23 Şubat 2012 Perşembe

sofraya doğru yol alıyorum

Yazar İsmail Pelit, bir önceki "Sarkozy Mezbahada" post'una uzun ve derin bir yorum bıraktı. Ufarak yorum linkinin içinde kaybolup gitmesin diye, buraya alıyorum. Benim bloga yorum bırakan pek yoktur (varın popülaritemi siz düşünün), ama işte bazen böyle güzel paslaşmalar da oluyor. Benim yazdığımın üstüne daha iyisini koyduğu için, İsmail'e de buradan teşekkür edeyim. İsmail Pelit'in güzel blogunu buradan takip edebilirsiniz. 


"siyasetçi mezbahada" diye okumuyorum bu fotoğrafı. daha derin bir tarafı var: mezbaha, mutfağın öncesi aslında. şık sofraların, bilmem ne marka çatal bıçakların, porselenlerin işe koşulacağı zarif yemekler, davetler; güzel giyimli, şık konuklar, herkesin lezizliğinde birleştiği yemekler:

öbür tarafta etin çıplaklığına, kanla et arasındaki hayatı değil ölümü diri tutan ilişkiye bak: bunlar ölülerin etleri: öldürülmüş hayvanlar, askılarda bekliyor, öldüklerini iyice anlasınlar diye derileri yüzülüyor. çıplaklığın kokusu da var: mezbahada burnu alışık olmayan birini etten soğutacak o havaya yapışık cansızlık kokusu: siyasetçi o kokuyu alıyor: kendisinden soğuyor, oysa biraz önce leziz bir biftekle karnını doyurduğu için mutlu olmuştu: ama bifteğin öncesi; ölüm kokuyor.

siyasetini yaşatmak için ülkenin damarlarını türlü çeşitli kanla doldurup, vatanın kalbinin atması için çalışanlar, atmayan kalplerin arasında kendi kalpsizliklerini görüyorlar. siyasetçi, o askıdaki sığırla kendisi arasındaki ortak noktayı kalpsizliği keşfettiği an, şunu da anlıyor: birileri yiyecek beni; sofraya doğru yol alıyorum.

22 Şubat 2012 Çarşamba

sarkozy mezbahada


Harika bir an... Absürdün zirvesi. Sarkozy, The Office'teki Michael Scott dakikasını yaşıyor. Yüzünde iki ifade birden var. "Aman tanrım, ben neden burdayım" sorusuyla, "şimdi öyle bir konuşma patlatayım ki, millet dağılsın" kararlılığı...
 
Bir de şu: İki ay sonra seçim var. Sarkozy, anketlerde Sosyalist aday Hollande'ın arkasında. Şimdi bunca mevzu bir araya gelmişken o klişeye başvurmaktan kendimi alamıyorum. Ne demişler, kasap et derdinde, koyun can derdinde.

Fotoğraf: AFP

20 Şubat 2012 Pazartesi

anthony shadid'den gazetecilik dersleri


Libya’da kaçırıldı; Filistin’de vuruldu. New York Times muhabiri Anthony Shadid’in astım kriziyle ölmesi insanın aklına gelecek bir şey değildi. Sahadaydı elbette; işini yapıyordu. Gazetecilere yasak Suriye’ye kaçak girmiş, at sırtında Türkiye’ye dönmeye çalışıyordu.
Buradaki gazeteci titri taşıyan bazı lüzumsuz insanlar, Shadid’in ardından ilk olarak, “AKP’ye yakın bir gazeteci öldü” buyurdu. Sanki Shadid’in öne çıkan herhangi bir özelliği yokmuş gibi… Türkiye o kadar içine çöktü ki, işini yaparken hayatını kaybeden bir gazeteciyi bile kendi siyasi dünyamıza göre tasnif ediyoruz. Bize dokunan bir yanı yoksa, zaten umurumuzda bile değil.  
Her neyse, araya kimseyi sokmadan, kendi sözleriyle Anthony Shadid:
Irak’ın işgalinin daha ilk ya da ikinci sabahından itibaren çok yorgundum. AP’de geçirdiğim yıllar boyunca, hikâyeyle aramızdaki mesafeyi korumamız gerektiği öğretilmişti. Ama artık nasıl görüyorsam öyle yazmaya karar vermiştim. Adil olabilmeniz için, yazdığınız hikayeleri gerçekten dikkate almanız gerekir. Ben de aldım. Ortadoğu’yu önemsiyordum.
Mısır’da veya Irak’ta haber yapmayı değerli kılan bir şey var. Sadece insanların hikâyesini anlatırsanız, bu haberler, duyguların, düşüncelerin aracına dönüşebiliyor. Kesinlikle daha gerçekçi bir hale bürünüyor. Daha dürüst bir hale…
Dış muhabirlerde sıklıkla fark ettiğim şu: Bu işi sürdürdükçe, kendi hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar. Bir yerlerde uzun süre kalan bazı insanlar için sanırım kaçınılmaz bir şey bu. Öyle çok şey görüp yaşıyorlar, öyle çok insanla konuşuyorlar ki, bir süre sonra her şeyin tekrardan ibaret olduğu hissine kapılıyorlar. Kendi yaşadıklarının çok daha ilginç ve zorlu olduğunu düşünmeye başlıyorlar. İşte bu bir felaket. Bu, dış muhabirler olarak ne yapmamız gerektiğinin tam bir antitezi. Haberler insanlar hakkında olmalı. Ama işte, ne biliyorsak zaman içinde kaybolup gidiyor.

