17 Mart 2010 Çarşamba

z raporu 4 - acı veren bir bakan


Günün (dünün) haberi bu defa matrak bir olay. Fransız Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, ödül töreninde oyuncu Marion Cotillard'ı (Bilen onu Çocuk Oyunu'ndan bilir, son Edith Piaf olarak tanıyanlar da var) şişledi. Kötü bir niyeti yoktu; sadece ödül verecekti ama karşısındaki güzel kadın ellerini biraz titretmiş olabilir. Olay Youtube'da şu şekilde mevcut.

Yukarıdaki el titreme tezini hemen çürütelim. Bizim kültür bakanı Ertuğrul Günay'ın, Mitterrand ile aylar önceki muhabbetine buyurun.

12 Mart 2010 Cuma

istanbul hatırası


Hanımlar, Beyler!
Veda etme durumunda kaldığımız, benim idrakimce kültür ve sanat alanında, tarih boyunca ve bütün dünyada, bizi en iyi temsil etmiş ve en çok şereflendirmiş olan adamdır. Kıymetini bildiğimizi, kendisine pek de bildiremediğimiz biri. Hatırası önünde saygıyla eğilip, öylece kalma durumundayız.
Hakkı Devrim

milli idman

Diyarbakır – Bursa maçından sonra gündem harlandı. Bu ülkede yazanın da söyleyenin de tepki topladığı belalı bir konuyu, maçlardan önceki zorunlu İstiklal Marşı’nı, Radikal’den Bener Onar, Taraf’tan da Fikret Doğan yazmış.

Onar, yazısında Kadıköy'deki olaylı Türkiye - İsviçre maçını da anıyor:
İsviçre maçı çok gerilerde kaldı ama ben dahil bir grup spor gazetecisi zaman zaman o noktaya takılıyoruz. Takılmakta da haklıyız gibi geliyor. O gece yaşananların muhasebesini iyi yapamadığımız için bazı noktalarda aksaklıklar yaşanıyor. Bir kez daha geriye dönüp baktığımda Alpay Özalan’ın vahşi okuma stili (!), taraftarların gaza gelişi bu otorite eliyle düzenlenen marş töreniyle ilintili. Haftada iki kez okulda, bazen bir kereden fazla maçta ‘Milli marş’ idmanı yapan bir gürühun zıvanadan çıkması olarak da görülebilir Saracoğlu Meydan Muharebesi!

z raporu 3 - Stockholm sendromu

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini destekleyen ülkelerin başında İsveç geliyor ama bu durum, bugün parlamentolarından Türkiye aleyhine bir karar geçirmelerini engellemedi. Geçen sene gündeme gelen bir tasarı (Türkler’in 1915’te Ermenilerin yanı sıra Asurilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına ve diğer Hristiyan azınlıklara karşı soykırım yaptığını iddia ediyor) bugün İsveç parlamentosunda, bir oy farkla yasalaştı.

Amerikan Kongresi
’nde de bir oy fark vardı; bu herhalde artık bir gelenek. Esas sorun şu ki, komşularla sıfır sorun derken mangalda kül bırakmayan Türk dış politikası bu tasarı meselesini yönetmeyi beceremedi. Yapabildikleri tek şey ilgili büyükelçileri tek tek geri çağırmak. Washington Büyükelçiliği görevine henüz başlamış olan Namık Tan bir süredir Ankara’da. Ne zaman geri döneceği de belirsiz. Stockholm Büyükelçisi Zergun Korutürk de istişareler için Ankara’ya çağrıldı. Belli ki onu da bir süreliğine merkezde tutacaklar. Çözüm geri çağırmadan geçseydi, Toyota çoktan başarılı olurdu. Esas sürekli geri çağırıyorsan bir sorun var demektir.

Günün sözü de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den gelsin o halde. Gül tasarının geçmesinden sonra şunları söyledi:
Geçen Amerikan Kongresiyle ilgili söylediklerimi burada da tekrarlamak isterim. Sorsanız 3 kelime konuşamazlar. Esasen çok küçük motivasyonlarla hareket eden insanlar. Tarihe yaptıkları saygısızlık açısından üzüntü verici. Hiçbir itibarı yok. Bunları da çok büyütmeyin açıkçası. Çok fazla büyütülecek bir konu da değil. Çünkü itibar etmediğimiz konuları da büyütmememiz gerekir.

