30 Nisan 2010 Cuma

taraf'ın laubali manşetleri

Fener Sivas’ı deplasmanda 5-1 yendi; Taraf “Fener Sivas’ı katletti.” diye manşet attı. Arjantin takımı Estudiantes (Öğrenciler demek) rakibine yenildi; Taraf “Öğrencilere sıra dayağı” diye yazdı. Gazete, gizliden şiddete mi öykünüyor bilmem ama dün de İzmir’deki katilin üç cinayetin ardından tutuklanmasından sonra tüm okurlara ve bu arada olayı “seri katil” şeklinde haberleştiren gazetecilere şu manşetle giydiriyorlardı: “Siz seri katil görmemişsiniz.” Sonra da “seri katil öyle olmaz böyle olur” kabilinden kendi bildikleri “daha vahşi” örnekleri sıralıyorlardı.

Muhalif bir gazete olmanın yolu cesaretten geçer. Ama Taraf, görülüyor ki, laubalilik ve küstahlıkla cesareti birbirine karıştırıyor.

PS: Bu arada “paşa” sözcüğü üzerinden yapılan kelime oyunlu manşetlerinden de gına geldi. Yeter ya.

too much orange will kill you


Anayasa değişikliği oylamalarında patırtı gürültü çıkınca, milletvekilleri yeniden klasik tartışmaya döndü: “Turuncu koltuklar bizi rahatsız ediyor.” Çevre Bakanı Veysel Eroğlu ile Çalışma Bakanı Faruk Çelik zamanında bu meseleyi her yönüyle ele almışlardı (herhalde en çok kendi alanlarına girdiğini düşünüyorlardı.)

Çelik şunu diyordu: “Meclis’in iç dizaynında renkler rahatsız edici ve yorucu. Kürsüye yakın oturanlar karşıdaki beyaz mermerden ve ışıklardan, geride oturanlar renk cümbüşünden rahatsızlık duyuyor. (…) Arkadaşlarda sürekli göz ve beyin yorgunluğuna ilişkin şikâyetler var. Kendimizi gündeme adapte edememe, uzun süre bağlantı kuramama sorunu var.”

Eroğlu da şunu: “Turuncu renk insanı tahrik eder ve hırçınlaştırır (…) Sıcak renk seçilecekse, illa canlı renk istiyorsanız; sarı değil de bej güzeldir. Nefti yeşil de olabilir. İnsanı rahatlatır"

Bu bakanların sorumluluğundaki iş yerlerini, mesela Tuzla’daki tersaneleri düşününce Meclis’teki çalışma koşullarını tartışmak bile komik ama, yine de turuncunun negatif özelliklerine bir bakalım:

Turuncu bir yoksunluk duygusu yaratabiliyor. Çok aşırıya kaçınca ciddiyetsiz ve entelektüel derinlikten yoksun havası da verebiliyor.

AKP gibi turuncu yoğun amblemli bir partinin milletvekili olsaydım, yukarıdaki sözleri söylerken iki defa düşünürdüm.

29 Nisan 2010 Perşembe

vazgeç pep


(Eski blog'tan. Günün anlam ve önemi üzerine...)

Daha ilk yılında üç kupa aldı. En büyük rakibini evinde hezimete uğrattı. Tarih yazdı.

Bundan sonra yapabilecek bir şeyi kalmadı. Başarı eşiğini geçti Pep Guardiola. Artık ne yapsa eksik olacak; ya da tekrar. Bugün çok mutludur muhakkak ama bundan sonra hiç bu kadar mutlu olmayacak. Bir daha hiç yaşayamayacak ilk seneyi.

İstifa etsin en iyisi. Bir taraftar olarak seyretsin Barcelona maçlarını, kitap okusun, müzik dinlesin, dünyayı dolaşsın. Ne yokuş aşağı gittiğini görsün ne de aynı şeyleri yeniden yaptığını.

