31 Ağustos 2010 Salı

can yücel'den bunu beklemezdim



Nefes almak için birkaç "gerçek" Can Yücel dizesi okuyun önden; çünkü sonradan asabınız bozulabilir.


"Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri,
Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra
Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
Başımızda pirensip sahibi bir başçavuş.
Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz...

Bi sen eksiktin ayışığı
Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!"

Şimdi gelelim esas mevzuya:

Birtakım insanlar hislenip (belki de hislenmeyip) bi gayret kolpa şiirler yazıyorlar. Elalemin şiirine kolpa demek ayıp belki ama böyle söylememin bir sebebi var. Şiirlerinin ne kadar berbat olduğunu onlar da bildiğinden kendi adlarını kullanmıyorlar; daha da beteri, şiirin altına, imza niyetine -niyeyse- tanıdık bildik şairlerin adını çakıyorlar.

İşin tuhafı, millet de yiyor bunu.

Benim gördüğüm bu sahte şiir piyasasının iki lideri Can Yücel ve Nazım Hikmet. Özdemir Asaf ve Necip Fazıl Kısakürek de ön sıralarda.

Facebook’ta gördüğüm son örnek Can Yücel’e mal edilmiş. Canınız sıkılmazsa, buyurun (imlâyı düzeltmedim):

“Neden hayatında biri yok diye soranLara,: Hani bazen durakta belli bir otobüsü beklersiniz ya on dakika, onbeş dakika, yirmi dakika beklersiniz geLmez. Bu arada başka aLternatiflerde geçer ama binmezsiniz. Nede oLsa "beklemişsinizdir o kadar" boşa gitsin istemezsiniz. Sormayın artık bana.! Herhangi biriyle değil, beklediğime “değecek” olanla devam etmeliyim bu yola!.. Durakta yaşLanmak oLsada işin ucunda..”

Şiir, “benzer” Can Yücel şiirleri gibi Şiir Ekspresi isimli bir sayfada sergileniyor. Sayfanın on bine yakın hayranı var. Söylemeye gerek var mı; onlarca insan “liked this;” bir o kadarı da Can Baba’nın ne kadar iyi şair olduğuna dair yorum yapmış. Eh, Can Baba yazdı mı böyle yazar!

Benzer bir hadiseyi –ama çok daha üst makamlarda geçenini- Balçiçek Pamir’in bir köşe yazısından hatırlıyorum. Yazıda AKP'nin eski İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu’nun Can Yücel’in çok sevdiği bir şiirini çerçeveletip dostlarına dağıttığını okuyoruz. Bu dostların arasında Başbakan Erdoğan da var. Müezzinoğlu’nun anlattığına göre, Başbakan şiiri çok sevip duvarına asmak istiyor; üstüne bir de şöyle diyor: “Hayret Can Yücel’den bunu beklemezdim.”

Balçiçek Pamir, şairin Datça’daki ailesini arayıp, işin aslını (yani bu şiirin tabii ki Yücel’e ait olmadığını) öğrenmiş. Başbakan’ın bunlardan haberi olup olmadığını, ya da şiiri halen duvarında tutup tutmadığını bilmiyorum. Ama yazar ve şairlerle kahvaltı düzenlediğine, üstelik orada Oğuz Atay’a kadar alıntı yapa yapa konuştuğuna göre, herhalde hatasından dönmüştür. En azından buna inanmak istiyorum.

Sabrı olanlar söz konusu şiiri aşağıda okuyabilir. Pamir’in yazısına da şuradan ulaşabilirsiniz.

“Farkında olmalı insan/Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı./ Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen/ Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli/ Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda, bir metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli./Şu çok geniş görünen dünyanın ahirete nispetle anne karın gibi olduğunu fark etmeli./Henüz bebekken “Dünya benim” dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların “Her şeyi bırakıp gidiyorum işte” dercesine apaçık kaldığın fark etmeli./ Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli./ Azrailin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli/ Yaratılmışların en güzeli olduğunu, fark etmeli ve ona göre yaşamalı/ Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli/ Evinde kedi, köpek beslediği halde, çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli/ Eşine seni çok seviyorum demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü…/Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli./ Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli/Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını, 60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail’e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli/ 63 yıldır hiç karnı doymayan bir Peygamber’in ümmeti olarak beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli. İnsan fark etmeli ki./ Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür/ O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.”

