29 Şubat 2016 Pazartesi

bizi gazetecilik kurtarır


İyi insanlardan iyi gazeteci oluyor… Demek isterdim ama alakası yok! 

Ama istisnası var… Örneğin dünyanın öbür ucunda yaşayan, bir zamanlar The Boston Globe’un araştırmacı gazeteciliğin yüz aklarından Spotlight ekibini oluşturan gazeteciler gibi. 2001’de yaptıkları araştırma, koca şehrin örtbas ettiği taciz vakalarını su yüzüne çıkartmış, mağdurların acısını biraz olsun dindirmişti. Bu vakalar üstelik Kilise’de yaşanmıştı. Tacizciler de rahiplerdi. Zor iş böylesi bir vakayla uğraşmak. 

Bu cesur araştırma ‘Spotlight’ filminin de konusu oldu (Daha önce şurada yazmıştım). Bu satırlar yazıldıktan birkaç saat sonra dağıtılacak Oscar ödüllerinin güçlü bir adayı Spotlight. Umarım “En İyi Film Oscar’ı onun olur da daha fazla seyirciye ulaşabilir. 

Gelelim iyi insanlara… Onlar filme konu olan gerçek gazeteciler. Mesleğimizin saygın üyeleri. Bugünkü Hürriyet Pazar’da efsane ekibin üçüyle konuştum (Röportaja şuradan ulaşabilirsiniz). Bir zamanlar Spotlight’ın şefi olan (Michael Keaton’un canlandırdığı) Walter V. Robinson hâlâ gazetede ama artık serbest editör. Rachel McAdams’ın oynadığı Sacha Pfeiffer artık Spotlight’ta muhabir değil, Boston Globe’un köşe yazarları arasında. Martin Baron, Boston Globe’a Miami Herald’ı bir buçuk yıl yönettikten ve bu kısacık sürede gazeteye Pulitzer kazandırdıktan sonra gelen; Globe’daki daha ilk toplantısında da Pulitzerlik konuyu yakalayan o efsane genel yayın yönetmeni, artık Washington Post’un başında… Onlarla konuştum… Çok yoğun takvimlerinde zaman ayırdılar, seslerinin Türkiye’ye de yansıması için özen gösterdiler. 

 “İyi insanlar” diyorum, çünkü bu haberi bırakmak için çok sebepleri vardı, bırakmadılar. Onlara güvenenlerin yüzünü kara çıkarmak istemediler. Meslektaşlarının onlar için neler dediğini çok yerde okudum; basmakalıp sözlerle övülen insanlardan değiller, akla güzel bir anı eşliğinde gelen insanlardan… Bu fark da yeter zaten iyiliği anlatmaya. 

Bu gece kalbim onlarla. İlham veren ve "Bizi gazetecilik kurtarır" diyen, bu işi hakkını veremesem de neden yaptığımı hatırlatan o iyi insanlarla… 


***

Şu da kısa bir alıntı: 

(...) Pulitzer alan efsane ekibin başındaki Walter V. Robinson’a (kendisini Michael Keaton oynuyor) yaptığı işi beyazperdede görünce ne hissettiğini soruyorum; “Çok tuhaf geldi” diyor. “Gazeteciler ışığı başkasına tutar normalde, ışığın altında durmazlar! Ama hepimiz sonuçtan çok memnun kaldık. Bunun nihayetinde bir film olduğunu akıldan çıkarmamalı ama bu film o günlerde Globe’da neler yaşandığını doğrulara sadık kalarak anlatıyor. Bizi parlatmaya çalışmıyor, süreci gösteriyor. Araştırmaya nasıl başladık, nasıl ilerledik, aramızda neler geçti... Hepsi baştan sona böyle yaşandı.”

28 Şubat 2016 Pazar

çalışmak yorar

Bazı haberler diğerlerinden güzel. Bu da öyle bir haber. 

Kahramanımız Joaquin Garcia. 69 yaşında, mühendis… İspanya’nın güneybatısında, Cadiz şehrinin Sular İdaresi’nde memur… Memurdu desem daha iyi, emekli olmuş artık. 

Emekliliğinin tadını çıkarıyordur herhalde. 

Zaten memurluk hayatının da tadını çıkarmış. İşe gitmemiş Garcia. Maaşını almış tabii. Güneşli Pazartesiler’i tersinden yaşamış. 

Mesele şu ki Garcia’nın yokluğunu kimse fark etmemiş. Ta ki, 2010’da 20 yıllık hizmetini(!) onurlandırmak için ona bir plaket vermeye kalkana kadar…

Cadiz’in o zamanki belediye başkan vekili Jorge Blas Fernandez, bizzat işe aldığı, sonra da hemen karşı binadaki Sular İdaresi’ne gönderdiği bu mühendisi hatırlamış birden… “Ne oldu ki bu adama yahu” demiş. “Yıllardır görmüyorum, öldü mü kaldı mı?”  Plakete de bir ara kaygıyla bakmıştır herhalde. 