Röportajın tamamını şu ColumbiaJournalism Review linkinden okuyabilirsiniz.

19 Şubat 2012 Pazar

oyalanmanın bilimi ve sanatı


Çok sevdiğim, bizim gazeteci milletine de (hele dergicilere) cuk oturduğunu düşündüğüm bir Yunan atasözü var: Hamur yoğurmak istemeyen beş gün un elermiş.

Akademisyenlere, yayınevi editörlerine, bitirme teziyle uğraşan öğrencilere de uyar.

İş elime yapıştı, deriz. Teslim tarihi geldikçe canımız sıkılır, tadımız kaçar. Teslim tarihi geçip gider; iş bitmez. Ama bu bizi oyalanmaktan alıkoyar mı? Hayır; birkaç bölüm daha dizi izleriz, bıraktığımız bir kitaba yeniden başlarız, önceden yarım bıraktığımız başka bir işe sarılırız. Bazen sadece boş boş pencereden dışarıya bakarız. Kafamızı topladığımızı düşünürüz. Bu bile daha anlamlı, daha heyecanlı gelir. Oyalanırız. İsim vermeyeceğim ama bunu sanata dönüştürenlerimiz var aramızda.

Ne var ki, elin oğlu “oyalanma”yı bilime dönüştürmüş, bir de üzerine Nobel alıyor. Oyalanmanın, ertelemenin, ağırdan almanın ya da geciktirmenin, dışarıda “procrastination” sözcüğü üzerinden epey popüler olduğunu biliyordum ama John Perry adında bir felsefe profesörünün “yapılandırılmış oyalanma” diye muzip bir kavramla çıktığından, epey de taraftar topladığından haberim yoktu.

Bir işin teslim tarihi, üzerimde ağır bir baskı kurmuşken ve çaresiz oyalanıyorken nihayet öğrendim.

Perry, daha 1996’da The Chronicle için “Nasıl Hem Oyalanıp Hem de İşlerimizi Bitirebiliriz?” başlıklı sağlam bir makale yazmış (şuradan okuyabilirsiniz.) Sonra da almış yürümüş. Ama Nobel komitesi seçim yapmak için epey oyalanmış olacak ki, ödülü Perry’ye ancak geçen yıl layık görmüş.

Tamam Nobel dediğim bir Ig Nobel. Hani en alışılmadık, en ıvır zıvır ama bir yandan da yaratıcı buluşlara, fikirlere giden, ABD merkezli ödül.O kadar olsun artık.

Aslında ben de ödülden verildiği tarihte yani 2011 Eylül’ünde haberdar oldum. Ama takdir edersiniz, yazana kadar biraz oyalanmam gerekiyordu.

Her neyse, ne diyor bize Perry? Anafikir şu: Her işi zamanında bitirebilirsiniz; üstelik dilediğiniz kadar oyalanabilirsiniz de. Teslim etmeniz gereken işin üzerine daha da önemli bir iş koymanız yeter.

Bundan sonrasını Perry’den özetleyerek aktarıyorum:

Oyalanan kişi “hiçbir şey yapmıyor” sayılmaz. Genelde bir işi bitirmemek adına, başka ıvır zıvır işleri de hallediyordur. Bahçesiyle ilgilenir, kalemlerini sivriltir, dahası, ilk fırsatta işlerini nasıl düzene sokacağı hakkında şemalar hazırlar.

Siz de böyleyseniz, ‘yapılandırılmış oyalanma’yı kullanabilirsiniz. Ama önce bir liste hazırlamanız gerekir. Görevlerinizi en önemliden en önemsizine doğru sıralayın. En üste çok mühim işler koyun ama altlarda da sizi tatmin edecek maddeler kalsın İşte, en mühim olanları yapmamak adına, o alttakileri yapacaksınız.

