30 Kasım 2010 Salı

elf leyle ve leyle




Hayatı Hollywood’dan takip etmeye alıştığımız için aklımıza gelen ilk soru şu: Bu adamın (Julian Assange’ın yani) ne kadar ömrü kalmıştır? Yaşatmazlar bir şekilde, diyoruz.

Eh, çok daha azı için, CIA, Akbabanın Üç Günü’nde Robert Redford’un burnundan getiriyordu. Yine de Hollywood ölçeğinde düşünmeyelim; Doğu bize daha çok uyar.

Wikileaks’ın eldeki belgelerinin ancak binde birini yayımladığını biliyoruz. Demek ki, nereden baksan bin gece daha belge gazetecisi olacağız. Hem Türkiye saatiyle belgeler geceleri yayımlanıyor. Romantik yaklaşalım, Şehrazat’ın ölümden kurtulmak için hikâye anlatacağı daha bin gece var.

Assange, “dünyaya bir kere geliyoruz” demiş. Bin atımlık barutu olmasaydı, bu kadar rahat olur muydu?

Şehrazat’ın bin bir gecelik becerisini bin yıldır konuşuyoruz, bakalım bu işi daha ne kadar konuşacağız.

Ümmü Gülsüm'ün Binbir Gece'si aşağıda:

27 Kasım 2010 Cumartesi

bağımlılık bildirisi



Irish Examiner’a, “İrlanda topu dikti” haberlerini okurken rastladım. Memleketleri kan ağlarken Examiner’ın eli armut toplamamış; geçen hafta mükemmel bir ön sayfa hazırlamışlar. İrlanda’nın 1916 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’ni bir çırpıda “Bağımlılık Bildirisi’ne çevirerek öfkelerini ortaya koymuşlar. Bildiri’nin orijinali şöyle başlıyor: “İrlandalı erkekler ve kadınlar, Tanrı’nın ve millet olma geleneğinin devşirildiği geçmiş kuşakların adına, İrlanda, bu bildirgeyle, çocuklarını bayrağı altında toplanmaya ve özgürlüğünü ilân etmeye çağırıyor.” Bildirinin yeni versiyonu ise “Allah aşkına bu duruma nasıl düştük”, diye soruyor ve İrlanda’nın çocuklarını, ülkenin ekonomik bağımsızlığının Avrupa Merkez Bankası’ndaki yeni efendiler tarafından defnedilecek cenazesine katılmaya çağırıyor.

Atatürk’ten haberdar olsalardı “ekonomik bağımsızlığını kaybeden bir millet siyasi bağımsızlığını kaybetmiş demektir” cümlesini de habere eklerlerdi muhtemelen. Etkili gazetecilik! Popülist ön sayfa yapmanın da bir adabı var işte.

26 Kasım 2010 Cuma

ters yön



Avrupa'da Portekiz ve İspanya gibi uzak taşra kaleleri düşerken sesleri çıkmıyordu; Yunanistan dümdüz olduğunda da bu kadar feryat etmediler. Neo Haçlı Daily Express (logoya bakın) İrlanda'nın da topu dikmesi üzerine kampanyaya başladı.

Dün İngiltere'nin Avrupa'dan kendini ayırması gerektiğini söylüyor, "Brüksel'in oyuncağı olmayacağız" diye kelime oyunları yapıyorlardı. Bugün destek bulduklarını da söylüyorlar. Yüzde 99. Okur profili çok sağlammış demek. "Ne mozaiki ulan, beton!" ayarında.

Bulvar gazetesi falan ama İngiltere'de bu çapta bir yayın bildiğim kadarıyla ilk defa yapılıyor. Paşa gönülleri bilir. İnsan şunu düşünmeden yapamıyor yine de: Ertuğrul Özkök Bild'de yazıyorsa, Yılmaz Özdil Daily Express'e başyazar olur.

25 Kasım 2010 Perşembe

kim olursan gelebilirsin?



Hararetli bir tartışma ama birçok köşe yazarının sanki 40 yıldır Naipaul okuyormuş gibi laflar etmesi hiç ilginç değil; sırıtıyor. Bugün Zaman’a, V. S. Naipaul meselesinin Hilmi Yavuz’un kalemi aracılığıyla başladığı gazeteye baktım. Yazarın İstanbul’a gelmekten vazgeçmesinin nasıl haberleştirildiğini merak ediyordum:

İnternetten okuyabildiğim kadarıyla, ilgili haberin ilk cümleleri aşağıda:

“Avrupa Yazarlar Parlamentosu bugün V. S. Naipaul tartışmalarının gölgesinde başlıyor. İslam ve Müslümanlara hakaret eden eserleri sebebiyle tepki çeken Nobel ödüllü yazarın gelmeyeceği açıklanan toplantının açılış töreni bugün saat 10.00’da Hilton Otel’de yapılacak.”

