30 Mart 2012 Cuma

mühendislerimiz halleder vol.II

İşçilerin hayatını kaybettiği yangından sonra "güven" üzerine yazmıştım; "mühendislerimiz halleder" başlığıyla. İki yorum geldi. İkisi de benim yazdıklarımdan daha dolu. Deryik ve İsmail'den. Kutucuklarda kaybolup gitmesin diye, buraya taşıyorum. Vakit ayırıp yazdıkları için de çok teşekkür ediyorum. 

Deryik

Hollanda'da Hollandalılar, Hollanda için her şeyi halleder genelde. Koca Avrupa'nın en küçük ülkelerinden biri; ama en çok global kaynak tüketen ülkesi. Neden? Çünkü Hollandalı mühendislerin çözümü çok. Her şey büyük bir makine gibi görülüyor; makinenin adı da Hollanda. Mesela çevreyi kirleten teknolojileri / madenleri vb üretim tesislerini gelişmekte olan ülkelere kaydırıyorlar. Hollanda Çevre Bakanlığı yetkilisi büyük bir gururla, "kirleten sanayilerin ihracatını yaparak hem ülkeyi temiz tutuyoruz hem de ihracat geliri yaratıyoruz" diye anlatmıştı ben orada okurken: mesela X maden Brezilya'da kuruluyor, ham ürün Hollandada işlenip son hali yine Brezilyalılara satılıyor. Benzer şekilde, gemi sökümü için asbestli gemiyi de Türkiye'ye yolluyor mesela, en verimli çözüm bu. "parasıyla değil mi?" sistemiyle sağlanan bir verim. Yetkilinin bunları anlattığı kişiler tam da bu ülkelerden geliyordu bu arada, ama o gururluydu.

Yani Hollanda mühendislerine güvenmekte çok haklı; her şeyi en "optimum" şekilde yapmayı, verimliliği vs iyi biliyorlar. Sınırlarını kendileri çizdikleri sistemin, "makinanın" en iyi şekilde işlediğinden eminler.

Öte yandan, o yemyeşil ülkenin ne pahasına yeşil kaldığını sorgulayan bir mühendis çıkarsa, işte o zaman belki siz "iklim" dediğinizde, "mühendisler halleder" demeyi bırakırlar; çünkü iklim denen şey harita üstündeki sınırları tanımıyor, tüm gezegeni ilgilendiriyor sonuçta.

Özetle tüm bu muhteşemlik, bir yerde fazlasıyla bencilce geliyor bana. Mühendislerinin bir şeyi hallettiği de yok aslında; kendi evlerini temiz tutmaktan başka.

İsmail Pelit

rahatlatıcı güven duygusuna hiçbir zaman sahip olmadık ki, onu kaybetmeye fırsatımız olsun. en temele bakalım: bu ülkede bir insanın kendine güvenmesi yadırganır. hep söylenen sözü hatırla: "babana bile güvenme!"

güvenmek, neredeyse bir zayıflık alametidir. peki neden böyle? insan kusurlu olduğu için mi? daha derin bir şey bana kalırsa: güvendiğinde, güvendiğin kişiye/ kuruma/ meslek grubuna teslim olursun. bu ülkede insanlar sözde teslimiyeti sevmez, hiç merak ettin mi? avrupa'da kaç şahsın doğrudan kendisine ait şirketi var? genellikle orada güçlerini birleştir insanlar. şirketler tek bir kişinin borusunun öttüğü yerler değildir. ama bu ülkede neredeyse sadece şu vardır "az olsun ama benim olsun" kardeşler bile ortaklık kurmayı, yürütmeyi zor becerir; güvenemezler birbirlerine.

cemaatin, arkasında namaz kıldığı imama güvenmediğini, adamın dedikodusunu ettiğini bile gördüm. neden? çok mu ince düşünüp güvenmemeyi tercih ediyor insanlar? hayır, karşılarındakinin her şeyden önce kendi menfaatini kollayacağına inanıyorlar. herkesin kendini düşündüğü bir dünyada, neden mühendisler insanların/ halkın lehine bir işin ucundan tutsun? herkes kendi kesesini dolduruyor; böyle düşünen insanlar, hiç kimseye güvenmez.