Oyalananlar genelde yanlış bir kanıya sahiptir. Ellerinde daha az iş olsa, oyalanmayıp hepsini bitireceklerini düşünürler. Sakın ha! Oyalanan kişinin zihni böyle işlemez. O az sayıdaki işlerin tümü, doğal olarak, önemlidir. Oyalanan kişi de yine oyalanacağından, onları da yapmaz. Bu yüzden hiçbir işini bitiremez.

Peki en üstteki iş nasıl halledilecek? Evet bu bir sorun, ama üstesinden gelinir. En tepeye teslim tarihi net görünenlerle (aslında net değildirler) çok önemli zannedilenleri (ama gerçekte abartılmışlardır) yazın. Neyse ki, hayat böyle işlerle dolu.

Bu noktada, kişi “iyi de, bu kendini kandırmak sayılmaz mı” diye sorabilir. Sorsun. Böylece hangi teslim tarihlerinin geçersiz, hangi işlerin de fazlaca büyütülmüş olduğunu görebilir. Hem oyalanan kişi, kendini kandırmak konusunda bir numaradır. Böylece bu özelliği de işe yaramış olur.

Evet, Perry’nin anlattıkları bunlar. Kullanıp kullanamayacağınızı siz düşünün. Bizdeki bir atasözünün çok etkili olduğunu unutmayın yine de; biliyorsunuz; “demir tavında dövülür.” Bana gelince… Bununla uğraşırken, daha önemli bir başka işimi halledememiş oldum ama hiç değilse bu uzun post’u yazdım.

Az şey mi?

Oyalanma teknikleri için buraya.

John Perry’nin blogu için buraya.

18 Şubat 2012 Cumartesi

yazınızı new york times'da nasıl yayımlatırsınız?


Ya da Washington Post’ta, Guardian’da, Foreign Policy’de?

İyi yazarsanız, doğru zamanda, doğru ve ihtiyaç duyulan şeyleri söylerseniz, ne söylediğinizi biliyorsanız; yayımlarlar. Tabii gereken kanallardan da haberdar olmanız lazım.

Ne yazık ki, bir ikinci şık daha var. Bir çatışma, bir savaş ihtimalinden bahsederseniz yayımlanma şansınız artar. Hele de Batılılar’ın halihazırdaki paranoyasını, İran’ı konu ediyorsanız.

Washington Institute for Near East Policy’den Soner Çağaptay’ın yazısı 15 Şubat’ta International Herald Tribune’de yayımlandı (bir versiyonu da New York Times’ın web sayfasında mevcut; buradan okuyabilirsiniz.) Yazının başlığı şöyle: “Sıradaki: Türkiye ve İran karşı karşıya.”

Çağaptay, okurlarına “Türkiye ile İran arasındaki rekabetin yüzlerce yıllık mazisi vardır; ta Osmanlı sultanları ve Safevi şahlarına kadar gider dayanır,” diyor. Bu önermenin üzerinden de yazısını çatıyor. Son günlerde İran’ın Türkiye’yi tehdit etmediği tek bir gün bile yokmuş; Ankara ile Tahran arasında sular ısınıyormuş; İran Nato kalkanı’na gıcık olmuş; artık her şeyi bekleyebilirmişiz… Mış mış mış mış…

Yani, daha geçen seneye kadar “Türkiye’nin ekseni” tartışmaları yapıldığını at bir kenara gitsin. Ahmedinecad ile Erdoğan’ın tüm dünyaya nispet yaparcasına kucaklaşmalarından da bahsetme. Birbirlerine “kardeşim” diye hitap etmelerinden de... Bunların yerine Arap Baharı’nın her şeyi değiştirdiğinden bahset.

Hele “yüzlerce yıldır bunlar sürtüşür dururlar” de ama; Ortadoğu’nun bozulmayan tek sınırının ta 1639’daki Kasrışirin Antlaşması’ndan beri İran ile Türkiye arasında olduğundan hiç söz etme.

Çünkü söz edersen, yazını üzerine kurduğun önerme çöker. New York Times da onu basmaz.  

Sen de okurlarına “bir şah ile bir sultan o bölgeye hâlâ sığmıyor” deme zevkinden mahrum kalırsın. Ne denli uyduruk bir cümle de olsa…

PS: Türkiye ile İran arasında bugün bir gerilim mevcut olabilir elbette. Her daim de vardır; doğru. Sağlam bir yazı yazılsa zevkle okurum.

14 Şubat 2012 Salı

türkiye için kısa bir haber

Başkalarının hakkımızda ne konuştuğunu deli gibi merak ediyoruz. Sokaktaki adamla başbakan farklı değil.

Hatta devlet adamları bu konuda bizden daha hassas. İlgili müşavirler dış basını sürekli tarar, etkili gazetelerdeki köşe yazarlarının yorumlarını götürüp başbakanların, bakanların önüne koyar.