Başkan vekili sormuş soruşturmuş, “Yok” demişler, “Bu adam bize gelip gitmiyor”. “Biz de sizin adamınız zannetmiştik!” Falan filan… Ne yapsın, kafa iznini birazcık uzun tutan mühendisi ara tara buldurmuş vekil bey, “Nerdesin sen kardeşim” demiş. Hık mık etmiş mühendis… “Sosyalistim diye kötü davrandılar” demiş, “Beni aralarına almadılar” demiş… Demiş oğlu demiş. (“Ben işe gittim ama iş yoktu da” diye de savunmuş kendini bu arada). 

Mevzu anlaşılmış!

İspanyol Gazetesi El Mundo, yaklaşık 15 yılı bu şekilde geçiren Garcia’nın 27 bin euro para cezasına çarptırıldığını yazıyor (Belli ki olay da mahkemeyle çıkmış ortaya). Hepsi bu kadar. Hiçbir şey yapmadan senede 37 bin euro kazanan adam herhalde pek itiraz etmemiştir cezaya.  
Zaten Garcia muhtemelen artık bunları aşmış biri. Bunca boş vaktinde bol bol okumuş. Hele Spinoza felsefesinde uzmanlaşmış. 

Goodreads’te şöyle bir alıntısına rastladım Spinoza’nın (gerçek alıntı mı bilemedim ama duruma uyduğu kesin). 

Yaşamak için ne kadar mücadele ederseniz, o kadar az yaşarsınız. Ne yaptığından emin olmanız gerektiği fikrini bir kenara bırakın. Sizin için gerçek olan her neyse ona teslim olun. Siz ızdırap verici her şeyin üstündesiniz. 

Bir de o Cadiz güneşinin altında insanın gerçekten çalışası gelmez herhalde. Fazla çalışan memurlara saysınlar!

En üstteki foto, Garcia'nın çalışmadığı yer. Diğerleri kaytarmak isteyenler için Cadiz şehri. 

25 Şubat 2016 Perşembe

hayatının kitabını yazanlar

 Yazmak zor. Gerçekten zor. Burada böyle çalakalem (çalaklavye?) yazmak bile zor bazen hatta. Başlamak, devamını getirmek, anlamak, kendine izah edebilmek, sindirmek… 

Oturup bir roman yazmak hele… Yeni bir fikir bulup (her zaman değil elbette), ondan bir dünya yaratmak. 

Art arda yayımlanan iki kitap, hem bunları hissettirdi hem de iyi geldi bana. 

Murat Gülsoy’un ‘Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’i ve Daniel Pennac’ın ‘Bedenin Güncesi’… Tuhaf bir şekilde birbirlerini tamamlıyorlar.

Gülsoy, kitabın hemen başında, yazının piri Borges’e gönderdiği sitayiş ve sitem dolu mektubunda, “ya her insan hayatını tek bir kitabı mükemmelleştirmeye adasa ve o kitap da yazarı ancak öldükten sonra yayımlansa”  derken, Pennac’ın kitabı tam da bunu yapıyor. Hayatını tek bir eseri, kendi eserini (kendi bedenini) mükemmelleştirmeye adayan ve onu yaşayan, onu yazan bir adamın ‘bedeninin’ güncesi o öldükten sonra ortaya çıkıyor. 

Yazmak zor. Bazen okumak da. Böyle güzel sürprizler o ‘tık’ sesi etkisini yapıyor ama. Her şey yerli yerine oturuyor bir an. Yetiyor bu. 

Gülsoy’un mektubundan uzunca (unutmadan, kitap bambaşka bir yöne gidiyor sonra), Pennac’ın güncesinden orta karar bir alıntı… Buraya dek sıkılmayanlar için… 

