinter'i takiben 2007'de Nobel'i almıştı. 88 yaşında... Yukarıda gördüğünüz bu fotoğrafa bayılırım. Lessing, oğluyla beraber bir hastane ziyaretinden dönmüş; evinin kapısındaki gazetecilerden Nobel haberini alıyor. Haberi hazmetmek için merdivenlerde soluklanırken; içeride telefon çalıp duruyor. Stockholm'den arıyorlar...

"Çok şaşırmadım, 40 yıldır adım bu ödül için zikrediliyordu" diyor Lessing.

O günlerde Aktüel'deydim. Bu dramatik fotoğrafın, şimdi bulamadığım daha da güzel bir versiyonunu haftanın fotoğrafı olarak kullanmıştık.

Önemli ve güzel bir fotoğraftır. Günümüzdeki gazeteci edebiyat ilişkisini mükemmelen anlatır. Sonuçta 88 yaşındayken kapısına kamp kurulan Lessing, Nobel'i  muhakkak hak ediyordu (dedim ya daha okumadım.) Ama bu ödülü kazanmak için sadece hak etmek yetmiyor; bir de denk gelmesi gerekiyor. Almayan alamayan kimler kimler var.

Benim için fark etmiyor; ama bu sene ödülü almasını istediğim yazarlar var. Kendilerini yaşatan, zenginleştiren dünya için çok çalışan yazarlar. Margaret Atwood örneğin. Kütüphaneler ölmesin diye aylardır kampanya yapıyor. Ya da adı bahislerde bile geçmeyen Ursula K. Le Guin. Google'e karşı yazarları örgütlemeye çalışıyor. Hiçbir neden gösteremem ama Joyce Carol Oates'ın da kazanması hoşuma gider.

Ama kim kazanırsa kazansın, Lessing'in Nobel anını hiçbir şeyle değişmem. Bu da tuhaf bir okur (tamam, okuyacağım) tesellisi işte.


Sirenin Sesi blogundan Nobel öncesi bir yazı da şurada

5 Ekim 2011 Çarşamba

işin bokunu çıkartan gazete



Amerikan gazetecilerini dünyanın her yerinde görebilirsiniz. Kahire'de Tahrir Meydanı'nda, Madrid'deki Puerta del Sol'da, hatta bugünlerde Kuzey Kore'de. Ama Wall Street önündeki çadırlarda, Brooklyn Köprüsü tutuklanmalarında velhasıl ABD'ye dalga dalga yayılan sistem karşıtı eylemlerin tümünde birbirleriyle haber yarışına girmek istemediler. 

Eylemciler, basın bizi görmüyor, diyor. Kısmen haklılar. Çünkü bütün anaakım gazeteler eylemlerin haberini bir şekilde yapıyor. Ama içerideki sayfalara saklıyor ama manşete çıkarmıyor ama her haberin içine uzman görüşleriyle desteklenmiş şu fikirleri sıkıştırıyor:

Eylemcilerin ne planı ne de programı var; ne istediklerini bilmiyorlar.

ya da

İlettikleri mesajın dişe dokunur bir tarafı yok.

İstisnalar var tabii. Geçen Cumartesi günkü Brooklyn Köprüsü tutuklamaları o kadar geniş çaplıydı ki, gazeteler artık kaçamadı; manşetlerini eylemcilere ayırmak zorunda kaldılar.

Sonuç? Türkiye'nin en dangalak gazetelerine (kim olduklarını bilirsiniz; 1 Mayıs sonrası manşetlere bakın yeter) rahmet okutacak kadar izansız bir yayın olan New York Post, işte şu yukarıda gördüğünüz ön sayfayı hazırladı.

'Span' sözcüğünü kullanarak mevzuyu köprüye bağlarken güya söz oyunu yapıyordu gazete. "İşin boku çıktı" demeye getiriyordu. "Bok" dediği de eylemciler tabii.

Bir arkadaşım, zamanında bizden bir gazete için "onu tuvalet kağıdı olarak bile kullanmam" demişti. Ben bu New York Post'u zevkle kullanırım. 