30 Ağustos 2010 Pazartesi

pamuk bayramı



Manzaradan Parçalar'ın yayımıyla Orhan Pamuk röportajları salvosu da başladı. Öteden beri Pamuk'un medya yönetiminde en başarılı yazar olduğunu düşünürüm. Romanlarının arasına İstanbul, Öteki Renkler, Manzaradan Parçalar gibi "parçalar" koyar; böylece adını gündemden düşürmez. Beri yandan röportaj vermeye de kitaptan önce başlar ki, medya da okur da istim tutsun.

Bu defa yapmadığını düşünmüştüm; çünkü röportajlar kitaptan önce gelmedi. Yanılmışım. Kaya, geçen haftanın edebi gündemini hatırlattı: Kiran Desai. Bir süredir Pamuk'un sevgilisinin seri halde verdiği röportajları okuyorduk.

Arşivi karıştırdım. İki sene önce bugünlerde Masumiyet Müzesi çıkmış. O zaman eski blogda aynı meseleyi anlatmışım. Sıkılmazsanız aşağıda o yazıyla devam edebilirsiniz.

Ama ona geçmeden önce son bir not. Orhan Pamuk çok iyi bir yazar olmasaydı, bütün bu medya hikâyesi gerçekten nahoş bir durum olurdu. Şimdi katlanıyoruz.

Bu arada, İletişim Yayınları'nın kitaba çok yüksek fiyat biçtiğini söylemeliyim. 30 lira fazla. Orhan Pamuk diye bu fiyat belirlendiyse, Dostoyevski'nin 50'den satılması gerekir. (Buraya bir düzeltme gerekiyor, kitabın fiyatı 25 liraymış, ben havaalanında 30 liraya satıldığını gördüğümden tufaya düştüm.)

Her neyse, buyurun iki sene önceye:




"Nihayet Masumiyet Müzesi yayınlandı. Çok sevindiğim için değil 'nihayet' demem. Sıkıldığımdan… Orhan Pamuk’un her yeni kitabında yaşanan törenselliğin eni konu sıkıcı olmasından…

Sanırım her yazarın düşlediği bir tören bu. Ama tabii çok azına kısmet oluyor (söylemeye gerek yok, şairler yanından bile geçemiyor bu düşün). Gazeteler, dergiler, televizyonlar yayına başlıyor. Pamuk’un her gün bir başka demecine rastlıyoruz. Büyük kitabevleri vitrinlerinin tamamını bir tek o kitaba ayırıyor. Tembel okurlar, Orhan Pamuk’un kitaplarına nasıl da başlayıp bir türlü bitiremedikleri yönündeki bildik ahkâmlarını kesiyor. Bir iki hafta içinde ilk ciddi eleştiriler yayımlanmaya başlıyor. Yani herkes işin bir ucundan tutuyor. Peynir ekmek gibi satıyor kitap. Bizim bir Rowling’imiz yok. Edebiyat dünyamızın fuarlar dışındaki, yüksek ihtimalle birçok başaltı yazarı da çatlatan, tek ‘event’i bu.

Haddime düşerse söyleyeyim, Orhan Pamuk bence çok özel ve iyi bir yazar. Ama sanki biraz hesapçı. Türkiye’de kendisinden başka kimsenin zevkine varamadığı bu töreni (belki biraz Murathan Mungan tadıyordur; ama o da nispeten daha çok yazdığı için etkisi azalıyor) daha da uzatmak için elinden geleni yapıyor gibi. Son kitabında bir sonraki romanının adını söylemesiyle başlıyor süreç. Sonra basının kulağına ufak ufak fısıldıyor. Siyasi bir roman diyor, dönem romanı diyor, onu diyor, bunu diyor. Ne yazdığını iyiden iyiye belli ediyor. Bir de şu his var: Pamuk romanı bitirmeden önce roman üzerine demeçlerini bitirmiş gibi geliyor. Hatta röportajlarda hangi ceketi giyeceğini, hangi koltukta oturacağını, nasıl bir poz takınacağını biliyormuş gibi… Bilmem ki, belki de büyük yazar olmak böyle bir şeydir. Yine de çok sıkıcı.

