27 Mart 2014 Perşembe

on dakika



Telefonun diğer ucundakileri hep merak ettim ama hiç böyle düşünmemiştim. Alberto Ruiz Rojo insanlık durumunu bir çırpıda özetlemiş. On dakika...

12 Mart 2014 Çarşamba

hoşçakal berkin

Bugün bu şiir, bir daha. Dağlarca'dan. Söylenmeye devam edecek.

hey göklere duman durmuş dağlar hey
değirmenin üstü her gün yel olmaz
dinle ağa, dinle paşa, dinle bey
sen söylersin o susar mı bel olmaz

8 Mart 2014 Cumartesi

bir gün biz kargayken



Bet She'an from Bet She'an Team on Vimeo.

Madem günler Martin Mystere ile geçiyor, benzer ruhlu bir animasyonla notumuzu düşelim buraya.

Bet She’an (Beit She’an da deniyor) Antik Mısır’dan, Eski Ahit’ten, Bizans’tan bugünlere dek uzanan bir kadim kent. Ona dair bir animasyon ürkütücü ve kasvetli olmak zorundaydı. Olmuş.

Film Calvet David’in elinden çıkma; izlemeye doyamadım.  

6 Mart 2014 Perşembe

sazlıdere'de sular çekildiği gün

Hürriyet Pazar'da 2 Mart 2014'te yayımlanan yazı. Fotoğraflar Levent Arslan.



Bir baraj bir köyün hayatını ne kadar değiştirebilir? Şamlar Köyü bu sorunun cevabı. Tarım, hayvancılık sıfırlanmış; inşaat yasak. Sudan çıkan cesetlerin sonu gelmiyor, baraj kenarı polisiye hadiselerden geçilmiyor. Bugünkü kuraklık yüzünden sular çekildiğinde bulunanlar ise sürpriz : Ataların mezarları, tarihi eserler bir de yepyeni bir otomobil… Bambaşka bir kuraklık hikayesi

İstanbul’un ücrasında ufacık bir köy… İsmi Şamlar. Herkesin bildiği şarkıdaki “gitmesek de görmesek de bizim olan” o köylere pek benzemiyor. Öyle ovalara falan yayılmış değil. Efil efil tarlaların arasında dağınık evleri, etrafta koşturan kazları ördekleri de yok.
Bir bıçak darbesiyle ortadan ikiye yarılmış gibi Şamlar. Her türlü köy hayaline aykırı bir resim düşünün. Bıçağın esirgediği tarafta, bir yamaca sıkıca tutunmuş birkaç ev, bir tarihi cami, bir de artık kullanılmayan bir okul binası duruyor.  Diğer taraftaysa, bugün balçıkla kaplı dev bir çukur… Çukurun hemen önünde bir Atatürk büstü… Büstün altında “köylü milletin hakiki efendisidir” yazıyor.
Şamlar’a bu sene değil, yağmurun ‘milletin hakiki efendilerinin’ yüzünü güldürdüğü bir zamanda gelseydik, o çukurun suyla dolmuş olduğunu görecektik. Belki suyun üzerinde avdan dönen balıkçı tekneleri de olacaktı. Öbek öbek kuşlar etrafında konaklayacaklardı.
Ama bugün hiçbiri yok… İsmi Sazlıdere Barajı olan çukur boş.  Öyle hepten de boş sayılmaz; dibine azıcık su bulaşmış gibi duruyor ki, insan baktıkça daha da hayıflanıyor. Beklenen yağışlar Mart ve Nisan’da da gelmezse, bu yazın nasıl geçeceğinin resmi işte bu çukur. 1996’da faaliyete başlayan Sazlıdere, İstanbul’a içme suyu temin eden barajlardan biri. İSKİ’nin son verilerine göre doluluk oranı yüzde 16.6. Köylülerin tahminlerine göre o bile yok.

 Ataların mezarları göründü

Yüzde 16.6 işin İstanbulluları ilgilendiren tarafı. Kuraklığın memleketin neredeyse tümünü kavurduğunu düşünürsek, bu yazıyı okuyan herkese doğadan gelen bir mesaj. Bir de Şamlar köylülerini yakından alakadar eden bir başka yanı var meselenin. Sular anbean çekildikçe, manzaraları değişiyor Şamlar halkının. Yeni manzaranın içinde tarihleri yatıyor, kriminal hadiseler yatıyor, bin bir sıkıntı yatıyor.
Atalarının iki yüz yıllık mezarları kuraklık yüzünden ortaya çıktı örneğin. Köyün gençleri, birkaç karış kalan suda balık avlamaya çalışırken, yüzeyde birkaç taşın belirdiğini fark etti. Gün geçtikçe daha da fazlası göründü. Üzerinde Arapça, Osmanlıca yazılarla tek tek mezarlar… Bazı taşları alıp, köyün 1839’a tarihlenen camisinin bahçesine dizdiler. Geriye kalanlar halen balçığın içinde duruyor. Köye bir, bir buçuk kilometre mesafedeki bir tepeciğe yürüyüp aralarından şimdi koyunların geçip gittiği mezarlığa bakıyoruz. Birer avuç su birikintisinin yanında küçüklü büyüklü mezarlar. Üzerlerinin tekrar suyla örtüleceği günü bekliyorlar.
 Barajda bir esrarengiz otomobil

