31 Ekim 2010 Pazar

bir ileri bir geri



Habertürk’ün internet sitesi incelik yapmış, yarın sabah (birkaç saat sonra) saatlerin geriye alınacağı hatırlatmasının altına bu uygulamanın sağladığı avantajları anlatan bir de haber hazırlamış. Malum, matbu basında ön sayfanın küçük bir köşesine “aman ha, unutmayın!” kabilinden bir ibare konularak mesele geçiştirilir. Habertürk’ün zahmete üşenmeyen sitesi, geçiştirmemiş; üstelik bu işin her yıl orta ölçekli bir hidroelektrik santrali kadar enerji tasarrufu sağladığını da belirtmiş.

Ee güzel işte! Daha ne olsun? Dahasını haberin altına onlarca yorum (son baktığımda 44’tü) bırakan okurlardan dinleyelim. İmlâ onlarındır:

- bu hükümetle ancak 1 ileri 2 geri...
- sabah kalinca karanlik oluyor elektrik yakiyoruz, aksam hava erken karariyor elektrik yakiyoruz.. nesi tasarruf anlayamiyorum ben. bilen aciklasin ne olur?
- yarın anasayfadan tekrar anımsatırmısınız. teşekkürler.
- sabah 1 saat erken kalktık akşam hava kararmadığı için işten çıkamadık bir daha geri gelme yaz saati.patronlara yaradı sadece.
- türkiyenin kıymetini bilelim başka türkiye yok türkiyede olan su kaynakları 4 mevsim dünyada hiçbir ülkede yok kıymetini bilelim
- bu saçma bir uygulama.çünki,artık dağ taş aydınlatılıyor.tasarruf diye bir şey yok ki.nerde kalmış gün ışığından yararlanmak
- bırakın kalsın ozaman daha ne diye geri alıyorsunuz..
- türkiyede ortalama 8 saat uyunuyorsa eğer,erken yat erken kalk pozisyonumuzu korursak eğer,1 saat güne erken başlarsak,hesine göre değişir tasarruf,ne kadar çok uyku o kadar çok tasarruf tabi :)
- iide aga 4 ne alaka niye 3 değilde 4 niye 1 değilde 4 :)
- saat 4 cunku ülkemizde hayatın durduğu saat ayrıca saat 4 dünyanında durduğu an. biraz bakarsanız saat 4 de tum dunyada hareket cok yavaslar cunku verimli zaman okyanusa denk geliyor.
- insanları depresyona sokup, antidepresanlara verilen paralar n'olacak?
- nasıl bir beyin tasarruf olduğunu hesaplamış anlayamıyoruz. insanları bunalıma sokmaya ne hakkınız var.. tasarruf değil tam tersi bir sürü maddi ve psikolojik zarar..
- çok saçma bir uygulama,ben öyle avantaj falan inanmıyorum,,dünya bunu terk etmeli
- bilmem nekadar elektrik tasarrufu yapıldığını yazmışsınız ve saatları geri alın diyorsunuz.allahaşkına,lillahaşkına neolur nasıl bir enerji tasarrufu yaptığımızı da açıklarmısınız.bilimsel olarak.iş yerine karanlıkta gidiliyor çalışırken lambalar yanıyor.okullar karanlıkta ders yapıyor lambalar yanıyor.insanı enayi yerine koymayın allahaşkına.
- hala ortaçağ düzenine devam
- 08:29 dunyanin nerelerini gezdin de salliyorsun bu su kaynaklari baska yerde yok diye... :) sen hic rusya ya geldin mi? 24 saat suyu acik birak, alt kata su basmadikca su parasi gelmez. su sikintisi nedir bilinmeyen yer gormemissin. ingiltereye git 11 ay yagmur yagar. yani turkiye sinirlarinin disina cikmadan sallamayin, biraz akilli olun yahu...
- eskiden saat 02'de geri alınırdı...böylece barlar,restaurantlar'da 1 saat fazla eğlenilirdi...şimdi akp bu saati 04'e çekerek o bir saat fazla eğlenceyi insanlara çok görüyor...yani 2 de henüz kapanmamış mekanlar 4 te kapanmış olduğundan saatlerin geri alınmasından faydalanamıyor eğlenmekte olan insanlar...zaten akp de eğlence istemiyo değil mi?
- kardeşim çılgın mısınız siz? saatler geri alındığında 1 saat daha geç kalkacağız!! kpss'ciler sakın sınavı 1 saat önce sanmayın,2 saat erken gitmiş olacaksınız yoksa! dikkatli hesap yapın!! düşünün sabah 8de kalkıyorsunuz, ama saatler geri alındığı için uyandığınız saat aslında 7 olacak ve dolayısıyla 8e kadar 1 saat daha fazla uyuyacaksınız. umarım anlaşılmıştır;çünkü 1saat erken kalkacağız gibi yanlış bir mantığı nasıl kurdunuz merak ediyorum.
- arkadaşım saatler 1 saat ileri alınmıyor geri alınıyor yani böylece örnek olarak pazartesi saat 8 de kalkacak bir kişi 1 saat daha fazla uyumuş olacak.hay bin matematik!
- sahi... saat kaç oldu yav...