Sonrası toplantıya kimlerin katılacağı ve Naipaul’un gelmeyeceğine dair açıklamayı ne şekilde yaptığına dair birkaç cümle, o kadar. Tuhaf değil mi, gazetenizin bir yazarı, bütün Türkiye’yi içine çeken bir tartışma başlatmış, siz meseleyi üç cümlede özetliyorsunuz. Hem de nasıl ifadelerle: “(…) İslam ve Müslümanlara hakaret eden eserleri sebebiyle tepki çeken Nobel ödüllü yazarın gelmeyeceği açıklanan…” Yani bir yazar hakaret etmiş, doğal olarak tepki çekmiş, o da gelmemiş. Bu kadar basit… Meseleyi başlatan Hilmi Yavuz açısından basit olabilir de, bu iş o gazetenin gazetecisi açısından da bu kadar basit mi? Yavuz’un görüşü, Zaman’ın gazeteciliğini bağlar mı; gazetecinin elini haber yazmaktan alıkoyar mı; bu bir ortak görüş müdür? İşin komiği, kimin tepkisini çektiğini bile yazmamışlar. Sadece Yavuz’un yorumu derdik ama anlaşılan bütün gazetenin tepkisini çekmiş.

Konudan bağımsız bir anekdot: Üniversitenin ilk yılında, “bekâra ev vermeyen” ev sahiplerinden usanan iki arkadaşım, bütün gün sonuç alamadan dolaştıktan sonra Mevlana Emlâk isimli bir emlâkçıya girerler. Kapıda “kim olursan ol yine gel” yazmaktadır. Nihayet burada bir ev bulabiliriz diye umutlanmaları çok sürmez; bekâra orada da ev yoktur.

-Kapıda kim olursan ol yine gel, yazıyordu ama!
-Bekârsan gelme, kardeşim.

Peki.


Bu arada Naipaul bir zaman önce gelmiş, ancak yine gelemiyor. Mehveş Evin’in Milliyet Cadde'deki yazısı.

24 Kasım 2010 Çarşamba

flamingo yolu


Fotoğrafçı Robert Haas için şans kapıyı harbiden kırmış. On yıllarca aynı noktada kıpırdamadan dursa bile bu fotoğrafı yakalayamabilirdi. Ama yakaladı. Bugünkü Guardian'ın yazdığı üzere, Meksika'nın Yucatan eyaletinde makinesini kuran Haas, Karayip flamingolarını işte böyle görüntüledi. Gerçek bir flamingo dizilişinde... Haas, kuşlar bu görüntüyü bozmadan evvel, sadece bir kare çekebilmiş. O da bu...

bir şeyi kırk defa söylersen...


Sakınan göze çöp batar. Bunca yıl “İran mı olucaz, oluyoruz, olduk yoksa” diye dertlenirsen sonunda olursun işte.

2006 yılından beri harika işler yapan –arada bir muhakkak gözünüze çarpmıştır- Frank Jacobs’un son numarası, ülkelerin mevcut fiziki harita üzerine nüfuslarına göre dağıtıldığı yepyeni bir harita.

Böyle düşününce bütün harita tepetaklak oluyor tabii. Dört ülke dışında (Yemen, ABD, İrlanda ve Brezilya) herkes dünyanın bir başka yerine sürgün. Biz çok uzağa gitmiyoruz. 72 milyonun gücü adına, yakına ve biraz daha geniş bir coğrafyaya, İran’a taşıyoruz. Yeni komşularımız, bilmem sever misiniz, Peru, Canada, Suriye, Türkmenistan, Letonya ve azıcık ucundan Cibuti (Nahçıvan misali). Tabii bir de bizim bıraktığımız yere yerleşen Uganda var (sanırım bundan sonra birilerini aşağılamak için gelişmemiş ülke olarak Uganda örneği verilemeyecek, adamlar dibimizde; neyse, siyasetçiler düşünsün)

Üzerine gevezelik etmek için bolca malzeme veren harika bir harita. Frank Jacobs bunu hep yapıyor. Adamımsın Frank!