4 Ekim 2011 Salı

new york sokaklarında


El Cezire, "devrim evde başlar" diyor. Ev dediği kapitalizmin mabedi, Wall Street. Çocuklar önce birer ikişer, sonra binlerle doldurmaya başladı New York sokaklarını. Heyecanları güzel ama mekân ABD olunca ister istemez iki kere düşünüyor insan. Seattle'daki dalganın yavaş yavaş nasıl söndüğü hâlâ hatırımızda. O zaman onlarla beraber "başka bir dünya mümkün" diyorduk  ama mesela Araplar kadar ısrarcı olamadık. Bıçak kemiğe dayanmadığından mı?

Gazeteler birçoklarının sabrının artık taştığını söylüyor. Google danışmanları, sirk çalışanları, Brooklyn'li dadılar ve tabii ki öğrenciler... Belki Wall Street'ten birkaç tane broker bile vardır aralarında. Ya da Goldman Sachs'tan, AIG'den artakalan taze işsizler...

Her halukarda dışarıdalar. Köprübaşlarında tutuklanıyorlar. Hevesleri körelecek mi, göreceğiz.

3 Ekim 2011 Pazartesi

kaçamayan


Ernest Hemingway'i severim, boğa güreşini neden sevdiğini de tahmin ediyorum. Ama dökülen kanı yüceltmeye de gerek yok. Barcelona'lılar nihayet akıllı bir iş yaptı; tarihi La Monumental'deki boğa güreşlerini bitirdi. 

İçim şu boğaya gitti ama. Sonuncusuna. Kaçamayana...

Geçen haftanın mevzusuydu; Gustau Nacarino'nun fotoğrafını yeni gördüm

27 Eylül 2011 Salı

jonathan franzen unplugged

İlk defa Jonathan Franzen okuyorum. Epey geciktiğim randevuya son kitabı Freedom’la başladım. Yarattığı his: Gecikmişim gerçekten…

Time, geçen sene Franzen’ı kapağa çıkardı. Freedom yayımlanmadan hemen önce. Dergi, çoklarından esirgediği bir tanımı onun için kullanmıştı: Büyük Amerikan yazarı...

Yazarın çalışma odasının fotoğraflarını da içeren o uzun makaledeki bir ayrıntıyı Kaya’yla (Genç) konuştuğumuzu hayal meyal anımsıyorum. Franzen çalışırken hiçbir dış etkene maruz kalmak istemiyordu ve odası da zaten neredeyse bomboştu. En büyük düşman internet ise tek bir hamlede saf dışı bırakılmıştı. Laptopunun kablosuz bağlantı kartını çıkartmakla kalmamış; ethernet girişini de imha etmişti: “Yapmanız gereken ethernet kablosunu bilgisayara zamkla monte etmek; sonra da kafasını koparıp atmak.”

Bunları neden yazdım? Sebep belli; aynı sorun bende de var. Herkeste var. İyi iş çıkarmak için dünyadan kopmak elzem. Ama zamk? Burada hiçbir şey görmezseniz kullandım demektir.

10 Eylül 2011 Cumartesi

taşra kütüphanesi

Kaybolup gitmesin istedim. "Kitaplar tamamen mi ölüyor"a gelen bir yorum. Radikal'in Likos isimli okurundan:
Benim calistigim devlet kutuphanesinin tek bir okuyucusu var di ve o da koyun delisiydi.Sabah erkenden gelir ve bazan kapanincaya kadar siir kitaplari okurdu.okumayi hafif sesle yapar ve okurken masa da degil dizlerinin uzerine cokerek oturup okurdu genelde.bir eilinde sigarasi,bir eilde kitap ve yerde cay bardagi yanindan hic eksik olmazdi...Bir ara onu gormeyince meraklandim ve sorup ogrendim nere de diye.Devlet onu baska bir kasabada koruma altina almisti.Koruma altina alinmasina sevinirken kutuphanenin tek okuyucusunu kaybetmek beni uzmustu.Cok okudugu icin ona deli diyen koyluler ise kutuphanenin yolunu ancak kisin usuduklerinde beles isinmak ve film izlemek icin buluyordular...Raflarda kuflenmis ve yillarca pislik icinde terk edilmis yuzlerce kitap ise onlara dokunacak sicak ir beli bekliyordular...Okuyucusu olmasa da kutuphanenin kahvehaneye donusmesi ise cok aci vericiydi....

sığınak

Amsterdam Şehir Kütüphanesi'ni daha önce Newsweek Türkiye için yazmıştım; bu hafta çıkan Radikal yazısında da ondan bahsettim. İşsiz günlerimin sığınağı... Biraz büyükçe bir sığınak gerçi. Kelimeler bazen yetmez, görmek isteyeniniz varsa videoya buyursun. Altyazılar İngilizce.