Ama bir şey daha var:

Üç ay önce, sabah saat 6… Ben yarı uyur yarı uyanık saate bakıyorum. Ayılmaya çalışıyorum. Orhan Pamuk ise biliyorum, hep söylediği gibi, o saatte uyanık, Masumiyet Müzesi’ni yazıyor… Ohh diyorum, neyse ki işini yapıyor… Yazıyor… Yazsın ki tören eksiksiz devam etsin. Pamuk bayramı başlasın ve bir an önce bitsin."

29 Ağustos 2010 Pazar

roma'da bir gazete


Son zamanlarda gördüğüm en iyi kitap kapağı. Mevzu da güzel. Bir gazeteciden, yaşayan (ya da ölmekte olan) bir gazetenin romanı. Üstelik mekân da Roma.

Yakında umarım kavuşacağız.

risk budur


Kılıçdaroğlu’nu da Başkaban Erdoğan’ı da Ali Kırca karşısında izledim. İkisinden de yeni bir şey duymuş sayılmam. Aklımda sadece –herhalde herkes gibi- Erdoğan’ın Kırca’yı “bu nasıl soru” diye azarlaması, Kılıçdaroğlu’nun ise bazı bazı verdiği siyaseten naif cevaplar kaldı.

Bu söyleşilerden çıkardığım tek sonuç şu: Ayrı ayrı seyretmek yetmez, rakipleri birbirlerine cevap yetiştirirken görmek gerekir. Kılıçdaroğlu, bugüne kadar Deniz Baykal’ın da sıklıkla gündeme getirdiği gibi, bir açık oturum istediğini dillendiriyor; Başbakan ise “üzerimden prim yapmalarına izin vermem” diyor.

Bu prim meselesi artık can sıkıcı bir hâl aldı. Siyaset sonuçta performans ve inandırıcılık meselesi. Bu performansı da Erdoğan’ın pek sevdiği deyimle, bindirilmiş kıtaların anlamadan dinlemeden bağırdığı, her söylenene he dediği mitinglere bakarak anlamak mümkün değil. Karşı karşıya gelmeleri şart. Yoksa neyi nasıl ölçeceğiz? İngiltere eski Başbakan’ı Gordon Brown kaybettiği seçim öncesi televizyon turlarında resmen harcanmıştı. Ama bu riski almamak aklına bile gelmedi.

Risk yoksa oy da olmasın. Neden kimse bastırmıyor?

28 Ağustos 2010 Cumartesi

dün dağlarda dolaştım evde yoktum


İki yıl olmuş.

Türkçe’deki en güzel isimli şiir kitabının şairi İlhan Berk uzun yaşadı ve öldü. Binlerce güzel dizesinin yanında bir de yıllarca aklımızı kurcalayan şu dizeleri vardı:

Atımı istedim evin göğü gerindi
Çin gülleri bir yerden ordan geliyorum.

Hakkında çok konuşmuştuk. Ama kendisiyle hiç konuşamadık. Neyse, kitapları halen var.

eski blog'dan aparttım. miri mal artık

19 Ağustos 2010 Perşembe

haber duvarı



Emre (Ünsallı) daha Nokta günlerimizde “bazı gazeteleri en fazla tuvalet kâğıdı olarak kullanabilirsin, gerçi ona bile değmez ya” derdi. Emre’ye selam ederek şu arkadaşların işlerini aşağıya alıyorum. Tuvalet kâğıdı sevimsiz tabii ama duvar kâğıdı herkes için bir fayda sağlayabilir.






Fotoğrafları şuradan aldım.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

sen çok yaşa süreyya soner



Herkes gider biri kalır... Emektar malzemeci Süreyya Soner Beşiktaş’taki en Beşiktaşlı adam; hakkında kitap yazılır. Kendisi yazsın hatta. Q7’nin kıymet bilmesi ayrıca sevindirici. Sen çok yaşa Süreyya Soner; hep böyle sevin, hep böyle sevil.

Gündem arasına siyah beyaz bir not düşmüş olalım. Nihayet.

Fotoğraf dünkü Beşiktaş – Helsinki (2-0) maçından. Ouaresma'nın attığı golün sonrası.

salinger'ın bokunda boncuk bulmak


Allahtan Ustalara Saygı kuşağı ile büyüdük. Hiç işe yaramasa bile en azından iki basit sözcük olarak kulağımızda yer etmiştir. Bu şansı bulamayanlar da var. Saygıda kusur etmek ne kelime; kusurlarında bile kusur ediyorlar.