Biz de onu hep takım elbisesini çekmiş, Messi’li Etoo’lu Henry’li ve tabii ki Puyol’lu efsane kadroyu kenardan izlerkenki haliyle hatırlayalım.

28 Nisan 2010 Çarşamba

bloomberg kuralları

Bloomberg, Businessweek’i McGraw – Hill’den nakit 5 milyon dolar (ucuz değil mi?) karşılığında satın aldığında kimsenin işlerin ne yönde gideceği hakkında bir fikri yoktu. Sonuçta, alanları esasen ekonomi de olsa iki ayrı işlev gören iki marka var ortada. Biri (Bloomberg) hıza ve sürekli değişen rakamların gücüne, diğeriyse (tipik bir haber dergisi olduğundan) kelimelere ve gündemde yer bulamayan ayrıntılara dayalı. New York Times’dan Stephanie Clifford, Businessweek açısından iç güveysinden hallice bu evliliğin detaylarını şurada anlatıyor.

Businessweek’in kadrosu tırpanlanıp daraltıldı. Başına Time’dan bir editör getirildi ve bir kısım eski dergici de Bloomberg’e gönderildi. Bu gidenler bir kültür şoku yaşıyor olmalılar. Çünkü:

1) Ellerine ilkin Bloomberg Yöntemi denen 361 sayfalık bir rehber tutuşturuldu.
2) Rehberde bazı kelimelerin ve ifadelerin kullanılmaması ya da sınırlı kullanılması yönünde uyarılar vardı. Neydi bunlar: “allow to,” “however,” “although,” "but,” ve “despite.”
3) Her haberin ilk dört paragrafı şu sıralamaya uygun bir şekilde yapılacaktı: Anatema, ayrıntılar, alıntılar ve mevcut durum.
4) Habercilerden ilk olarak 107 cümlelik bir metni, Bloomberg tarzına uygun bir şekilde düzenlemeleri istendi.
5) Her yazara atlattığı veya çok hit alan haberlerinin işlendiği bir pano verildi.
6) Ve bir dergici için herhalde en tuhafı: Haber toplantıları her sabah 7.30’da başlıyordu.

Kimya tutar mı diye sormadan önce, James Cameron üzerine “King of the World” başlıklı bir Businessweek makalesinin Bloomberg’de hangi başlıkla yayımlandığına bakalım: “Cameron’s $1.7 Billion Aliens Have Studios Renting His Cameras.”

Şu an için rakamlar kelimeleri sindirmiş görünüyor.

27 Nisan 2010 Salı

long live kozmik



Her kurumun sırları vardır, ee bizim de öyle. (Foto: Çetin Akdeniz'den hırsızlama. Best regards, Çeto.)

emret bakanım

Emret Bakanım dizisini hatırlayan var mı? Gösterilirken çocuktum; pek bir şenlikliydi diye kalmış aklımda. Bakan’la müsteşarı, danışmanları vs. bir aşağı bir yukarı gidiyor, birbirlerine laf sokup duruyorlardı. Ana mesele şuydu: Bakanlar çaylaktır, gelip geçicidir; esas olan, devletin bütün kurnazlıklarını bilen bürokratlardır. Adamlar bakana ders verirken, her işi kendi istedikleri gibi yapıyorlardı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hâlâ taze bakan sayılır. Görevine, bir süre başbakan danışmanlığı yapıp geldi. Orada bir şeyler öğrenmişse de, devletin –hem de dışişleri teşkilâtı gibi katı kuralcı bir devletin- işleyişine ayak uydurmak onu zorlamıştır. Ama bir artısı olduğunu biliyorum. İyi ve işine hakim bir ekibi var. Bu ekip olmasaydı, geçen haftasonu olduğu gibi Sırbistan’la Bosna-Hersek’i İstanbul’da bir araya getiremezdi. Az iş sayılmaz…