Hükümet böyle düşünmüyor olsa gerek ki, her oylamadan sonra Ankara’nın nüfusu bir kişi artıyor.

Norveç'in ağacı meşhur


Haruki Murakami’nin Türkiye’de artık epey okuru var. Doğan Kitapçılık (DK) neredeyse bütün kitaplarını bastı. Bu yüzden yazarla ilgili gelişmeler artık burada da haber statüsünde. Ama tembel kültür sanat servisleri, kendileri kadar tembel ajanslardan gelen haberleri kontrol etmeden bastıkça, o haberler hep yanlış verilecek. Murakami’nin Beatles’ın şarkısından esinlenerek isimlendirdiği Norvegian Wood romanını, DK İmkansızın Şarkısı başlığıyla yayımlamıştı. Aslında hoş bir çeviri; çünkü şarkıda “wood” ile ne kastedildiği zaten tam olarak bilinmez. Ağaç mı, mobilya mı, kereste mi, orman mı? Hemen sözlere uzanalım:

i once had a girl or should i say she once had me
she showed me her room, isn't it good? norwegian wood


bir de şu var tabii

and when i awoke i was alone, this bird had flown
so i lit a fire, isn't it good? norwegian wood


Paul McCartney gerçi daha sonra, şarkıda kastedilenin Norveç’in çam ağacından ucuz mobilya olduğunu da söylemişti. Her neyse, Murakami ile ilgili çoğu haberde, bu eserinin adı bir şekilde Norveç ağacı olarak çevriliyor. Zamanında Anadolu Ajansı’ndan gelen norveç ağaçlarını Milliyet, Radikal, Gazeteport vb. olduğu gibi sayfaya koymuştu. Tufaya son düşense bugünkü Taraf. Guardian’daki “Norwegian Wood sinemaya uyarlanacak” haberini “O ağaç yakında beyazperdede” başlığıyla yayımladılar. Artık nasıl bir ağaç hayal ediyorlarsa.

Madem ki heveslendik, buyurun Beatles’dan Norwegian Wood, bu da şarkının akla zarar ama sevimli sözleri. Guardian’daki haberi de buradan okuyabilirsiniz. Haa, bu arada filmin müziklerini Radiohead’den Jonny Greenwood (iyi ki haberde yeşil ağaç diye geçmiyor) yapacakmış. Yönetmen Anh Hung Tran. Film Aralık’ta Japonya’da vizyonda.

11 Mart 2010 Perşembe

ah radikal ah


radikal'in internet editörleri "şöyle keyfimizce bir seksi kadın fotoğrafı koyamıyoruz siteye" diye hayıflanıyor mu acaba? Hele abileri Hürriyet "seksi fotoğraları için tıklayınız" gazeteciliğinde çıtayı her gün biraz daha yukarı taşırken.

Fırsat nihayet ayaklarına geldi, hem de Dünya Kadınlar Günü'nde. Mesele borç batağı içinde yüzen komşu Yunanistan halkının, rahatlamanın çaresini röntgencilikte bulmasıydı. Culia Aleksandratu isimli manken-şarkıcının sevgilisiyle geçirdiği mahrem saatlerin videosu bir şekilde yayımlanınca (artık ne şekildeyse) millet bu olaya yakinen tanık olmak için akın akın gazete bayilerine koşup, yirmişer avroyu ilgili cd'ye bastırmıştı (demek bayiden ısrarla istenen gazeteden başka şeyler de var.)

Her neyse, radikal meseleyi ıskalamadı ve şurada enine boyuna inceledi. Mahrem görüntülerinin bilgisi dahilinde yayımlanmadığını söylediği hanım kızımızın en iddialı (ne iddiası, radikal ölçülerine göre epey erotik) fotoğraflarından birini de haberin alnına bastı. Tabii, ilgili haberin altına, Yunanistan'daki ekonomik krizi altı paragraf döşemeyi de unutmadı. Eh, mahcubiyet böyle bir şey.

O fotoğraf Radikal'e bir yıl gider.