Kuraklığın köylülere gösterdiği sadece mezarları değil; tarihten başka sayfalar da açıyor. Osmanlı ordusuna barut üretmek için 1795’te inşa edilen tarihi Azatlı Baruthanesi ve 2. Mahmut tarafından yaptırılan Şamlar Bendi de sular çekildiğinde gün yüzüne çıktı. Konuştuğumuz köylüler, “fırsat bu fırsat, bari baruthane kurtarılsın” diyorlar. Pek umut yok. Defineciler yapıya çoktan girip talan etmiş, yağmurlar bollaştığında tekrar suya karışacak. Kurtarılması için gölün o kısmına set çekilmesi gerekiyor. 2. Mahmut’un bir zamanlar bu işlevi görsün diye yaptırdığı bentse zaten yıkıldı yıkılacak.
Bir de sürprizler var. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta anlattıklarına benzer fantastik hadiseler… Pamuk’un kitabın ‘Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman’ bölümünde kahramanı Celal Salik’in ağzından naklettiği türden bir polisiye öykü… Celal Salik orada İstanbul Boğazı’nda denizin çekildiği kara bir gelecekte nelere şahit olacağımızı sıralıyordu: Şirketi Hayriye’den kalma gemi leşleri, bir tepenin üzerindeki şato gibi beliren Kız Kulesi, gümüş ve teneke çatal bıçaklar, deniz anası tarlaları ve nihayet bin türlü mafya hikayesine tanıklık yapmış kara bir Cadillac… Sazlıdere’nin bahtına düşen bir Cadillac değil, Şahin marka bir otomobil. Sular çekildiğinde balçığın içinde pırıl pırıl belirmiş. Neden orada, nasıl orada, cevap yok… İçinde bir ceset de bulunmamış, çalıntı bir mal da. “Ya sigortadan para almak için suya ittiler” diyor köylüler, “ya da zaten çalıntıydı.” Yetkililer, hikâyesi esrarlı Şahin’i alıp götürmüş, konu da kapanmış.

Cesetlerin sonu gelmiyor

Ama kapanmayan konular da var. Sular yüksekken Sazlıdere Barajı, Şamlar için bitip tükenmez dertler üretiyor. Cinayetlerin sonu gelmiyor örneğin. Burası sonuçta bir tarafı ormanlık, sulan bir alan. İstanbul’un hem yanı başında hem de meraklı gözlere uzak. Gece karanlık bastığında kimsenin kimseden haberi olacak gibi değil. “Öldürüp öldürüp baraja atıyorlar” diye anlatıyor köylüler. Sonra cesetler suyun yüzeyine çıkıyor. Nihayet polis alıp gidiyor.
Sonra kazalar… Köylüler artık boğulmalara, araçların baraja art arda yuvarlanmalarına alışmış; vaka-i adiyeden sayıyorlar. Köyün üzerinde, ‘Tabiat Parkı’ diye nitelenen ormanda piknik yaptıktan sonra içip içip suya düşenler, balık tutarken alabora olanlar, yüzerken hayatlarını kaybedenler…
Şamlar’ın bağlı olduğu Başakşehir Belediyesi’nin internet sitesi Tabiat Parkı’nı gururla anlatıyor: “Şamlar Ormanı, fıstık çamları altındaki geniş düzlükler, yürüyüş yolları, tilki, şahin ve diğer yabani hayvanlarıyla İstanbullular için ideal bir tabiat köşesi.”
Köylülerin anlattığına göre, ‘İstanbul’un bu ideal köşesini sürekli kullananlar mevcut:  “Baraj çevresi ve ormanlık alanda sürekli fuhuş var; biz bıktık artık” diyorlar.  Kendi gözlerinden uzak olsa umursamayacaklarını söylüyorlar. Yine de bir ‘ama’ları var:  “Tarlalarımıza giriyorlar; köydeki boş evlere, ahırlara giriyorlar, olay çıkıyor sürekli.”
 Kalan köylüler direniyor