demek ki, temelde bir güven sorunu var bu memlekette. ben kendime güvenerek, lisede müfredatı eleştirdim. edebiyat tarihi hocam, beyninden vurulmuşa döndü, beni sınıfta bıraktı. bana "neyine güveniyorsun sen?" dediğinde, "kendime" deyince; "ben sana hiçbir şey öğretememişim" dedi. demek ki itaat bekliyor. bak bu çok ilginç: bu ülkede her kurum/ her erk sahibi kişi kendine itaat edilmesini, güvenilmesini ister, ne var ki kurumlar/ erk sahibi kişiler hiç kimseye güvenmedikleri gibi; kendine güvenen birini görünce de onu tehlikeli bulup engellemek isterler.

içerideki gazetecilerin orada olması, iktidara değil kendilerine güvenmelerinden kaynaklanıyor. ya da iktidar dışındaki başka bir güce güvenmelerinden. iktidar hiç kimseye güvenmez bu ülkede (bilim adamları,mühendisler de dahil); iktidarın ideolojisi de önemli değildir. cumhuriyet tarihi; baştan uca halkına güvenmeyen bir devletin mesaisini içeriyor. halkına güvenen onu fişler mi? onların arasındaki ayrılıkları gözetip, kamplaşmaya zemin hazırlar mı? mezhep ya da siyasi görüş farklılıkları bu ülkede kitleleri kontrol etmek için kullanılıyor: devlet halkına güvenmediği gibi, halkının da kendi içinde güvensizlik duygusuyla huzursuz olmasını istiyor. neden? halk, eğer diğerine güvenemezse devlete güvenir. türkler kürtlere, aleviler sünnilere, solcular sağcılara güvenemediğinde herkesin güveneceği bir devlet kendiliğinden ortaya çıkıyor. bugün bir rezalet olduğu söylenen 80 anayasası nasıl o kadar oy alıp kabul edildi? birbirlerine güvenemeyen kitleler devlete güvenmeye mecbur bırakıldı.

insan mecburen güvenir mi? bu ülkede kişinin kendi iradesinin anlamsızlığına vurgu yapan bir yığın söz var. ( en çok işittiğim: "ya seve yaparsın ya da ...")

hollanda'ya gelince orada devlet bir çamaşır makinesine benziyor; bir iktidar aygıtı değil, daha çok insanların hayatını kolaylaştırmak üzere imkanları organize eden bir cihaz. aynı bir çamaşır makinesi gibi çalışıyor devlet orada: vatandaşların hayatını kolaylaştırıyor. sen kirlet ben temizlerim.

buraya gelince; burada devlet kirletmeyi seviyor; başkasını kirletmeden kendini gösteremiyor; her iktidar birilerine çamur atarak kendi gücünü gösteriyor. sadece içeride değil. dışarıda da; düşman üretmeye muhtaç bir devlet; hiç kimsenin, hiçbir insanın dostu olamaz.

avokado seven adam

Avokado rafının önündeyim. İki tane alıp gideceğim; iyisini seçmeye çalışıyorum.

Buraya gelene kadar, bazı soslar hariç, avokado yemişliğim yok. Şimdi şimdi alışıyorum. Seçmesi de zor. Açık yeşili var, neftisi var, koyu kahverengisi var; taş gibi serti, yumuşağı var. Hangisini almalıyım?

Ben meyveleri tek tek ellerken, yanımda dikilen bir adam "seçemiyor musun" diye giriyor devreye. Biraz mahcup, "hayır" diyorum, "anlamıyorum bu işten."

Sade giyimli, güleryüzlü, siyah bir adam... "Ne zaman yiyeceksin" diye soruyor. "Hemen mi, yarın mı, beş gün sonra mı?"

"Yarın" diyorum. Aslında bir planım yok. Öylesine alıyorum işte. Plansızlığımdan nedense utanıyorum.

O da tek tek yoklamaya girişiyor avokadoları. Nihayet bir tane bulup tutuşturuyor elime. Koyu yeşil kabuğu kahverengiye döndü dönecek. "Bak" diyor, "bu yarın için." Bir tane daha... Parlak yeşil, sert... "Bu beş gün sonra." Yumuşacık bir tane, üstelik kahverengi de değil. "Bu hemen, eve gider gitmez."

Sonra renk ve yumuşaklık skalasını anlatıyor sabırla.

"Ben çiftlikte büyüdüm" diyor. "Sabah akşam avokado yerdik."

"Şimdi de çok yiyor musunuz" diye soruyorum. Berideki bir rafın yanında duran alışveriş sepetini gösteriyor. İçi tepeleme avokado dolu. Her renkten... "Sence" diyip gülüyor. Yine güleryüzle "günde yaklaşık on beş tane yerim" diyor.