Birbirleriyle konuşan, bağıran, çağıran, hislenen, üzülen, sinirlenen, makara yapan, gülücük koyan bu arkadaşlar kim? Bu haberin altına bu kadar yorumu nasıl bırakabiliyorlar? Nasıl böyle bir şeye ayıracak vakitleri oluyor ve ben bunları neden okuyorum?

Saatler diyorduk… Bir saat geriye. Ya da neyse, boş verin….

29 Ekim 2010 Cuma

fransız usulü fahriye abla

Gary from Gary on Vimeo.



Gece gece Gary adındaki bu küçük oğlan çocuğuna üzüldüm. Frankofon Fahriye ablasına ne yapsa ulaşamıyor. Gary'nin müthiş güzel resimlenmiş hikâyesi Clément Soulmagnon, Yann Benedi, Sébastien Eballard ve Quentin Chaillet isimli arkadaşların elinden çıkma. İlgilenen Google'layarak diğer işlerini de takip eder.

Fahriye Abla demişken, söylemeden geçmeyeyim. Beğendiğim bir şiir sayılmaz; ama "açık saçık şarkılar söylerdin en fazla" dizesini pek severim. Bu söyleyiş, bana niyeyse esrarlı gelir. Hem nasıl açık saçık? Ahmet Muhip Dranas yaşasaydı bir fırsat yaratıp sorardım mutlaka: Onlar hangi şarkılardı, sayın Dranas?

Şairin eşi Münire Dranas'la Fahriye Abla mevzusuna da giren bir röportaj şurada. Akşam'dan Ebru Toktar Çekiç'in imzasıyla. Yalnız dikkat, Fahriye Abla'ya ilişkin romantik hayalleriniz tuzla buz olabilir; benden söylemesi.

Eh, burada da malum şarkı.

27 Ekim 2010 Çarşamba

söylemesi zor bir doktrin - davutoğluizm

ABD’li bir yazarın kaleminden çıkan Türkiye analizini iki kere okumayı alışkanlık edindik. Biraz meslek hastalığı, biraz da “hakkımızda yine ne demiş, övmüşse niye övmüş, dövmüşse niye dövmüş” diye sürekli kıpırdanan yerel telaşlardan olsa gerek. Bu kıpırtıya yersiz demek de haksızlık olur hani; kime baksan bir lobiyle, bir grupla bağlantılı çıkıyor. Bağlantılar bu zatların kendisini bağlar da, yazılanlar tatsız tuzsuz, vasat ve tekrardan ibaret fikirler... Sıkılıyorsunuz sonuçta.

Blogda daha önce bir iki defa yer verdim, yine bahsedeceğim. New York Times’dan Roger Cohen, ABD’li yazarlar klasmanında, adil ve ölçülü olmayı beceren az sayıda isimden biri (tabii “bence öyle” demeli, azimle arayan onun da birileriyle bağlantısını çıkartır mutlaka.) Bugün de Türkiye’yi ne abartan ne yerin dibine geçiren, ABD ve AB ile ilişkilerinde hakkını gereğince veren bir makalesi yayımlandı. Davutoğlu’nu özellikle seviyor belli, bizim Dışişleri Bakanı’nı bir düşünür pozisyonuna oturtuyor. Örneğin bu makalede kullandığı “Davutogluizm” ifadesine hem Türkiye hem de dünya basını ilk defa şahit oluyordur herhalde. Ama aynı Davutoğlu’nun örneğin şaibeli seçimlerin hemen sonrasında İran’la sorgusuz sualsiz yakınlaşmasına da prim vermiyor.

Her neyse, üslubu da epey renkli olan Cohen’in bugünkü yazısını tavsiye ederim. Geçmişte yazdıklarını da. Sizi tekrara boğmayan, çocuksu fikirleriyle sıkmayan bir ABD’li yazar arıyorsanız, buyurun.