25 Ağustos 2011 Perşembe

çelişkiler keskinleşsin diye...



Şimdi ben bunları masamda yazıyorum. Müzik açık. İlgilenen varsa "The Heart of Saturday Night" çalıyor. İçerisi serin.

Evdeki masamda olmasaydım, gazetedeki/dergideki masamda olurdum (işsizlik işte!) Masa da masaymış ha, sadece beni değil, hepimizi alırdı. Birbirimize laf atardık; arada sigara içerdik; birkaç cümle yazar, beğenmeyip silerdik.

Haber için şartların olgunlaşmasını beklerdik.

Şartlar hiç olgunlaşmayacak.

Olgunlaştığı yerlerde koşturup duruyor insanlar. Buyurun işte, yukarıdaki videoda var. Daha binlercesinde var. Vatandaş gazeteciliği denilen mesele hani, bu işte onun saf hali... Kıskanmıyorum desem yalan ama masa da çekici tabii çoğu zaman. Kıyaslamak gerekli mi, onu da bilmiyorum aslında.

Her neyse, video Suriye'den. Çatışmaların sürdüğü Talbisa'dan. Kaydı alan Suriyeli'de küfür kıyamet; askerlere fena sallıyor. Ateş edenleri görüntülüyor. Bir yandan da kurşun deliklerini, afişleri, duvar yazılarını... Namlular ondan tarafa çevrilince kirişi kırıyor hemen. Can tatlı...

Ama dakika üç buçuktan sonra (denk gelmiş!) kaçtığı o sokağa tekrar girmek de yürek ister. Bu adam giriyor.

Masamdan alkışlarımı gönderiyorum.

Videoda konuşulanların ingilizce kaydı için buraya.






24 Ağustos 2011 Çarşamba

anna politkovskaya boşuna mı öldü?


Putin ile Medvedev, ülke değil sirk yönetimine talip olduklarını andıran neşeli fotoğraflar çektirip dururken, gazeteci Anna Politkovskaya'nın katlinin bitmek bilmez davası da devam ediyor.

Bildiğimiz bir başka ülkeye ve onun ilerlemeyen davalarına fena halde benzeyen bu hikayede dün nihayet bir aşamaya gelindi.

7 Ocak 2006'da apartmanındaki asansörde vurup öldürmüşlerdi. Demek ki beş yıl olmuş. Bu beş yıl içinde şüpheliler kaçtı; kanıtlar muhtemelen temizlendi. Ama yoğun kamuoyu baskısı azıcık da olsa sonuç verdi. Mahkemede tanık olarak dinlenen polislerden biri artık "şüpheli."

Politkovskaya'nın gazetesi (ülkenin nadir muhalif seslerinden) Novaya Gazeta bunu hep söylüyordu. Başkalarına da işaret ediyordu ayrıca. O başkaları artık piyasada değil tabii.

Politkovskaya'nın canına mal olan Çeçen davası da tedavülden kalktı zaten. Rusya'nın Çeçen savaşındaki kirli işlerini araştırken defalarca ölüm tehdidi almıştı Politkovskaya. Dinlemedi. Sonunda öldürdüler. Şimdi Putin'in has adamı Ramazan Kadirov Çeçenistan'ın başında. Ruud Gullit'i ülkesine transfer edip sonra kovmasından, bir de Roberto Carlos'la top oynamasından hatırlarsınız. Böyle işlerle uğraşılıyor artık Çeçenistan'da. Kimse de dönüp bakmıyor orada neler oluyor diye.

Boşuna ölmüş Politkovskaya. Bari faillerini bulsalar.

günlerin akışına kısa bir ara



Benim için saati durduracak az şey var. İşte onlardan biri. Günlerin akışına kısa bir ara... Ama şimdi değil, Ekim ayında. Tam olarak 25 Ekim'de. Tom Waits, 7 yıl sonra yeni stüdyo albümüyle dönüyor. "Bad As Me" ile.