Beş kahvaltıda, beş öğleden sonra, beş de akşam... Öyle diyor yani.

Şaka mı yapıyor, bilemiyorum. Sormuyorum da. İnanmak daha güzel. 

22 Mart 2012 Perşembe

newroz

Uzaktan uzağa davul zurna sesleri... Leidseplein'den geliyor. Ama fena. Uyumsuz bir ekip. "Hollandalılar mı çalıyor acaba" diyoruz.

Meydana yürüyoruz. Buralı Kürtler, Newroz'u kutluyor. Ateşler yakılmış, halaylar kurulmuş. Kürtçe, Türkçe, Felemenkçe karışık konuşmalar... Sağda solda Öcalan pankartları. Delilo'yu çaldığını ancak çıkarttığım davulla zurnayı kalabalıktan göremiyorum.

Birkaç dakika dikilip ayrılıyoruz. Uzaklaştıkça müzik sönüyor. Davulun sesi ama uzaktan bile hoş gelmiyor.

Koca şehirden iki müzisyen çıkamamış diye düşünüp üzülüyoruz.

19 Mart 2012 Pazartesi

karşı pencere

Amsterdam'da perde kapatmayı pek sevmiyorlar. Biz de yavaş yavaş ayak uyduruyoruz onlara. Roma'da Romalı gibi, derler ya...

Ama karşı pencerede bir adam var.

Göbeğini kaşıyan adam kimdir, sorusuna cevap gibi bir adam. Gündüzleri sadece donuyla gezmeyi seviyor. Geceleri nedense bir zahmet giyiniyor.

Pencereden dışarıya uzun uzun bakıyor. Boş gözlerle... Depresyonda olabilir. 

Kendi penceremize yaklaştığımda göz göze geliyoruz bazen. Birkaç saniye birbirimize bakıyoruz. Aramızda sanırım şuna benzer bir diyalog geçiyor:

- Ne haber?
- Aynı. Senden?
- Ee görüyorsun işte.
-  Ben bir çay koyayım o zaman.

Üzülüyorum da haline.

Tabii bir de onun versiyonunu dinlemek lazım. 

13 Mart 2012 Salı

mühendislerimiz halleder

Mesaj kaygılı bir küçük hikayem var.

Yıllar önce Paris'ten Amsterdam'a giden bir trende yaşlı bir Hollandalı çiftin karşısında oturuyordum

İkisi de emekli öğretmendi. Dünyayı gezmiş dolaşmışlardı. Aklı başında, aydın insanlardı. Konuşmaya da heveslilerdi. Havadan sudan sohbet ettik. Hollanda'ya ilk defa gittiğimi duyunca, bana ülkelerini anlattılar. İyi yönlerinden de eksiklerinden de, tipik bir Hollandalı gibi, gayet objektif  biçimde bahsettiler.

Bir ara söz iklim değişikliğine geldi. Daha o hafta gazetelerde "Hollanda sular altında kalabilir" diye bir haber çıkmıştı; hatırlattım.

Adam güldü. Bir şey olmaz, mühendislerimiz çalışıyor, dedi.

İyi de, mühendislik bir şey değil ki bu, dedim. "İklimden bahsediyoruz sonuçta."

Kadın sözü aldı bu defa. Üniversiteler bunun için var, dedi. "Eğitimi veriliyor. Nereye kadar direnebilirlerse, oraya kadar gidecek mühendislerimiz. Belki daha da ötesine."

Kocası tekrar karıştı lafa. Son kararı bizde mühendisler verir, dedi. "Yakında havanın nasıl olması gerektiğine de karar verirlerse şaşırma." Keyiflenmişti iyice.  

Böylesini hiç görmemiştim. Güven duygusu o gün dördüncü bir yolcu gibi yanımızda seyahat ediyordu. Sonraki yıllarda bu sohbet başka Hollandalılar'la da açıldı. Ülkesinden en hazzetmeyeni bile "sorun yok" diyordu. "Mühendislerimiz halleder."

Şimdi gelelim mesaja. Esenyurt yangını ve ölen işçilere ilişkin haberlerden önce Twitter'daki öfkeli yorumları okudum. Siz de okumuşsunuzdur. Kimsenin inşaat firmalarına da onların denetçilerine de güven duymadığını görmüşsünüzdür. Haklılar.