Bir baraj bir köyün hayatını ne kadar değiştirebilir? Şamlar’ın hikâyesi işte bu sorunun cevabı. 1996’dan beri tarım bitmiş; hayvancılık yapamıyorlar. Çünkü köyün çevresi, barajın inşasından bu yana, İSKİ’nin İçme Suyu Havzaları Yönetmeliği uyarınca koruma alanı. Tarlaları ekip biçmek için su çekmek yasak, atıkları havzayı kirletecek diye hayvancılık yasak, yine aynı sebeple mevcut evlere bir çivi dahi çakmak yasak. Sadece balıkçılık yapabiliyorlar. Devlet, köylülere bir kilometre ötede yeni yer göstermiş. Gidenler gitmiş, kalanlar direniyor. “Biz burada doğduk, burada öleceğiz” diyorlar. Hepi topu yirmi hane kadarlar.
Bütün bu dertlere İstanbul su içecek diye katlanıyor Şamlarlılar. Bu sene su da yok. Köyün manzarası sadece dev bir çukur. Sanki olan bitenle eğlenir gibi, köy kahvesinin hemen karşısında iki tane küvet duruyor. Onların içinde de bir damla su yok...

 
Fabrikaların yedeğinde Sazlıdere

TEM üzerinde Edirne yönünde ilerlerken Başakşehir’i geçin, Olimpiyat Stadı’nı da. Sağ kola döndüğünüzde yirmi dakika yol aldıktan sonra büyük bir su kütlesine ulaşacaksınız. Ya da o suyun hayaline… 1996’da, bugünkü Hadımköy-Arnavutköy-Başakşehir üçgeninin arasında kalacak şekilde kurulan Sazlıdere Barajı, İstanbul’un yakın köyleri Sazlıbosna, Dursunköy, Hacımaşlı ve Şamlar’ın ortasında duruyor. Doluyken 23 milyon 36 bin metreküp su tutuyor. 
Üsküdar,  Kadıköy, Beşiktaş, Taksim’in dili dışarıda koşturmacasından, Gaziosmanpaşa, Merter, Bağcılar’ın trafik yorgunluğundan, Arnavutköy Hadımköy’ün koca koca fabrikalar arasında gidip gelen kamyonlarından ve gazete ilanlarında pırıl pırıl parlayan bilimum yepyeni sitenin inşaat yoğunluğundan sonra İstanbul’un pek az kişinin bildiği köyleri insana bambaşka geliyor. Milyonluk ilçelerin yanı başında, fabrikaların yedeğinde, Nuri Bilge Ceylan filmlerinden fırlamış gibi bir sıra köy…  Görünürde kimseler yok, bir iki köpek, çamur, çukura bakan manzarada sağa sola park etmiş birkaç araba… Başka bir zamanı yaşıyor.

5 Mart 2014 Çarşamba

vietnam'da bir süreya

Geo Türkiye'nin Vietnam-Laos-Kamboçya kapaklı şubat sayısını okuyorum. Dirk Lehmann yazmış kapak konusunu. Oralara gidip malzemesiz dönmek mümkün mü? Tatlı tatlı anlatmış o da. Bisikletin gidonuna kapanmış uyuyan çocuklar, kırmızı rugan ayakkabılı kızıyla bir anne... Patlıyor renkler.

Makaleleri kim çevirdiyse (yazmıyor) çok başarılı. Orijinali öyle midir bilmem ama Türkçe çeviri şiirsel, gürül gürül akıyor. Bazı yerlerde, tuhaftır, Cemal Süreya tadı. Bir okuyun derim
siz de:

Yanıbaşlarında bir motorlu bisiklet
bir kutu da 333 marka bira
vietnamcası
ba-ba-ba

4 Mart 2014 Salı

kim olduğunu bilirsin sen


Beyefendi diyorlar,  Büyüğümüz diyorlar, Reis diyorlar, Uzun Adam diyorlar…  Daha birçok ismi var. Kendi ismi yok sadece…

Harry Potter’da Voldemort’a korkuyla ‘Kim Olduğunu Bilirsin Sen’ denmesi gibi biraz.

Ona hitap edenler ismiyle hitap etmiyor nedense, edemiyor. İki eşit insanın arasındaki o dolaysız hat kalkmış, kayıtsız şartsız itaat etmenin dengesizliği gelmiş. Ama onun dilinde herkesin adı var; arkasına bir ‘bey’cik bile eklemeden konuşup duruyor. Karşısında kimse yok, herkes aşağısında.

Başbakan Tayyip Erdoğan, sırf bu yüzden bile, o çok bahsettiği vesayet rejimini yıkamayacak. Asla… Dilde, hitabette, insanlar arasında bir yenisini bizzat kendisi çoktan üretmiş.