PS. Günün anlam ve önemine uygun bir ekleme: Kuzey ve Güney Kore burada da beraber. Haritanın dibine, Güney Afrika'nın eski yerine bakın.

23 Kasım 2010 Salı

çok uzaklarda, gün ortasında



Gazeteler ölecek mi ölmeyecek diye konuşaduralım, basın hâlâ işe yarıyor. Bu sene Hindistan’da bir haber dergisi, Tehelka, devletin gün ortasında şiddetini belgeleyerek Hindistan IPI’nin (International Press Institute) gazetecilikte mükemmeliyet ödülünü kazandı. Ülkenin kuzeydoğusundaki Manipur eyaletinde, ayrılık yanlısı gruplar yaklaşık 30 yıldır hareket halinde. Tahmin edersiniz, hem devlet hem de halk diken üstünde. Başkent Imphal’ın sokakları sıkıntılı.

Gelelim ödülü hak eden habere. Uzun zamandır bu denli açık şiddet fotoğrafı görmemiştim. Olmadığından değil, çekilemediğinden elbette. 23 Temmuz 2009’da polis, Eyalet Meclisi’nin 500 metre ötesinde, önce kalabalığa ateş açıyor, sonra da eski bir terörist olduğunu düşündükleri genç bir adamı, Chongkham Sanjit’i çevreleyerek, apar topar bir dükkâna sokuyorlar. Bütün bu olaylar sırasında polise hiç karşı koymayan genç adamın ölü bedeni çıkıyor dükkândan.

Oradan geçen birisi yaşananları dakika dakika fotoğraflıyor ve Tehelka’ya veriyor. Polisler o kadar umursamaz ki, fotoğrafçıyla ilgilenmiyorlar bile. Sonuç: Her şeyi apaçık gösteren fotoğraflar, polislerin sonunda yargılanmasını sağlıyor.

Çok uzak, çok alakasız gibi gelebilir. O kadar değil. Birkaç isim sıralayayım: Uğur Kaymaz, Engin Çeber, Festus Okey… Herkes görmüştü. Ne oldu?

Özellikle sondaki fotoğrafların rahatsız edici olduğunu hatırlatırım.
















Haberin tamamı burada

22 Kasım 2010 Pazartesi

her birimizin hayatına başka bir hakikat hükmeder




Basınımız bu nitelemeyi çok beğeniyor ama, bazı insanları övmek için "on parmağında on marifet var" demek ayıptır. Ne o öyle, çocuğunun başını okşuyor gibi! Basitçe söylemek gerek bazen: Yazar, müzisyen, sinemacı, tasarımcı ve daha bir dolu unvanla tanımlanabilecek Ümit Kıvanç'ın ben en çok romanlarını severim. 1990'ların önemli romancılarındandı; sonra nedense yazmayı bıraktı. Yazdıysa da yayımlamadı. Yine de İletişim Yayınları iyi bir iş yapmış, Kıvanç'ın bütün kitaplarını yeniden basmış.

Bazı insanlar burun büker ama ben kitapların ilk cümlelerini okumaya bayılırım. Eh şimdi, bütün romanları önümde duruyorken, buyurun Kıvanç'ın esaslı ilk cümlelerine:


Eğer o silah sesi araya girmeseydi, o sokaktaki evlerin birinde bir adam pijamasını her günkü saatinde çıkaracaktı. (Bekle Dedim Gölgeye)

Nilüfer’in, yatak odasından sızan ışığı arkasına almış donlu silüeti görmesine daha çok zaman vardı. (Aşkım Bana Resimaltı)

Göğün kararmasıyla içeride ışıkların yakılması arasında, her şeyin lâciverde bulandığı o loş ve uzun zaman diliminde değişti yaşantım. Geriye döndüm ve onu gördüm. (Gaib Romans)

Birilerini soyarak elimizde nihayet üç-beş kuruşun bulunmasını sağlayabileceğimiz yollu baştan çıkarıcı fikirlerin aramızda sıkça uçuşmaya başladığı sıralarda inşaat henüz devam ediyordu. (Kale, Erkek Hikâyeleri)

Ben senden hiçbir zaman korkmadım usta; bilirsin, korksam korktuydum derim. Ama senin için korktum.(Usta’yı Ziyaret, Erkek Hikâyeleri)

Kedi çantamı devirdi. Bir tiryaki öksürüğü, hırıltılarını geride bırakarak geçip gitti. Kepenk indi. Dolunay! (Yalnız Olmuyor)