PS: Bu kadının giyinik bir fotosunu bulmak gerçekten zormuş, bu arada.

yine mi çiçek!

beyaz yakalı kadını, ofisinde en çok mutlu eden nedir? Tereddütsüz tek yanıtı var bu sorunun: Kendisine bir çiçek gönderilmesi. Reklam veya halkla ilişkiler işindeyse bu söz konusu beyaz yakalı kadın, sık sık sevinmeyi umabilir. Çünkü boy boy çiçekler, bu sektörlerde kartvizit yerine geçiyor. Kişi kendini öyle kuru kuruya hatırlatamıyor tabii. Unutma beni kartvizitini, unutma beni çiçeğiyle göndermek zorunda.

Açık ofiste yan tarafımıza taşınan reklam bölümünün kadınlarına (ve erkeklerine de)gelen çiçekler makul sınırı bile aştı. Etraf çiçek bahçesi gibi, kadınlar çaktırmadan kime ne kadar çiçek geldiğini sayıyor, kendilerine de her çiçek getirildiğinde, hayıflanıyor gibi yaparak "yine mi çiçek" diyip dudaklarını büküyorlar. Ama tabii, artı bir... Bu arada, evet, doğru, kimse kimseyi unutamıyor...

z raporu 2 - afette parmak hesabı

THY uçağı Amsterdam'a düştüğünde Hollandalı yetkililer kaç kişinin ölüp kaç kişinin kurtulduğunu uzun süre açıklamadılar. Belirsizlik Türkiye'deki ilgilileri çıldırma noktasına getirdi ama adamlar ciddiydi. Her şeyi dikkatle inceledikten sonra ancak, nihai rakamları açıkladılar. Böyle nazik bir konuda düzeltme yapmak istemiyorlardı (bu arada Türkiye'de hem başbakan, hem de ulaştırma bakanı farklı farklı rakamları açıklamıştı bile.) En sonunda bir kayıp raporu açıklandı ve bu rapor değişmedi.

Bugün Elazığ depreminde ölenlerin 51 değil 41 olduğu duyuruldu. Fark, yöre insanının nüfusta başka köyde başka isimlerle bilinmesinden kaynaklanıyordu. On kişinin azalması sevindirici tabii, ama bu konuda bile kayıt tutmaktan aciz ve baskı altında yanlış açıklamalar yapan bir yönetimin varlığı da can sıkıcı. Halen bazı inceliklerin memleketi değiliz. Parmak hesabı geçerli.

Günün sözü (aslında dünün sözüydü) Sağlık Bakanı Recep Akdağ'dan geldi. Akdağ, Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'ın "Eşcinsellik hastalıktır" demecine cevap veriyordu: "Şu bir gerçek, Türkiye’de eşcinsellik yaşayanlarca zor bir şeydir. Ayrımcılık sebebi olabilir. Toplum insaflı olmak durumundadır."

Muhafazakâr bir bakan ölçüsüne göre cesur bir çıkış; tabii sözlerinin devamında kendine bir emniyet payı bıraktığını saymazsak:

"Eşcinsel evliliklerin yapılabileceği konusu bizim toplumumuzun kabul edebileceği bir durum değildir. Çocukların cinsel eğitimlerinin doğru gelişebilmesi için gerekenleri yapmalıyız."


Bakan bu lafları Kavaf'la kavga etmek için söylemedi. Gazeteciler ısrarla sorduğu için konuştu. "Madem hastalık, sağlık bakanına soralım" diye düşünen gazetecilerin açıkgözlüğü bir yana, esas Başbakan bu konuda ne derdi acaba?

zaman bir şirketmiş meğer!

Çevre meseleleri Zaman gazetesinin canını hep sıkmıştır. Sol politikalar, emek, belli bir zümreye ilişkin değilse hak ve özgürlük mücadeleleri de öyle. Sıkıntısını dağıtmak için herhalde bazen müthiş(!) araştırmalar yapıp, keyifle yayımlıyor. Mesela şurada olduğu gibi, Greenpeace Akdeniz'in bir şirket olduğunu ortaya çıkartıyor. "Greenpeace meğer bir şirketmiş!" diyor şaşırarak (ünlem işareti de koyuyor ki sonuna, biz de onun kadar şaşıralım). Sonra da, şu absürd cümleyi kuruyor:

Kamuoyunun, fabrika bacasındaki, Enerji Bakanlığı'nın çatısındaki ya da denizdeki eylemleriyle tanıdığı çevre örgütü Greenpeace'in bir şirket olduğu ortaya çıktı.


