10 Eylül 2010 Cuma

avrupa'da bir hayalet dolaşıyor



Yerinden edilen heykellerinki kadar dramatik az fotoğraf vardır. Gerçekle gerçeküstünün zaman ötesi bir karışımı... İşte, Karl Marx’ın Berlin’deki heykeli de kaldırılıyor. Yanıbaşındaki yoldaşı Friedrich Engels çoktan gitmiş, “sakallı” tek başına. Yolun sonunda bir süreliğine zaman öldüreceği geniş bir hangar var muhtemelen. Ama geri dönecekler...

Bu gezintinin sebebi Marx-Engels anıtının yakınlarındaki metro inşaatı. Aşağıda da, ikilinin internetten bulduğum anıtsal fotoğrafları var.




7 Eylül 2010 Salı

amerikan saati


ABD Milli Savunma Konseyi Personel Şefi Denis McDonough’nun odası... Duvardaki kırmızı dijital saat dünyanın dört bir tarafındaki (lafın gelişi öyle, aslında tek bir tarafındaki) kritik noktaların yerel saatini gösteriyor.

Kabil’in saati.
Bağdat’ın saati.
Yemen’in başkenti Sana’nın saati.
Kudüs’ün saati (ki isim plakasında parantez içinde bir de Rahm yazıyor, İsrail’le güçlü bağları olan Beyaz Saray Personel Şefi Rahm Emanuel’e ithafen)
Ve Tahran’ın saati, unutmadan.

McDonough’nun bir küçük şakası, memleketi Stillwater’ın (Minnesota) saati de işliyor duvarda.

Ama Londra yok, Berlin yok, Paris yok, Tokyo yok, Moskova yok, Pekin yok, Yeni Delhi yok, Canberra yok, yokoğluyok... Bu arada Ankara da yok.

Yılmaz Özdil sularında daha fazla ilerlemeden not edelim. Bu duvar ABD perspektifinden dünya ahvalini yeterince anlatıyor herhalde. Her şeye gönülsüz Avrupa gündem dışı, ABD de kalanıyla iş görmeye gönülsüz. Çin zaten kendi işinde gücünde. Moskova? Geçelim bir kalem.

Giderek ufalıyor Amerikan dünyası. Kabil’den de çıkarlarsa Atlantik’in beri yanına geçecekler. Daha önce yapmışlıkları yok değil.

Saat mevzunu Cohen’in yazısında okudum
.

6 Eylül 2010 Pazartesi

godard nerede?



Bizim meslekte, meşhur oyunculara, yönetmenlere falan ulaşmak sıkıntılıdır. Çok zor değil ama sıkıntılı işte. Hele ki ortada yeni bir film, proje vs. yoksa… Sorun meşhurlarda değildir; kendilerine ekstra iş çıkarmak istemeyen kraldan çok kralcı asistanları aşmak zordur. Hollywood’a ulaşmak elbette daha da zor. Önce ajansı aşacaksınız, sonra asistanı (ki orada ajans, asistandan daha fazla güçlük çıkartır.)

Neyse ki çok işimin düştüğü bir alan değil, daha çok anlatılanlardan biliyorum ama biraz önce –epey bir gecikmeyle de olsa- okuduğum haber, bu sıkıntıları yaşayan herkes adına yüreğimi soğuttu.

Hollywood Reporter’ın haberine göre, Academy of Motion Picture Arts and Sciences (bildiğiniz Oscar Akademisi yani) Ağustos ayından beri Jean-Luc Godard’a ulaşmak için çabalıyor. Telefon, faks, e-mail hiçbiri kâr etmedi. Arkadaşlara haber bıraktılar (yahu kimdir Godard’ın arkadaşları bu arada); olmadı. Son çare mektup yolladılar; henüz cevap yok.

Kendisine bir adet Oscar heykelciği takdim etmek istiyorlar. Onur ödülüymüş.

Herhalde artık bu sene ölür, diyorlar (79 yaşında kendisi); Oscar’sız gitmesin! Godard’ın da çok umurundaydı ya. Sigara yasağından dolayı uzun uçuşlar yapmıyormuş zaten.

Herkes size mi ulaşmaya çalışacak. Tabii ya, biraz da siz uğraşın. Arayın abiler, belki bulursunuz. Ya da bir zahmet kalkıp Paris’e gidin. Anahtar paspasın altında.

5 Eylül 2010 Pazar

umberto'nun kâğıttan dürbünü


İki sayı önce yüklü bir kitap dosyası yayımladık. Bu senenin olmazsa olmaz kitapları, matbaaya karşı e-reader, Salinger, Eco, Sait Faik vs... Ama en önemlisi, 40 yaşın altında en iyi 20 yazar dosyası vardı dergide. Zor dosyaydı, zor seçki oldu... Genelde olumlu tepkiler aldı.

En sevdiğim, bir okurun dergiyi okuduktan sonra kitapçıya koştuğunu söylemeseydi. Yeni yazarlarla tanışmak için. Yine de daha iyisini yapabilmeliyiz.

Bir de dergiyi şu fotoğraftaki gibi basabilsek.

4 Eylül 2010 Cumartesi

taraf'tan evet emri


Gecikmeli bir post.

İki gün önceki Taraf gazetesinden gelsin. Bu kadar tuhafı mevcut olmadığı için rötara rağmen yazılmayı hak ediyor.

Mesele şu: Taraf, referandum öncesinde halkı bilgilendirme çabasında (gazetenin sol üst köşesine bakın.) “Evet” in herkes için hayırlı olduğunu, hakim siyasi ortamı değiştireceğini söylüyor. Bunda sorun yok. Bir gazetenin taraf olmasında sorun yok. Bir gazetenin tuttuğu tarafı okurun gözüne sokmasında sorun yok. Bir gazetenin siyasi kampanya yürütmesinde de sorun yok. Kamuoyu böyle oluşur.

Ama kamuoyu oluşturayım derken, böyle hükmeden, yukarıdan bakan bir dil kullanılır mı? “Evet diyeceksiniz!” denir mi? “Evet demelisiniz” bile değil. Evet diyeceksiniz! Birisi size neden evet dediğinizi sorarsa, bakın işte, bunları bunları sıralarsınız!

İşte burada sorun var. Oraya ne yazdıklarının farkında mı Tarafçılar? Askere höt zöt etmek alışkanlık yapmış olmalı ki (misal, aynı sayfadaki "İyi dinle genelkurmay" manşeti) artık okura da posta koyuyorlar.