Yukarıdaki videoda Waits kendi üslubuyla meseleyi duyuruyor. Başkaları söylerse tadım kaçardı, benden duyun istedim, diyor. Eyvallah. Siz de ondan duyun istedim.

23 Ağustos 2011 Salı

karakoyunlar için vatandaşlık testi



Seks satar. Her zaman sattı. Üstelik artık politikada da satıyor.

İsviçreli Blick gazetesine göre, ülkenin genç kızlarının politikaya ilgisi kaybolmuş. Sandığa erkeklerden daha az ilgi duyar olmuşlar.

Bunu duyan popülist kampanyacı durur mu? Durmamış haliyle. Genel seçimlere şunun şurasında iki ay kalmışken, cin fikirlerini sokmuş devreye.

Halihazırda İsviçre sinemalarında dönen, yukarıdaki şu “siyasi” reklamla, İsviçre Halk Partisi (SVP) genç seçmenlere ulaşmayı hedefliyor. Öykü basit; olay Zürih kantonundaki Hüttnersee Gölü kıyısında geçiyor. Kaslı mı kaslı bir delikanlı, güneşlenen üç genç kızın aklını başından aldı alacak. Ta ki Avrupa Birliği amblemli havlusunu açana kadar… Amblemi gören hanımların ilgisi kayboluyor tabii; kafalarını öteye çeviriyorlar. Vatanın AB’ye prim vermeyen genç ve kararlı evlatları…

Reklamın sonunda tok bir ses (partinin tok sesi) “İsviçre için gerçek değerlerin vakti” diye dikkatimizi çekiyor. Sonra bir de şunu ekliyor: “İsviçreli kadınlar SVP’ye oy verir.”

Eh, versinler bakalım. Yalnız ufak bir problem var. Söz konusu SVP, göçmen karşıtı bir parti. Faşist kampanyalar konusunda sicilleri kabarık. Göçmenleri “karakoyun” olarak gösteren siyasi afişi hatırlar mısınız? İşte o SVP’nindi.

Probleme geleyim. Hani videoda Bond kızı misali gölden çıkan bir kadın var ya… İşte o, tahmin edersiniz, bir “karakoyun.” Yani Türk kökenli.

Seçmenler bu durumdan rahatsız olmuş; partiye yükleniyor. Parti ise kendisini “oyuncunun İsviçre pasaportu var” diye savunuyor. Oysa önceden, pasaport sahibi olanlara bile gıcık olduklarını her fırsatta tekrarlarlardı. Genel seçimlerde göçmen oyuna da muhtaç olduklarından ezberleri bozulmuş. İyi ama nasıl olacak bu işler? SVP'ye oy verecek göçmen var mı ki?

Peki İsviçre’nin en faşist kafasında bile şu denklemi mi aramalıyız? Yeterince seksiysen, İsviçreli de olabilirsin.

Faşistlerin kafası hep karışıktır da testosteron daha da karıştırmış olmalı.

Daha önce bahsettiğim, bu defa Katalan usulü bir diğer “ateşli” siyasi reklam için şuraya bakabilirsiniz. SVP’nin karakoyun saçmalığı da aşağıda. Bonus olarak minare nefretini de görebilirsiniz.



21 Ağustos 2011 Pazar

okumaktan nefret ediyorum II - operation turkey


Batı'nın teknolojisini alalım, aman ahlakı kalsın, diyen yanlış mı demiş? Facebook sayfası açınca, facebook ahlakı da bonus olarak geliyor sanırım.

Biraz haber takibi yapalım.

İki gün evvel, şurada, birtakım isimsiz cisimsiz hergelelerin Facebook üzerinde "okumaktan nefret ediyorum" diye bir grup kurduğunu, üye sayısının da 450 binlere dayandığını yazmıştım. Buna karşılık, okumayı sevenler de örgütlenmiş ama mahcup bir 45 binde kalmışlardı.

Blogun okurları sağolsun, "bizde de var aynısı kuzum" diye uyardılar.

Olmaz olasıcalar, gerçekten bizde de varmış. Batıdan hızlıca bir ahlaksızlık transferi yapmışız yine. An itibariyle "kitap okumaktan nefret ederim" grubu 915 kişi; "kitap okumaktan hoşlanırım" grubu 92 kişi.