Gelelim tekrar Emret Bakanım’a. Ankara’daki bakan danışmanlarının birbirlerine bakanlarını çekiştirmekten, sızlanmaktan ve boy ölçüştürmekten –benimki çok çalışyor, seninki az!- iş yapmaya pek vakitlerinin kalmadığını söylemek mümkün. Kendi bakanlarına çamur atanları, başka bakanlığa geçme planı yapanları da bu hesaba ekleyin. Yani evet, İstanbul’daki herkesin düşündüğü gibi, Ankara sıkıcı bir yer, ama bakanlık koridorlarında dönen muhabbetler sit-com’u aratmaz. O yüzden işini azıcık iyi yapan hemen öne çıkıyor. Ekibini iyi kuran da, çaylak muamelesi görmeden, yürüyüp geçiyor, devlette sivriliyor işte.

26 Nisan 2010 Pazartesi

taksim gezi’de zincirleme iş bağlantıları

Ne verimli mekânmış. Geçen hafta Taksim Gezi Pastanesi’nde hemen her sabah kahve içtim, gazete okudum. Bu arada yan masalarda dünyalar kuruldu, hesaplar çatıldı.

Mahsul şöyle:

1) Bir belgesel projesi (İstanbul’da başlayacak, Beyrut’ta bitecek. Ama çok para lazım.)
2) Bir söyleşi kitabı. (“Röportajı sen yapar mısın, ben de sonradan elden geçiririm.”)
3) Bir dizi lansmanı ama Mısır’da. (“Bak gör Kıvanç'ı görünce ne yapacak adamlar? –Tuba olmaz mı? –Bilmem, o da olur belki. – Şimdi ne yapıyor? –Boktan bir dizide oynuyor.”)
4) Bir reklam. (“Storyboard’u kare kare çalışmana gerek yok.” Nasıl yani?)

Bense hep gazete okuyordum.

23 Nisan 2010 Cuma

taşra, tren, iyi geceler


İşimizin güzel yanı çoğu kez taşrada ortaya çıkıyor. Sonuçta bizim dinlememiz, onların anlatması gerekiyor. Orada anlatacak vakit de heves de iştah da bol. Randevu almak yok; herkes, her zaman yerli yerinde.

**
Ne demiş Necati Cumalı, taşrayı güzellerken, benimkisi de o hesap biraz belki:

Tren küçük bir istasyonda
Durduğu zaman
Memurun karısı ya da baldızı
Bana bütün kadınlardan güzel görünür


**

Günün sözü, gecenin geç vakti CHP Milletvekili Mustafa Özyürek’ten geldi. TV8’de anayasa değişikliği konuşuluyordu, sonra Özyürek birden bıktı ve dedi ki “Bu saatte yapılan tartışmayı halk anlamaz.”

Peki vekilim, biz şimdi yatıp uyuyoruz, sabaha salim kafayla dinleriz sizi. İyi geceler…

22 Nisan 2010 Perşembe

Anayasa 101

Bu oyunu oynamak güzel, yani her şeyden anlıyormuş gibi yapmak. Ama anlamıyoruz. Üstelik epey dikkat ve birikim gerektiren teknik konuları hiç anlamıyoruz. Meclis anayasa değişikliği maddelerini oylamaya başladı; milletvekillerinin çoğunun neyi oyladığından haberi yok. Yarın referandumda halk detayları bilmeyecek. Üstelik bu konuda iri puntolu yazılar döşenen gazeteciler de, elbette, konuya uzak.

Olayı bilenler: Burhan Kuzu, birkaç hukukçu milletvekili daha, birkaç akademisyen, ee hadi birkaç da gazeteci… Gerisi yarım yamalak.

Buna yabancı gazeteciler de dahil. Misal Reuters haberi şöyle geçti: Öngörülen değişiklik TBMM’ye yüksek yargıçların atanmasında söz hakkı verecek. Cumhurbaşkanı’na değil yani!

Bu saatten sonra kimsenin sıfırdan hukuk dersi alacağı yok, bir de yazmak zorunda kalınmasa.