Alın işte, bir ileri akıllı, müteveffa Amerikan yazar J.D. Salinger’ın tuvaletini E-Bay’de satışa çıkarmış. Günahı 1 milyon dolardan başlıyor (açık arttırmada çok daha fazlasına gitmesi beklenebilir.) Söz konusu tuvalet yazarın Cornish’teki evini satın alan kişiden temin edilmiş. Şu satırlar satış ilânından:

“Salinger kimbilir kaç hikâyesini bu tahtta otururken düşünüp yazmıştır. Bu vintage tuvalet 1962’den geliyor; tarih kapağın altında. Size Salinger’ın eski evinden söküldüğü orijinal haliyle, temizlenmeden teslim edilecektir.”

Adam geçen Ocak’ta ölünceye kadar, 45 yıl boyunca burnunun ucunu göstermedi; istese yeni hikâyelerini –tabi yeni bir şey varsa- milyonlarca dolara satardı; satmadı. Evini bulup kapısını çalan belki binlerce hayranını umursamadı; mektuplara cevap yazmadı. Eh, bütün bu mahremiyetin bedelini öldükten sonra ödeyecekmiş demek ki. Tuvaleti, temizlenmeden, satışta!

1 milyon doları tuvalete bayılacak arkadaş: Sifonu hiç çekme e mi! Belki dizanteri kaparsın, sonra da internette 5 milyon dolara Salinger mikrobu satarsın.

17 Ağustos 2010 Salı

berhan şimşek vasatı


Geçen akşam İstiklal Caddesi’nden Taksim’e çıkarken, Fransız Konsolosluğu civarında CHP çadırını gördüm. Partili gençler, bir yandan bangır bangır müzik çalıyor, bir yandan da “anayasa değişikliklerine hayır” broşürü dağıtıyordu.

Yıllardır alıştık; İstiklâl’de cadde boyu, birbirine karışınca ölümcül bir etki bırakan şarkılar bağrılıyor, ama o akşam, karışımdaki en kuvvetli zehir CHP çadırından dışarıya salındı. Çalan, partinin seçim şarkılarından biriydi. Hani o olmamış, yapış yapış, 'ne desek gider' diye yazılan “özgün müzik” parçaları var ya… İşte onlardan biri. Çadırın önünden geçerken Ağustos ayında boğazlı kazakla dolaşıyormuş gibi hissettim.

Kemal Kılıçdaroğlu’ndan sonra CHP, halka inme çalışmalarına hız verdi. Ama sanırım bugünden 20 yıl önce yaşamış bir halka inmeyi deniyor. Bu şarkıların son kullanma tarihi –çok şükür- 1990’ların başında geçmişti. Bu bile partiyi durduramıyor, seçim otobüslerinden Onur Akın güzellemelerini dayatıyorlar.

CHP’nin müzik kulağı yok. Kongredeki o coşkulu atmosferde pek fark edilmemişti ama Kılıçdaroğlu salona girdiğinde ve kürsüden muzafferane indiğinde etrafı inleten Onur Akın imzalı o şarkı (Hani “Kılıçdar, Kılıçdar, Kılıçdaroğlu; hem temiz hem dürüst bir insanoğlu” diye gideni) alenen kötü ve eski modaydı. Koca partinin başka şıkkı yok mu?

Belki de yoktur. Üzerime yapıştığını düşündüğüm boğazlı kazak, sanırım partinin İstanbul il başkanı Berhan Şimşek’e ait. CHP’nin müziği de Onur Akın’dan ziyade “Berhan Şimşek vasatı.” Hem sanatsal hem siyasi açıdan.

15 Ağustos 2010 Pazar

bu makale bir basın bültenidir





Akıllı insanın hali başka. Herkes sıkılabilir, herkes ileri geri konuşabilir; birileri fazlasını da yapıyor. Kafasını medyadaki kalitesizliğe takan İngiliz komedyen Tom Scott, gazeteler için korsan etiketler hazırlayıp, bunları Londra metrosunda dağıtılan bedava gazetelerin üzerine bastı.