Her birimizin hayatına başka bir hakikat hükmeder. (Siyah Makamı)

21 Kasım 2010 Pazar

kim var imiş biz burada yoğ iken


Malum, bir ayı aşkındır Amsterdam’dayım; ama benden çok daha önce de buralarda olanlar vardı. Amsterdam’lı fotoğrafçı ve tarih danışmanı Jo Hedwig Teeuwisse, üşenmemiş, bit pazarından bulduğu eski fotoğraflarla aynı mekânlarda çekilen güncel fotoğrafları tabiri caizse, kaynaştırmış. Fotoğraflar, İkinci Dünya Savaşı yıllarından. Sonuçları görüyorsunuz. Ürpertici. Dramatik. Çekici. Güzel.

Başlığı tarihçi Cemal Kafadar’ın güzelim kitabından aldım (o da Karacaoğlan’dan almıştı). Madem başlık budur, dayanamayıp, ilgili dörtlüğü de ekliyorum:

"karac'oğlan der ki bakın olana
ömrümün yarısı gitti talana
sual eylen bizden evvel gelene
kim var imiş biz burada yoğ iken"

Jo Hedwig Teeuwisse’nin Flickr bağlantısı da burada.







20 Kasım 2010 Cumartesi

mutluluğun tarifi




Epey yaşadım ve mutluluk için neyin gerektiğini bulduğumu sanıyorum. Kırda sessiz, münzevi bir yaşam; iyilik yapmanın kolay olduğu ve buna hiç alışmamış insanlara yararlı olma imkânı; sonra biraz fayda sağlayacak kadar çalışmak, sonra dinlenmek, doğa, kitaplar, müzik ve yakınlara sevgi... İşte benim için mutluluk fikri bu.


Lev Nikolayeviç Tolstoy, 100 yıl önce bugün öldü. Büyük yazarlar topluluğunun bir üyesiydi. Fikirleri tartışıldı; tartışılmaya devam ediyor. Aydın kavrayışı üzerinde yaşayışı ve görüşleriyle bu denli etkili olan az kişi bulunur. Türkiye'deki aydınların genlerinde bile Tolstoy'un hem iyi hem kötü dokunuşları var. İz süreceksek, oraya kadar gitmemiz gerekiyor.



19 Kasım 2010 Cuma

savaş şimdi başlıyor



Bir haftadır bu işlerle uğraşıyordum ama anladım ki füze, kalkan falan hikâye. Savaş dediğin, yüz yıldır bildiğin tankla yapılıyor.

İşte, Lizbon’daki NATO Zirvesi’nin yeni strateji ve füze kalkanında anlaşma sağlanan ilk gününde, ABD, kendi kamuoyuna, Afganistan’daki savaşla ilgili bir açıklama yaptı. Buna göre, özellikle savaşın en yoğun yaşandığı Helmand’a zırhlı tank (fotoğraftaki M1 Abrams'lardan) birliği gönderiliyor. Bu dokuz yıllık savaşın tarihinde bir ilk.

Gerçek savaş şimdi başlıyor. Yazık. Rambo’nun Afganistan macerasını hatırlar mısınız? İşte o hesap.

oy vermek bir zevktir



Birisi Penguen’in 2009 yerel seçimlerinden önceki “oh, evet, evet” kapağından ilhamla reklam çekseydi ancak üstteki gibi yapardı. Ama böyle şeyler bizim topraklarımızda çok ayıp olduğundan, bu işi Katalanlar üstlenmiş. Hem de dünyevi heveslere pek uzak olduğu farz edilen Sosyalistler çekmiş bu reklamı. Tabii, biraz daha genç olanları…

28 Kasım’da yerel seçimlerden önce Katalan Sosyalist Partisi’nin gençlik kolu Joventut Socialista de Catalunia, dünyanın her tarafında olduğu gibi orada da sandığa gelmeye üşenen gençleri etkilemek için “zevkli” bir yola başvurmuş. Genç bir kadın oy vermeye gider ve olaylar gelişir, diye özetlenebilecek reklamın sonunda da “oy vermek bir zevktir” diye amaçlarını açıklıyorlar. Söylemeye gerek var mı; Katalan halkı bu konuda ikiye bölünmüş; videoyu iğrenç bulan da var, “oh, ne âlâ” diyen de.

Tekrar başa dönelim. Bizde de şu aşağıdaki kadarı yapılabilmişti. Katalanlar’a özenen ilk partinin başına neler geleceğini gerçekten merak ediyorum.