Haberin geri kalanına duygularını yükleyememiş Zaman. Çünkü o bölümde işini şeffaf yapan bir kuruluşun kendi yaptığı açıklamaları ve dökümleri nakletmek zorunda kalmış. Sonuçta Greenpeace Akdeniz, diğer ülkelerde faaliyet gösteren ofislerinde de olduğu gibi, evet, bir şirket (yasalar, bağış topladıkları için bu yapıyı zorunlu kılıyor.) Üstelik bunu kendileri, kendi internet sitelerinde yıllardır açıklıyor ve şeffaflık ilkeleri gereği, aldıkları her bağışın hesabını kuruşu kuruşuna veriyorlar. Yani Greenpeace elbette bir şirket, tıpkı Deniz Feneri'nin de olduğu gibi (Zaman belki bunu da bilmiyordur.)

Bu haberi hazırlayan arkadaşın Greenpeace internet sitesindeki şu notu görmemiş olması mümkün mü peki?

[Greenpeace]BAĞIMSIZDIR: Hiçbir şirketten, sanayi kuruluşundan, siyasi partiden ya da devletten bağış ya da sponsorluk kabul etmez. Yalnızca bireylerden aldığı maddi destekle ayakta durur.

Kötü niyetli olmak için bile birazcık akla ihtiyaç var!

9 Mart 2010 Salı

z raporu 1

Günün lafını Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, iki dakika içinde bile değişebilen uçak bileti fiyatları için etti: Bilişim hızında giydiriyorlar! Bizler için küçük, bir ulaşım bakanı için büyük bir adım bu. O lafın doğrusunu söyleyeceği bir gün de gelir belki. Bekleyelim.

Bir laf da Beşiktaş'ın Şili'li oyuncusu Rodrigo Tello'dan: Biz depreme çocukluktan itibaren hazırlanırız (Bir bildiği var tabii, bizim kerpiç evler 6.0'da dağıldı ama 8.8 bile onun ülkesini yıkamadı.)

Günün hayalkırıklığı, siyasetteki ışığı giderek sönen Kemal Kılıçdaroğlu. Batman'da "Genel af" dedi, Deniz Baykal kulağını çekince, "yok öyle bir şey" diye panikle yalanladı. Yok öyle bir şey demek kolay, ama şu aşağıdaki cümlelerden kurdukça sen de giderek yok oluyorsun sayın vekil.

“Bugünkü koşullarda bizim bir genel affın olabileceği gibi bir düşüncemiz söz konusu değil” Mahcubiyet gramere de vuruyor tabi!!

8 Mart 2010 Pazartesi

bir kitle imha silahı olarak ev

günün iki olayı: 51 kişinin öldüğü elazığ depremi ve cumartesi günkü olaylı diyarbakır-bursa maçının artçıları.

Deprem sabah beşe doğru oldu. BBC, 7 haberlerinde konuyu haritalar eşliğinde verirken, çok da ciddi bir deprem olmadığını söylüyordu. 51 kişi öldü, 34 de yaralı var. Sebep köylerdeki kerpiç evler. Kim diyordu, evler, bilinmeyen kitle imha silahlarıdır diye?

Polis minibüsünde kaçarken ölümden dönen Bursasporlu futbolculardan en az biri, gelecekte bir gün Diyarbakırspor'a transfer olacak. Şehirdeki ilk gününde ne tuhaf hissedecektir kendini...

süresi dolmuştur!


İnternet koca bir arşiv ve bizi zahmetten yine eski usul yöntemler kurtaracak. İşi bilenlere her zaman ihtiyaç var. Kütüphanecilere mesela. Marilyn Johnson geleceğin adap bilen ustalarını yazmış: This book is overdue!How librarians and cybrarians can save us all. Hayırlı uğurlu ola!