Garip olan, dünyada sanırım böyle tuhaf bir oran var. Okumaktan nefret ettiğini beyan eden her 10 hıyara karşı ancak 1 adet kitapsever çıkıyor.

Türkiye hariç değil.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

gezme ceylan


Afganistan Irak'ı unutturdu. Libya Afganistan'ı unutturdu. Suriye Libya'yı unutturdu.

Savaş her yerde devam ediyor. Bu Trablus ceylanına bakın, anlayın.

Fotoğraf: Dario Lopez-Mills, AP

19 Ağustos 2011 Cuma

okumaktan nefret ediyorum!



Ahlakçı biri değilim. Kimin neyi sevdiği ve nelerden nefret ettiği umurumda değildir. Zaten karışmak ne haddime. Facebook'ta türlü çeşitli gazla yürütülen nefret kampanyalarını görünce "aman be" der, geçer giderim. İnsan böyle böyle kimlik üretiyor; ama yanlış ama doğru, yapacak bir şey yok. Yine de şu aşağıdaki kampanyaya 445 bin kişinin katılması ağırıma gitti.

Evet, 445 bin kişi, bir Facebook sayfasında "Okumaktan nefret ediyorum" diyor. Sayfayı organize eden muhterem, herhangi bir açıklama koyma gereği görmemiş. "Like"layıp geçiyorsun. Görüş bildirecek bir bölüm de yok. Muhtemelen yazmaktan da nefret ediyorlar.

Niye ki?

Ses yok.

Online sahaf Abebooks da dert edinmiş bunu kendine ve yukarıda izlediğiniz videoyu hazırlamış. Şık bir cevap. Kuyuya atılan taş... Bir diğer Facebook sayfası da "okumayı seviyorum" diyenleri organize etmeye çalışmış aynı üslupla. 45 bin kişi toplayabilmişler. Yazık.

Kuyu karanlık tabii.

Bu 445 bin kişinin yatacak yeri yok benim gözümde de, ne desek boş artık.

Lüzum üzerine Türkiye güncellemesi şurada: Bizdeki Facebook grupları

18 Ağustos 2011 Perşembe

gandhi... yeniden...



Son günlerde okuduğum en umut verici hikâye işte bu.

Tek bir adam bütün bir ülkenin gündemini avuçları arasına aldı. İstediği kıvamı veriyor.

Ülke Hindistan, adam siyasi aktivist Anna Hazare. Mesele yolsuzluk... Emekli subay Hazare, ülkesinde, devlet adamlarının çokça karıştığı rüşvet çarkını kurcalamasıyla tanınıyor. Memleketlilerinin geneli (burada da yaşandığı üzere) kokudan bayılmamak için burnunu tıkamakla yetinirken, Hazare, daha zorlayıcı bir kampanya güdüyordu. Ses de getirdi. Nihayet rüşvetleri soruşturacak komisyonun yarısının halkın içinden gelmesini kabul ettirdi.

İkinci aşamanın daha sert geçeceği belliydi. Hazare bu defa, hükümetin parlamentodan kendi üslubunca geçirmeye çalıştığı yolsuzlukla mücadele yasa tasarısına karşı çıkıyordu. Tasarıda üst düzey devlet görevlileri soruşturmalardan muaf tutuluyordu. O bildik dokunulmazlık hikayesi yani.

Sokağa giderim, dedi Hazare. Gitti de. Başkent Yeni Delhi'nin bir parkında ölüm orucuna başlayacaktı. Binlerce destekçisi parkı doldurmuştu ki, devlet olaya el koydu. Hazare göz altına alındı.

Sonrası çok güzel bir hikaye...

Tepkinin çığ gibi büyüdüğünü gören polis "buyurun sizi tekrar dışarı alalım" demek zorunda kaldı.

Hazare çıkmayı reddetti. "Siz benim koşullarımı kabul edene kadar çıkmayacağım" diyordu. Ölüm orucu protestosuna planladığı gibi devam etmek istiyordu.

Yeni Delhi sokaklarında protestolar büyür, gazete manşetleri sadece Hazare'den bahsederken, papucun pahalı olduğunu gören devlet yetkilileri kafa kafaya verdi; bir çıkar yol aradılar. Öyle bir yol bulunamadı. En sonunda Hazare'nin bütün şartlarını kabul ettiler.