Tom Scott’un (ve hemen herkesin) derdini uzun uzun anlatmaya gerek yok; sadece etiketlerde yazanlardan bazılarını çevirip buraya alıyorum. Buyurun:

Bu makale Wikipedia’daki kaynağı gösterilmemiş, doğrulanmamış bilgiler kullanılarak yazılmıştır.

Kişiyle ilerideki röportajları garanti altına almak için, önemli sorular sorulmamıştır.

Bu makale esasen bir basın bültenidir, sadece kopyalanıp yapıştırılmıştır.

Bu makaledeki araştırma, istatistik ve denklemlerin sponsorluğu bir PR şirketi tarafından üstlenilmiştir.

Gazeteci yazdığı konuyu anlamamıştır.

Bu makaledeki tıbbi iddialar diğer bilimsel araştırmalarla doğrulatılmamıştır.

Gazeteci kendi fikirlerini “bazılarının iddiasına göre” gibi kalıplarla gizlemektedir.

Teslim tarihine yetiştirmek için, bu makale başka bir haber kaynağından apartılmıştır.

Etiketlerin PDF'ine buradan ulaşabilirsiniz.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

felaketseverlik








Felaket fotoğraflarını neden bu kadar seviyoruz? En basit açıklama en doğrusu sanırım: katharsis. Az gelişmiş ülke felaketlerinde fazladan suçluluk da duyuyoruz, ama misal Los Angeles yanarken kılımız kıpırdamıyor; sadece bakıp geçiyoruz fotoğraflara ve “iklim değişikliği ne fena” diyoruz.

Yetkililere göre, Pakistan’ı geçen hafta vuran selden 20 milyon kişi etkilendi. 1600’ü aşkın kişi öldü, yaklaşık 70 bin kilometrekare tarım alanı kullanılamaz hale geldi. Fotoğraflar Boston Globe'dan.

13 Ağustos 2010 Cuma

devebayıltan ve faydaları



Politikacılardan başka kimsenin referandumu umursadığı yok; esas gündemimiz sıcaklar. Bugün ne kadar terledim, ne kadar bunaldım, ne kadar buharlaştım, yarın için umut var mı; bunlar da sorularımız. Havanın her fırsatta kendini hatırlattığı bir başka yaz hatırlamıyorum. Belki azıcık yakın bir tanesi, mesleğe başladığım yazdır. İlk günümde gazetenin manşeti “devebayıltan sıcakları”ydı ve o gün Kemal Sunal, kalkmasını beklediği uçakta kalp krizinden ölmüştü (tevellütü tahmin edersiniz artık.)

Güzide dergimizin son blogger’ı Metin, “Uykuya geçmek için genelde ilk deneme saatim 02.00 civarı. ‘Acaba bu gece uyuyabilecek miyim’ kaygısıyla yatağa uzandığım an sağdan sola ve hemen ardından soldan sağa dönüş rekoru denemelerim birbirini izlemeye başlıyor” diye yazdı. Doğru. Yatak hiç bu kadar düşman görünmemişti.



Metin, yazının devamında oturup sabahlara kadar kitap okuduğunu söylüyor. Eh hiç değilse sıcağın hayata pozitif bir katkısı da varmış. Bir katkısı daha olmasını umuyorum. Bloguna daha fazla post girebilir mesela. İktisadi tahayyüllerimizi biraz genişletsin, borsayı sokağa indirsin, işsizliğin elinden tutsun, ekonomik büyümemizi arttırsın, anlam düşmanı kısaltmaları uzatarak anlatsın…

Beri yandan kendisi sadece ekonomiyle ilgilenen bir ekonomi editörü değildir. Fotoğrafını çeker, öyküsünü yazar, bir oradan bir buradan anlatır. Dahasını bekleyebiliriz sanırım.

Bir de sıcaklar geçse de uyusak artık.

12 Ağustos 2010 Perşembe

bir bürokratın hayatı



Bir süre bunu konuşacağız: RTÜK’ten (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu) Türk Malı dizisindeki söz oyunları için uyarı gelmiş. Kurul diyor ki cöle deme jöle de, guzu deme kuzu de, “temizlik İran’dan gelir” diye laga luga yapma, efendi gibi doğrusunu söyle. Hızlarını alamamışlar, başka dilin de kurulu olmuşlar bu arada, güzel İngilizcemizi de bozmayın diyorlar: Boy frenk olmaz, doğrusu boyfriend’dir.