---

“ (…) Platon’un düşüncesini takip ederken kendilerini yepyeni bir âlemde bulan insanların yaşadığı şehir devletinin hikâyesidir bu. Yazı yalancıdır, yanıltır, demişti filozof, tıpkı duvarlarda asılı resimler gibi canlı görünürler ama onlarla konuşmaya çalışırsanız size cevap vermezler. Yazmayı önce ayıp saymaları bu öğretiye bağlılıklarındandı. Ama ayıp sayılan, gizlenen her şey gibi yazı da kutsallaştı o ülkede. Gündelik yaşamın içinden kovulup öte tarafa geçti, bilinmeyenin ölümden sonranın alanında kendine yer buldu. İnsanlar özgür kedilerin dolaştığı parke taşlı sokaklara bakarak tüllerin ardından, yalnız başlarına yazdılar hayatları boyunca. Gizli gizli. Hayatlarının kitabını yazdılar. Yaşamak yazmaktı asıl. Ama gizli, görünmeden. Herkesin bildiği, birbirinden gizlediği bir ikinci hayat. Kaçınılmaz son gerçekleştiğinde yakınları bulup çıkardılar yarım kalan kitapları. Ölüm her zaman yarıda bırakandır. Bunu bildiler, söylemediler, sessizce ölülerini gömdüler. Cansız beden mezara girerken elyazmalarını baskıya verdiler. Kitap insanın ölümden sonraki uzantısı, bir ölüm nesnesi. Ancak senin yazdıklarında rastlanabilecek bu garip kentin kütüphanelerinde her kitabın her yazarın tek kitabının olması da bir tesadüf değildi. Tek kitap. Tek hayat. Tahmin edebileceğin gibi, onların dilinde ‘ölü’ ile ‘yazar’ birbirinin yerine kullanılan sözcüklerdi. Elbette ‘yaşayan’ ile ‘okur’ da aynı sözcükle ifade ediliyordu. Böyle bir kentte yaşadığını hayal edebiliyor musun sevgili Borges? Hayatını mükemmelleştirmeye adadığın o tek kitabın okurlarına ulaştığını asla görmeden ölüp gideceğini bilerek yine de yazmak nasıl bir deneyim olurdu? Belki de müthiş bir özgürlük sağlıyordu kişiye. Bu hikâyeyi bulan tarihçinin belirttiği üzere sağlığında pek de fark edilmeyen sıradan insanlar öldükten sonra kitaplarının yayımlanmasıyla birlikte ünlenebiliyor, yakın çevrelerini şaşırtabiliyorlardı. Sıradan bir tüccarın ya da basit bir çiftçinin yazdıklarındaki olağanüstü derinlik ya da akıl almaz dil ustalığı okurların bir başka deyişle yaşayanların insana dair inancını pekiştiriyordu. Böyle bir kitap yayımlandığında insanlar dünyanın gidişatından duydukları endişe ve kaygıları bir tarafa atarak umutla doluyor; yaşamak denilen mucizenin bir kez daha farkına varmaktan dolayı kendilerini şanslı sayıyorlardı. Tıpkı meleklerin ete kemiğe bürünüp göründükleri eski zamanlarda insanların hissettiği biricik olma duygusuydu bu. Şimdilerde kimsenin hatırlamadığı… Bazen de tersine, yaşarken çok önemli ve saygın bilinen kimselerin aslında ne kadar kısır, yüzeysel ve kaba saba dünyaları olduğu ortaya çıkıyor ve yakınlarını utandırıyordu.”   

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet - Murat Gülsoy

---

“ (…) Olay şu ki, insan, bedenine dair her şeyi öğrenmek zorunda: Yürümeyi, sümkürmeyi, yıkanmayı öğreniyoruz. Bize gösterilmeseydi bunların hiçbirini yapıyor olmazdık. Başlangıçta, insan hiçbir şey bilmiyor. Hiç ama hiçbir şey. Hayvanlar gibi bön. Öğrenilmeye ihtiyacı olmayan şeyler: nefes almak, görmek, duymak, yemek, işemek, sıçmak, yatmak ve uyanmak. Dahası var! Duyuyoruz ama dinlemeyi öğrenmek gerekiyor. Görüyoruz ama bakmayı öğrenmek gerekiyor. Yiyoruz ama tabağındaki eti kesmeyi öğrenmek gerekiyor. Sıçıyoruz ama lazımlığa yapmayı öğrenmek gerekiyor. İşiyoruz ama ayaklarımıza işememeyi öğrendikten sonra ileriye nişan almayı öğrenmek gerekiyor. Öğrenmek, her şeyden önce bedenine hâkim olmak demektir.”

Daniel Pennac - Bedenin Güncesi (Çeviren: Dilan Kırat)

22 Şubat 2016 Pazartesi

üç şey - çayırlar, ormanlar ve bıçak


1.
Yeni Zelanda çayırlarından… Pilot-fotoğrafçı Tim Whittaker, koyun sürülerine yukarıdan bakmış… Kuşlar kadar hür koyunlar… 