Bu arada söylemeden de geçmeyeyim, Davutoğluizm, kelime olarak çok rahatsız edici. Akım oluşturmak için talihsiz bir soyadı.

25 Ekim 2010 Pazartesi

başka bir evren mümkün


Uzaklardan dergiye ilk yazım... Newsweek Türkiye'nin 25 Ekim 2010'da yayımlanan sayısından...

"Kütüphane üzerine birkaç satır yazılsın da, içinde Borges'ten bahsedilmeden geçilsin; mümkün mü? Değil galiba. Klişelere saplanma riskini göze alarak en bilinen yola sapacağım ve Arjantinli yazar Jorge Luis Borges'ten bir daha bahsedeceğim. Yeterince geçerli bir gerekçem var: Amsterdam'da onun anlattıklarını anımsatan bir kütüphane gördüm.

Arjantinli, Babil Kitaplığı isimli hikâyesinde kütüphaneyi evrene benzetmişti. Ya da evreni kütüphaneye, artık nasıl okumak isterseniz... Epey büyük bir yerdi Borges'in kütüphanesi. Onun kütüphane-evreninde yazılmış ve yazılacak olan bütün kitaplar, düşünülmüş ve düşünülecek olan bütün fikirler bulunuyordu. Her şey labirentlerinin içinde, raflarının arasındaydı. Dolayısıyla ne okur onun sınırlarını bilirdi ne de kütüphaneci. Belli ki okumadığı ve okuyamayacağı kitaplara da yanarak, evrenin bilgisine asla tamamen vakıf olamazsınız, demeye getiriyordu Borges. Kütüphane her şeyi, her bilgiyi kapsar; siz sadece ancak birkaç kitabını, bir rafını, belki bir labirentini bilebilirsiniz. Kütüphane bir evrendir.

İşte tam bu noktada, yani kütüphane evren eşitlemesinde devreye Amsterdam Şehir Kütüphanesi ya da halk arasında daha çok kabul gören kısaltmasıyla OBA devreye giriyor. Amsterdam'a indiğimde, ayağımın tozuyla, eşin dostun hararetle bahsettiği, faaliyetine üç yıl önce başlayan OBA'ya uğradım. Zaten uğramamak mümkün değil; yeri çok kolay. Merkez İstasyonu'ndan limana doğru baktığınızda, başka hiçbir şeyi değil, sırtını denize ve yüzünü kanal üzerinden şehre dönmüş garip, modern, heybetli binayı görüyorsunuz. Bisikletlerinin sırtındaki telaşsız gençler de, yakalarını yağmura siper ederek hızla seğirten yaşlılar da, anne babalarının elinden tutup koşturan çocuklar da, iki tarafı deniz olan dar bir bisiklet-yaya yolunu kullanarak oraya, OBA'ya gidiyor.



Yalan söyleyecek değilim; bütün bir şehir halkının, çoluk çocuk kütüphaneye koşturmasını yadırgadım elbette. Ama inanın, yolun sonundaki birkaç taş basamağı tırmanıp içeriye sorgusuz sualsiz girdikten sonra, anlıyorsunuz. İçeride bugüne kadar kütüphane hakkında bildiklerimize meydan okuyan, kalıpları değiştiren, hatta bizi (belki Borges'i de) bir parça rahatsız eden bir şeyler var. Yeni ve tuhaf şeyler; yeni bir mimari, yeni bir anlayış, hatta yeni bir şehir var içeride.

Bir defa sesler var. Gürültü, hemen girişe konan ve çalmak isteyen herkesin hizmetine sunulan piyanodan başlıyor, kendilerine ayrılan katta koşturan üç - dört yaşındaki çocuklarla devam ediyor, radyo yayınıyla, konservatuar öğrencilerinin arada derede verdiği küçük konserlerle güçleniyor; nihayet teras katındaki pazaryeri görünümündeki muazzam restoranla zirveye ulaşıyor. OBA, en ufak bir fısıltıya kaşları çatıp azarlayacak münasebetsiz arama yeri değil. Tam tersi, yaşayan, soluk alıp veren, kendi seslerini ve imkânlarını üreten bir yer. Borges'in evren tasarımına yakışır şekilde içinde her şey mevcut: Tiyatro salonları, okuma salonları, müzik kabinleri, merkezi radyo, müze, sergiler, hobi alanları, Avrupa Birliği merkezi gibi özel birimler, restoran, kafeler... İçeri adımını atan herkese, ister kendi bilgisayarında ister keyfince ilişeceği herhangi bir başka bilgisayarda sınırsız internet bağlantısı sunuluyor. Sekiz katlı binanın hemen her yerinde, yatarak, saklanarak, ayaklarınızı uzatarak, yiyip içerek ya da Amsterdam manzarasına hakim herhangi bir koltukta oturarak çalışabiliyor, okuyabiliyor ya da ne bileyim, uyuyabiliyorsunuz.