Mevzu komik, şamatası bol. Ben esas “bu kadarı da olmaz” diyenlere şaşırıyorum. Ne kadarı olur ki? Aşk-ı Memnu’daki öpüşme sahnesini eleştirmek caiz midir mesela bir kurul için? Ya da “çocukları televizyon başından kaldırın” demek? Neresinden tutacağız bu işin? Birileri ne seyredeceğimizi belirliyor, ötesi var mı?

Ben esas bu kuruldaki insanların nasıl yaşadığını merak ediyorum. RTÜK üyesinin bir iş günü nasıl geçer? Toplan karar ver, toplan karar ver, uyar, kına, kaldır vs… Sonsuza kadar gider bu.

Merak gidermek için sitelerine girdim (web yoluyla intihar etmek isteyenler buyursun, iki saat orada gezinirlerse tamamdır.) Üyelerin biyografilerini, sitedeki basın bildirilerini, mevzuatı falan okudum. İlgimi çeken başlıkları sıralıyorum:

- RTÜK Başkanı Prof. Dr. Davut Dursun Çin Heyetini Kabul Etti.

- RTÜK Başkanı Prof. Dr. Davut Dursun’a ''İnsanlığın Gerçek Dostu'' Ödülü

- RTÜK Başkanı Prof. Dr. Davut Dursun: ''Türkiye, Dünyanın En Çok Televizyon İzlenen Ülkelerinden Biridir''

- RTÜK Üyesi Dr. Abdul Vahap Darendeli Adana Bölge Müdürlüğünü ziyaret etti

- RTÜK’teki Konferansta Ailenin Önemi Tartışıldı

- Endonezya Heyeti RTÜK’ü ziyaret etti.

- TDK Başkanı Prof. Dr. Akalın: “Toplum Olarak Türkçenin Gücünden Haberdar Değiliz”

- RTÜK Başkanı Akman: “RTÜK Üyesi Mehmet Dadak'ın Kamu Görevlileri Etik Kuruluna Bildirilmesine ve Dadak'ın Kınanmasına Karar Verildi”

- RTÜK Başkanı Akman: “SKAAS Projesi Dünyada Hiçbir Ülkede Yok”

- RTÜK Başkanı Akman: ''Futbolun güzellikleriyle, her türlü keyif verici yönleriyle gündeme getirilerek, gençlerimizin yönlendirilmesinde görsel medyamıza büyük sorumluluklar düşüyor.”

- RTÜK'ün Düzenlediği Şölende Gençler Doyasıya Eğlendi

- RTÜK Başkanı Akman’a Hollanda'dan “Akıllı İşaretler” Plaketi

- RTÜK’ten Marmara’ya Cızırtısız Yayın Müjdesi


Daha onlarca benzer başlık… İşte böyle bir gündemleri var. Bırakalım eğlensinler Türk Malı’yla falan. Başka türlü kuruyup kalacaklar.

10 Ağustos 2010 Salı

fitzgerald'ı nasıl oyuna getirdiler?



Yüzüklerin Efendisi tamam, Harry Potter tamam, hadi şu Alacakaranlık serisi de tamam da böylesini görmemiştim. Muhteşem Gatsby’nin video oyununu yapmak için insanların gerçekten de sıkıldığını varsaymak gerek. Ama yapmışlar işte. Onlarca sayfalık betimlemeler, New York’un Doğu Yakası atmosferine hakim o gerçekten ‘muhteşem’ caz çağı, herkesin birbiri hakkında beslediği Yeşilçamvari kuruntular, kısacası Amerikan rüyasının bu en damardan anlatısı üzerinden nasıl bir oyun oynanabilir?

F. Scott Fitzgerald’ın zihin dünyasına video oyunuyla kayıt yaptırmak elbette mümkün değil. Oyun da zaten işin felsefesini bırakıp kenardan dolaşıyor. Ama ille de oynamak isterseniz mesele şu: Siz hikâyenin ana kahramanı, zenginlerin dünyasına yabancı, okumuş çocuk Nick Caraway’siniz ve sonradan görme Jay Gatsby’in görkemli partisine langadank giriyorsunuz. Bundan sonra yapacağınız, anladığım kadarıyla, evin içinde gördüğünüz her objeye tıklayıp durmak, bu şekilde kazandığınız puanları biriktirmek ve nihayet kendinize bir kütüphane düzmek. Arada bir de birtakım harfler arayıp bularak hikâyenin içindeki gizemleri çözüyorsunuz ve oyun ilerliyor.