Şimdi aktivistin iki haftalık protestosu yeniden başlayacak. Yanında da 25 bin kişi olacak (Hindistan kanunlarına göre toplu gösteriler üç gün ve beş bin kişiyle sınırlı.)

Yasa tasarısı da muhtemelen değişecek.

Hazare'nin gücünden çekinenlerin sayısı da artacak elbette. Öncelikle Başbakan Manmohan Singh. Hazret, aktivistlere kızmış; "değişiklik sokakta gösterilerle değil, parlamentoda siyasi partiler kanalıyla yapılır" diye söyleniyor.

Bu sözleri söylerken dudağını ısırmayacak bir Hindistan başbakanı var mıdır? Gandhi Amerikalı falan değildi herhalde.


madrid medyası düştü



Yıllardır böylesi olmuyordu. Madrid'in Real Madrid'li spor gazeteleri As ile Marca dünkü maçtan sonra manşetlerini Barcelona üzerinden atmış. Birinin ön sayfasında Messi ile Fabregas zaferi kutluyor; diğerinde çaresiz bir Casillas kalesine yürüyüp giden topa bakıyor. Mağrur Mourinho'dan eser yok. Daha doğrusu azıcık da olsa var; As'ın ön sayfasında çirkefliğiyle yer bulmuş kendine.

Kraldan çok kralcı Madrid medyası, sayfasını artık böyle hazırlıyorsa; Barcelona'nın üstünlüğünü nihayet kabul etmişler demektir. Ya da çokbilmiş bir yorum yapayım: Belli ki Mourinho'nun suyu ısınmış.

Böyle manşetler de bir daha gelmez ama. Ağlamışlardır atarken.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

şimdi al bu zırvalarını...



Bir ret mektubundan daha acıtıcı ne olabilir? İyi bir yazarın elinden çıkma bir ret mektubu…

Mike Peterson bir gün bir makale yazdı ve Rolling Stone’a yolladı. Sene 1971’di… Derginin hızlı zamanları… O senenin kapaklarından birkaçını sayayım: Keith Richards, Jim Morrison (ölümü üzerine) ve Jackson Five’ın prensi küçük Michael… Dahası, Gonzo gazeteciliğin mucidi ve isim babası Hunter S. Thompson da o yıllarda Rolling Stone’a yazıyordu.

Peterson’ın yazısına gelen cevap sarsıcıydı. Makale reddedilmekle kalmıyor, bir de fena halde aşağılanıyordu. Ret mektubunu yazanın Thompson olduğu tahmin ediliyor ki üsluba bakınca başka tahmine de yer kalmıyor zaten. Peterson’un sonradan çerçeveletip astığı cevap, serbest çeviriyle aşağıda (hem metnin orijinalini hem de haberin daha ayrıntılı halini okumak için Huffington Post’a uğrayabilirsiniz) :

Seni beş para etmez, hapçı cahil! Sakin buraya bir daha beyinsiz zırvalamalarını gönderme. Vaktim olsa, oraya gelir alnının çatına odunu indirirdim. Niye bir işe girmiyorsun, Allahın belası mikrop? Kapı kapı reklam ilanı dağıtabilirsin. Ya da bir balmumu müzesinde bilet kesebilirsin. Siz güneyli moronlar işte hep böylesiniz. Aynen Rolling Stone ofisindeki uyuşturucundan beyni sulanmış o sersemler gibi. Senin yazını bana gönderdikleri için o piçleri öldürmek istiyorum… Hemen ardından da seni. Şimdi al bu hastalıklı zırvalarını bir tarafına sok; böylesi eminim okurlarının da hoşuna gidecektir.

Saygılarımla,

Yail Bloor III
Minister of Belles-Lettre (Edebiyat Bakanı)

PS: Güzel, böyle çalışmaya devam et. İyi günler.


Aşağıda 1971'den birkaç Rolling Stone kapağı




süpermen süpermen olmak lazım bazen


Gazeteciler birbirlerini nasıl görüyor? Digidave kendine iş edinmiş ve şu esprili tabloyu hazırlamış. İyi de yapmış. Gazeteciler birbirini hakikaten böyle görüyor. Tabii, Türkiye'de "data journalist" denilen kategori yok; onu da matbuatta çalışanların hesabına yazmak gerek. Yani süper kahramanlık katsayımız giderek artıyor.