2.
Cerattepe’de neler oluyor? Daha önce neler oldu? Milli Coğrafya isimli blogdaki iki yazı, bütün bir basını taca çıkardı; şu ana dek daha iyi bir çalışma yok. ‘Artvin Mücadelesine Dair Doğru Sanılan 18 Yanlış’ ve ‘Başbakan’ın Artvin Maden Projesine Dair Doğru Sandığı Yanlışlar’. Bilenler biliyordur muhakkak da benim bu vesileyle tanıştığım blog daha evvel Hopa selinden, ‘Yeşil Yol’dan da bahsetmiş. Alt başlığı ‘toplumu, kültürü ve siyaseti mekân üzerinden düşünmek’. Doğru bir iş, faydalı bir çaba… 

3.
Göstere göstere bilediğin bıçak
Bir gün elini kesecek 

Gülten Akın 

19 Şubat 2016 Cuma

deniz

elmalar vardır öpmek için 
yerleri hiç değişmeyen yıldızlar, 
kokular bilirim, yeni doğmuş ten, 
ve sesin ki denizin koylara girişi 

Melih Cevdet Anday 

6 Şubat 2016 Cumartesi

şehrin içinde pırıl pırıl bir gazete

Meslek hastalığı belki, gazetecilik üzerine bir filmi beğenmeye zaten hazırım da, Boston Globe’daki bir avuç gazetecinin hikâyesini anlatan bu Spotlight’ı beğenmemek mümkün değildi. 

Biraz kafa dağıtmak için gittik bugün filme, kafa dağıtmak ne kelime, bütün dikkatimizi iki saatliğine bir başka dünyaya ödünç verdik, geri almak da epey zor oldu. Bütün oyuncularının böylesi kusursuz oynadığı bir film, herhalde sinema tarihinde de pek azdır. 

Seyretmeyenler vardır, konusuna girmeyeyim -sonra belki daha uzun yazarım- ama şu kadarı önemli: Konu gerçek. Gazetecilik faaliyeti gerçek. Hayatlar gerçek… 
Bugünün gazetecilik ortamında (ya da ortamsızlığında diyelim) Spotlight’taki gibi bir gazeteci grubunun, bir konuyu böyle yakalayıp üzerine gitmesi, sonuç alması, üstelik gerçekten de dertlere deva olması ilham veriyor. Yaralı parmağa işemişler. 

İlham sadece bizim için değil üstelik. Üzerine ölü toprağı serpilmiş Boston Globe gazetesinin bile gerçek bir gazetecilik faaliyetiyle nasıl hayata tutunduğunu görmek güzeldi. 

Filmde çok zekice bulduğum bir unsur, Boston Globe binasını gösteren dış çekimlerdi. Gazetecilerin araştırması ilerledikçe, bina, şehir içindeki silik, önemsiz bir yer olmaktan çıktı; nihayet şehre hâkim, gecenin içinde pırıl pırıl parlayan bir yapıya dönüştü. Bir tür fenere… 


Sonrası Pulitzer zaten… 

En üstteki illüstrasyon R. Kikuo Johnson.

1 Şubat 2016 Pazartesi

yol bilenler, salyangoz ve hey lucinda


üç şey

1. 
Tindersticks’in yeni albümü yine bir kış klasiği olacak. Kimbilir kaç iç çekmeye, kaç dalıp gitmeye, kaç vazgeçmeye, kaç kabullenmeye eşlik edecek… Hele grubun vokalisti Stuart Staples’in Lhasa de Sela’yla yaptıkları son kayıt ‘Hey Lucinda’yı dinledikten sonra… Çok, çok güzel şarkı… ‘I only dance to remember / how dancing used to feel’ diyen bir şarkı… Rosie Pedlow ve Joe King’in çektiği kısa film / klibi de ayrı güzel. 

2. 
Dün blogda bir alıntı yapmıştım Wade Davis’in kitabı Yol Bilenler’den… Hararetle önerdiğimin tekrar altını çizeyim, 2015’in en iyilerinden biri ‘Yol Bilenler - Kadim Bilgeliğin Modern Dünyadaki Önemi’ (Kolektif, Çev: Akın Terzi). Alın, okuyun, dünyaya karışın. 
3. 
İşte geliyor ağaç budamaya, 
O ne tafra, o ne kırallık, 
Bir omuzunda balta, ötekinde ıslık, 
Yer değiştiriyor kuşlar dallarda. 

Kente dönen çılgın mızıkacılar, 
Çiçek tozu içinde tunç bir davul, 
Borular arı gibi parlıyor güneşte.

At da sallanıyor, sevinç de, 
Sokağa dökülen sesin demeti. 

Kadın çıkmış salyangoz toplamaya,
Etekliğinde yılın beşinci mevsimi, 
Bakıyor gürültüsüyle memelerinin. 

Ve ağzında nar çiçeğiyle
Çocuk gider tayı sevmeye. 

Yüreği tedirgin eden bilgelik.

Salyangoz / Melih Cevdet Anday