"Batı çok medeni, gelişmiş, insanı öyle, devleti böyle" laflarını duyunca hızla kaçarım. Ama bir halkın bir meslek grubuna böylesi güven duymasına o Amsterdam seyahatinde doğrusu imrenmiştim. Halen de imreniyorum.

Biz esas bu rahatlatıcı duyguyu kaybettik. Üstüne ne söylesek boşuna. 

12 Mart 2012 Pazartesi

illa içeceksin!

Türk mahallesinin kıyısında bir kasap dükkânı... İçeriye, henüz ahbap olduğum, mal dağıtan delikanlıyla beraber girdik. O depoya gitti, ben tezgahın önünde dikildim. Yapacak başka bir şey yoktu.

Kasap, Hollandalı bir müşteriyle ilgileniyordu. Onunla işini bitirince, nasıl yardımcı olabilirim, diye sordu. Felemenkçe... Arkadaşı bekliyorum, dedim ben de, gayet renksiz Türkçemle.

Beni ilk defa gördüğünden midir bilmem, sevindi. "Bir kola ikram edeyim, hoşgeldin."

Evet, kasap dükkânı ama Türkiye'dekilerden biraz farklı. İçeride bir meşrubat dolabı duruyor; hatta şekerlemeler bile var.

Yok, dedim. "Eksik olmayın, içmiş kadar oldum."

Abdullah (yeni arkadaşım hani) depodan çıkıp gelmişti bu sırada. Kasap bu defa ona hamle etti: "Abicim, al o dolaptan iki kola, hadi durma."

Yeniden girdim devreye. "Yok hocam sağolasın, bir sonraki sefere diyelim."

Peki, dedi kasap. "Bir sonraki sefere." Sonra yazarkasayı açtı. İçinden bir euro çıkarıp bana uzattı. "Bari şunu al, şu adamdan iki meşrubat içersiniz." Yaşlı bir Hollandalı'nın, dükkanın hemen önünde duran tezgâhını gösteriyordu.

Aldım parayı. Teşekkür ettim. Bugün Cuma, dedi kasap. "İçimden geldi yahu, illa benden bir şey içeceksin. Öyle ya da böyle."

Yaşlı Hollandalı'dan iki gazoz aldık. Ben içtim, Abdullah içmedi.

10 Mart 2012 Cumartesi

nerd saçı

Berberde sıra bekliyorum. Kadın erkek karışık bir dükkân... Üç kadın bir gay berber çalışıyor; seçme hakkınız yok, kim boştaysa saçınızı o kesiyor.

Önümdeki koltuk gay berberin. Saçları halihazırda kısacık olan bir delikanlıyı traş ediyor. Başlamadan önce çocuğa, nerd saçı mı istiyorsun, diye soruyor. Çocuk, yüzünü buruşturarak, tabii ki hayır, diyor. Omuzunu silkiyor berber de. Çok büyük bir şey kaçırdığını ima ediyor gibi.

Traşı hızlı bitiyor çocuğun. Sıra bende. Berber, başlamadan önce bana da, nerd saçı mı istiyorsun, diye soruyor. Tabii ki evet, diyorum. Gülüyor. Makasını şıklatıyor hevesle.

Sonra da, hayır istemiyorsun, sadece merak ediyorsun, deyip, kafasına göre kesiyor saçlarımı.

9 Mart 2012 Cuma

köprüde bir karşılaşma

Keisergracht'ın üzerinde bir köprüde beni durdurdu. Üstü başı perişandı, fena halde akşamdan kalma görünüyordu. Üstelik sadece dün akşamdan da değil. Sigara istedi, verdim. Teşekkür edip uzaklamıştı ki, dönüp, nerelisin, diye seslendi.

Türkiye, dedim. Koşarak geldi. Ben Belçikalı'yım, dedi. "Ama çok seviyorum Türkiye'yi."

İyi de, neden 'ama' diye sordum. Güldü. "Aması yok aslında, seviyorum Türkiye'yi, sevmeyeni de sevmiyorum."

Peki, dedim. "Bence sorun değil zaten."

"Bence sorun. O gıcık siyasetçiyi de dert etme ayrıca." İsmini aramış, bulamamıştı.

Eh, etmiyordum zaten. Peki, dedim yine. Uzanıp elimi sıktı. "Ben sizin yanınızdayım, o deli adamla da ilgilenirim."

Yok, dedim. "Aman, boşver."

Tamam o halde, diyip gitti.