Ve evet, televizyoncular tembel gerçekten.


13 Ağustos 2011 Cumartesi

okur namlunun ucunda



Gazete üç gün öncesinin. Yeni gördüm.

Salkım Hanımın Taneleri'nin kötü adamı Zafer Algöz, bir sahnede "dünyanın bütün günahları bana mı yazılacak ulan" diye haykırıyordu. İngiltere'de bütün günahlar Murdoch'a yazıldı. Ama Daily Star'da şu ön sayfayı hazırlayanların, manşeti atanların yatacak yeri var mı, merak ediyorum.

"Yağmacıları vuracağız" diyor gazete (Polis teşkilatının ağzından diyor gerçi, ama geçelim bir kalem, polis bile bu kadar kolay diyemiyor bunu.)

Okurun namlunun ucunda olduğu bir gazete görmüş müydünüz hiç? İsyanlar iki gün daha sürseydi belki silah da dağıtırlardı.

9 Ağustos 2011 Salı

tahrir'de iyi londra'da ayıp



İşte şimdi ince bir çizginin üzerindeyiz.

Liberal (hatta sol liberal) Independent, Londra isyanlarıyla beraber, blogger'ı Jody McIntyre'yle ilişkisini kesti.

Çok kısa anlatayım:

Kendini gazeteci ve siyasi aktivist diye tanımlayan McIntyre olayların başından itibaren heyecanlı tweet'ler attı; atmaya devam ediyor.

Bir tweet'inde şöyle diyordu örneğin: Tottenham'da yaşananlardan ilham alın ve kendi mahallenizde ayaklanın.

Ya da şu: Tottendam'daki vahşi başbelalarını kınıyorum. Yani üzerinde 'Metropolitan Polisi' yazan üniforma giyenleri.

Ve şu: Polis insanlara her gün eziyet ediyor. Siz de benim Tescos'a ve T-Mobile'a sempati duymamı bekliyorsunuz.

Independent hiç beklemedi, blogger'ın yazılarına son verdiğini açıkladı. Kendini özgürlükçü diye tanımlayan gazetenin demek istediği özetle şu: Gazeteci bir isyanı destekleyemez, düzeni değiştirmek için yayın yapamaz, hiç kimseyi ayaklanmaya teşvik edemez.

Bütün bunlar doğru ve geçerli kurallar olabilir. Ama İngiltere basını, insanları Tahrir Meydanı'nda ayaklanmaya çağıran Mısırlı (ve Tunuslu ve Libyalı ve Yemenli ve Bahreynli ve Suriyeli) gazetecilere övgüler düzerken de bu kurallar geçerli değil miydi?

Pardon, Robert Fisk nerede yazıyordu? Independent'ta değil mi?

Independent o ince çizginin öteki tarafına geçti.

Kaynak: The Media Blog


Jody McIntyre'nin twitter hesabı ve Life on Wheels isimli blogu






8 Ağustos 2011 Pazartesi

london bridge is falling down, falling down, falling down...






Polis bir genci vurunca, Tottenham yanmaya başladı. İki gecedir de yanıyor. İngiliz gazetecilerin boşluğuna geldi; bu konularda hassas Guardian yazarları bile "bir şey çıkmaz bu işten" diyordu ki... Eylemler patladı. Beş sene evvelki Paris banliyö eylemlerine çeyrek var. Şimdi herkes kendinden bekleneni yapıyor. Sol eğilimliler itidal telkin ederken, muhafazakâr İngiliz gazeteleri polisin yumuşak tavrını eleştiriyor. "Böyle polis olmaz olsun, yağmacılara nasıl göz yumarlar" diye yükleniyorlar. Bu kadar insan neden sokakta, elbette umurlarında değil. Hiçbir zaman olmamıştı zaten.

Şimdi Elif Şafak'a sormanın zamanıdır: İskender de sokakta mı acaba? Cevabını gerçekten merak ediyorum. Zadie Smith'in Millat'ı bir iki cam çerçeve indirmiştir halihazırda.