Mimar Jo Coenen'in elinden çıkan ve her gün beş bini aşkın kişinin girip çıktığı 30 bin metrekarelik bina (benzerleri içinde Avrupa'nın en büyüğü), gariptir, saydığım bütün bu imkânların bir kütüphane biçimi içinde usturuplu ve mantıklı bir düzende var olmasına yine de el veriyor. Elmalarla armutlar toplanabiliyormuş demek ki. Bir kütüphane sadece kitaplardan ibaret olmayabiliyormuş. Kitaplar demişken, hem kitap, hem nota, hem gazete ve dergi, hem de DVD ve CD arşivinin sizi para dolu ambarında yüzen Varyemez Amca'nın ruh haline getireceğini söyleyebilirim. Hiç çıkmak istemeyebilirsiniz. Zaten evren burası sonuçta; dışarıda bir şey yok. Demem o ki, Borges haklıymış."

17 Ekim 2010 Pazar

zor bir dava



Lahey, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) önü… 31 Mayıs günkü saldırıda içinde 9 kişinin öldüğü Mavi Marmara gemisinin yolcuları İsrail’i dava etmek için geçen Perşembe günü burada toplanmıştı. Dilekçelerini ve kanıt içeren dosyalarını Başsavcı Luis Moreno Ocampo’nun makamına sundular. Şimdi dava açılması bekleniyor.

Umutla bekleyenler alınmasın ama bence hiçbir şey olmayacak. Çünkü UCM’nin bir devlete –hem de sadece sivillerin şikâyetiyle- dava açması çok zor (Başvuruların nasıl alındığını ve sürecin nasıl işlediği merak edenler varsa, bu post’un en altındaki paragrafı okuyabilirler.)

Tuhaf olan, bunu, yani davanın açılma ihtimalinin çok düşük olduğunu neredeyse hiç kimsenin bilmemesi. Buraya gelen avukatların, aktivistlerin ve yardım organizasyonu (İHH, Mazlum-Der)gönüllülerinin çoğu, gazetecilerinse maalesef hiçbiri bilmiyor. Ben de bilmiyordum, ama araştırınca öğreniyorsunuz sonuçta.

Birkaç kişi daha bilgili. Dava için gelenlerin arasında konuya en çok hakim olanlar, laf arasında “gündemi sıcak tutmak” için geldiklerini söylediler. Hepsi bu kadar… Ölenlerden Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan’ın (ki o da buradaydı) umuduna üzülüyor insan.



Bir de güvenlik notu. UCM’nin önünde asayişi sağlayan hepi topu dört polis vardı o gün. Bisikletli olan ikisi toplananları uzaktan kesmekle yetindiler. Yaya olanlarsa gelip sadece iki konuda uyarıda bulundu: Kaldırımda gösteri yapmayın, bisiklet yolu üzerinde durmayın! Gösteri yapılmadı –zaten yapacak kadar insan da toplanmamıştı- ama bisiklet yolu konusuna nedense kulak asan olmadı. Bisikletiyle gelip geçenler sinirlendikçe polisler daha da kuruldu. Nihayet onların da sabrı taşınca ceza kesmek için pasaportları toplamak istediler. Bu isteğe de kulak asan olmadı!