Sıkıntıdan ölmek için başka yollar da var elbette. Yine de Fitzgerald’dan bunca yıl sonra bir video oyunu çıkartmayı hayal eden, etmekle de kalmayıp hayata geçiren arkadaşlar detaylı bir incelemeyi hak ediyor. Bunlar kimdir, ne yerler, nerede yaşarlar? Başka projeleri var mı?



Aşk-ı Memnu’dan halen ekmek çıkartmak isteyenler varsa bu işe buyursun. Facebook üzerinde müthiş iş yapar. Oyunun nihai amacı Ednan Bey’i ikna etmek olursa tadından da yenmez ayrıca.

Muhteşem Gatsby'den bir yerli dizi çıkartmak da düşünülebilir aslında. Bugüne kadar nasıl kimsenin aklına gelmemiş?

7 Ağustos 2010 Cumartesi

gurur ve önyargı



Yazıya giriş ara, yazıdan çıkış ara, bitmiyor işler… Giriş gelişme sonuç, çözüm düğüm vesaire… Sadece kendi yazdıklarımda zorlandığım için söylemiyorum, iyi bir şeyler bulup okumak zor bugünlerde; iyi roman, iyi hikâye hele, daha da zor. Kurguyla oynayan, başı sona götüren, sonu ortaya bir yerlere saklayan “ben özgünüm” demeye başlıyor. Bu yakınlarda külliyatına girişmeyi düşündüğüm Ian McEwan zamanında şöyle buyurmuş:

“Pigme şempanzelerin hayatında 19. yüzyıl İngiliz romanının cümle temasını bulabilirsiniz: ‘Kurulup bozulan ittifaklar, diğerleri düşerken yükselen bireyler, komplolar, intikam, şükran, yaralanmış gurur, başarılı ve başarısız kurlar, acı veren ölümler ve yas.’

Ian McEwan, Jane Austen’den Charles Dickens’a bir dolu yazara bok atmış oluyor böylelikle. Onların hakkını yiyor mu bilmem ama bugün de temalar aynı. Gerçi ne bekliyorum ki?

6 Ağustos 2010 Cuma

hastayken yazmak



Yazar kahvesini pişirir, ışığını müziğini ayarlar, öyle oturur yazısının başına. Grip gözünü açtırmazken, beyni kafatasına sığmıyor da patlamak üzereymiş gibi kabarırken, bademcikleri boğazında barikat kurarken, eller ayaklar ne kelime, tekmil organı sistem hatası verirken, harıl harıl romanla, şiirle uğraşan var mıdır?

Yoktur tabii. Hastayken yazmak zorunda kalan zavallılar sadece gazetecilerdir. Benim ofiste hemen herkesin böyle anısı çoktur, sorsanız sabaha kadar anlatabilirler. “Bir gece sabaha kadar kusmuştum, sonra da…” Böyle gider bu.

Ben artık şerbetli olduğumu düşünüyordum. Değilmişim. Geçen haftasonu sıcaktan herkes neredeyse kendi tenini üzerinden kazıyıp çıkartmayı kafaya koymuşken, ben ofiste sağdan soldan bulduğum kıştan kalma montlarla lahana gibi oturup yarı uyuklayarak haber yazıyordum. Biraz da yaşlanıyorum galiba, bir hafta geçti, zihnimi ancak toplayabildim

Kelimeler ekrandan dökülüyormuş gibi geldi bir ara. Karakteri büyütünce sayfaya tutunabileceklerini umdum. Çok özel ve önemli bir şey değil, herkes hastayken çalışmak zorunda kalmıştır; ama bu meseleden çıkardığım bir şey var. Beşir Fuat ne olacağına bakmak için boşuna kesmiş bileklerini, pencereyi açıp yatmak da işini görürmüş.

PS: İyileşmek için doktora gitmek yerine bir sezonluk House izledim, evde deneyebilirsiniz.