Uluslararası Ceza Mahkemesi üç şekilde dava kabul ediyor. Bunlardan ilki taraf devletlerden birisinin başvurması –ki Türkiye bu mahkemeye taraf değil-; ikinci yöntem Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin başvurması. Bunun örneği Darfur’da görülmüş, Mahkeme, Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında dava açmıştı. Üçüncü yol ise Mavi Marmaracılar’ın başvurusunun çerçevesini çiziyor. Bu yöntemde kişi ve kurumlar mahkeme savcısına, yani bugün için Luis Moreno Ocampo’nun makamına bilgi ve belge ulaştırıyor. Savcı da bu belgelerin makul bir zemin teşkil ettiğini düşünürse insiyatif kullanarak dava açabiliyor (Savcının dikkate alması gereken bir diğer konu da, söz konusu davada iç hukuk yollarının tükenip tükenmediği. Süreç ancak dava edilmek istenen kişi ve kurumların kendi ülkelerindeki adalet sistemi çökmüşse veya bu ülkedeki hukuk sisteminin suçluyu bile isteye koruduğuna kanaat getirilirse başlatılabiliyor.) Bugüne kadar 140 ülkedenen bu tip 8000’in üzerinde başvuru olduğunu hatırlatmakta fayda var. Şimdi Başsavcı Ocampo, Mavi Marmaracılar’ın kendisine teslim ettiği kanıt dosyası ve suç duyurusu dilekçesi üzerinde bir inceleme yapacak ve dava açmak için makul bir zemin olduğunu görürse bunu UCM’nin ön büro mahkemesine havale edecek. O mahkeme de kendi incelemesinden sonra, dosyayı savcıya dava açma yetkisi vererek iade edebiliyor. Yani süreç epey zahmetli.

16 Ekim 2010 Cumartesi

13 Ekim 2010 Çarşamba

amsterdam


Ara vermiştim, bitti. Epey zaman oldu, epey şey değişti...

Artık şehir farklı, ama gündem aynı. Üç aşağı beş yukarı hep de aynı olacak. Her şeyi birbirine bağlayan pasaj Ian McEwan'dan gelsin o zaman. Bu şehirde okuduğum ilk kitaptan, Amsterdam'dan bir bölüm (hem gündeme iki defa uyuyor, Booker ödülü daha dün açıklanmış, Howard Jacobson, The Inkler Question'la ödülü kapmıştı; Amsterdam da 1998'in Booker'lı romanı):


"(..) Vernon listelere göz attı. Foreign’da Dibben, 'Garmony’nin Washington zaferi’ üzerine yazıyordu. Kuşkucu ya da saldırgan bir yazı olmalıydı bu. Gerçek bir zafer olsaydı, ilk sayfadan uzak durabilirdi. Home’un listesindeyse sonunda bilim haberleri müdürünün yazdığı, Wales’teki bir üniversitenin buluşu olan ve yer çekimine karşı koyan bir makine üzerine bir yazı vardı. Bu, dikkat çekici konulardan biriydi ve Vernon biraz da gözünde ayakkabıların altına bağlanacak bir alet canlandırarak bu yazının yazılması için dayatmıştı. Gerçekte aletler dört ton ağırlığındaydılar, dokuz milyon voltluk enerji gerektiriyorlardı ve çalışmıyorlardı elbette. Yazıyı yine de ön sayfanın alt bölümünde yayınlayacaklardı. Home listesinde ayrıca 'Piyano Dörtlüsü' vardı, bir konser piyanistinin dünyaya getirdiği dördüz çocuklar. Vernon’un yardımcısı, öbür haberciler ve iç haberler bölümünün bütün çalışanları bu haberin yayınlanması konusunda Vernon’a karşıydılar, kendi beğenmezliklerini sahte bir gerçekçiliğin arkasına gizliyorlardı. Onlara göre dört bugünlerde yeterli bir sayı değildi ve kimse zaten güzel olmayan ve basınla da görüşmek istemeyen annenin adını bile duymamıştı. Vernon yetkisini kullanarak onlara karşı çıkmıştı. Geçen ayın tiraj ortalaması bir önceki ayın yedi bin altındaydı. The Judge için zaman tükeniyordu. Vernon hâlâ yerel yönetimde bir iş elde etmeyi başaran, kalçalarından birbirine yapışık siyam ikizleri üzerine bir haber yapıp yapmama konusunda kararsızdı İkizlerden birinin kalbi güçsüz olduğundan ayrılmaları olanaksızdı. Sabahları gerçekleştirilen yazı işleri toplantısında, 'Eğer bu gazeteyi kurtaracaksak, hepiniz elinizi kirletmek zorundasınız,' demekten hoşlanıyordu Vernon. Herkes onaylar gibi başını sallıyor, ama kimse ona katılmıyordu. ‘Dilbilgisi uzmanları’ eski yazarlara göre, The Judge entelektüel güvenirliğini koruyarak batacak ya da çıkacaktı. Bu görüşlerinde kendilerini güvencede hissediyorlardı, çünkü Vernon’un öncüleri dışında gazeteden kovulan olmamıştı hiçbir zaman."

*Can Yayınları, çev. Ülkem Gürpınar. Can, gereksiz bir eklemeyle Amsterdam'da Düello diye yayımlamış kitabı.