Başyazılar daha da dikkat çeker, doğal olarak. New York Times ne demiş, Washington Post ne demiş, Guardian, Le Monde ne demiş?

Bizim devletliler eskiden de meraklıydı bunlara, şimdi de öyleler. Tavsiyem, küçük haberlere daha çok bakmaları. Çünkü o kadar çekindikleri şeytan hakikaten ayrıntıda gizli.

Bugünkü International  Herald Tribune'de (NY Times'ın dünyaya yayın yapan kardeşi) dünkü KCK gözaltıları üzerine kısacık bir haber... Haber ajansı Associated Press'ten almışlar. Kaç kişinin, hangi iddiayla tutuklandığını özetle anlatıyor.

Son paragrafta da kimin kim olduğunu anlatıyor.

"The detentions were related to an investigation into a Kurdish group that prosecutors accuse of links to the Kurdistan Workers' Party, an organization it considers terroristic. It's fighting for the autonomy of the largely Kurdish southeast."

"Otoritelerin terörist olarak gördüğü bir organizasyon."
 "Özerklik için mücadele veriyor."
  
Bu kısacık haberler, uluslararası medyanın yapıtaşlarıdır. Belli ki dışarıda algı değişmiş. Doğal olarak, dil de değişmiş. Yakın döneme kadar PKK için bu denli nötr cümleler kurulmazdı.

Türkiye, dışarısı için artık ilk planda gazetecilerini hapseden bir ülke. Haberler öncelikle buna göre yazılıyor. Nabız ölçmek isteyen müşavir varsa, herkesin ağzına bir parmak bal çalan, ölçülü başyazılara bakmasın boşuna. 




13 Şubat 2012 Pazartesi

taşrada ölüm dirim hazırlıkları

Memleket yine kritik dönemeçte. Bu kadar dönüp durunca en başa gelmek kaçınılmaz, mevcut hal de zaten bu.

Sıkıcı köşe yazarı stili yukarıdaki girişten sonra, iş bu post’un nedenini nasılını anlatayım. Şöyle ki: Notlarımı kıyıda köşede unutmaktan yoruldum. Bir konuya dönüp bakmak gerekince, sanki fazlasına sahipmişim ki, epey bir vakit israf ediyorum. Bu yüzden, böyle "kritik dönemeçli" meselelerde (belki başkalarında da) link notlarımı buraya almaya karar verdim. Belki sizin de işinize yarar. Umarım yarar.

Bir de şu var: Memlekette “Kritik dönemlerden geçiyoruz” bağrışmaları bir türlü bitmiyor. Bu yaygaranın en az yarısını zaten kafadan elemek lazım; zira çoğu, gazetecilerin kendisini önemli gösterme çabasından kaynaklanıyor. Kimin, hangi olaya, ne kadar hakim olduğu gündem soğuyunca daha iyi anlaşılıyor. Bu linkler bir arada dursun ki, aradan zaman geçince işlerin ne kadarının yaygara ne kadarının gerçekten mühim olduğunu görebilelim.

Sözün özü: Aşağıda, bir haftadır Türkiye’yi sallayan ve devletin en üst kademelerini kafa kafaya getiren Mit meselesine dair önemli bulduğum yazıların linkleri var. Bazıları gerçekten iyi analizler, bazıları ise sadece söyleyenin kimliği ve duruşu itibariyle önem arzediyor. 

Sürece dair en iyi yazıyı bence Ruşen Çakır yazdı. Vatan Gazetesi’nde ve "Bumerang" başlığıyla.  "... Bumerang, yani gelip sahibini vuran silah. Evet, özel yetkili mahkemeler başta olmak üzere bu yeni yargı düzeni AKP’nin ürünüdür. Ve 'yeni Türkiye'nin 'yeni yargısı'ndan şikayet edenlerin oluşturduğu o uzun kuyruğa siyasi iktidar da dahil olmak üzeredir..."   Linki burada.

Star’da Taha Kıvanç (Fehmi Koru) kazanan kim, kaybeden kim diye soruyor ve  'cemaat'in de bu işten zararlı çıktığını söylüyor. "...Çoğu kişi olan-biteni ‘hükümete karşı’ ve ‘Tayyip Bey’e karşı’ olarak görüyor; hiç kuşkusuz öyle. Ancak benim baktığım pencereden aynı oranda ‘Cemaat’e de karşı’ bir girişim bu." Link için.



Kadri Gürsel’den (Milliyet) konu hakkında 'bir yandaş medya okuma kılavuzu': "...Türkiye düne kadar 'Gülen Hareketi-AKP' fiili koalisyonu tarafından yönetilmekteydi. Artık yönetilebildiğinden söz edemeyiz. Ortaklar arasında bir savaş hali söz konusudur..."
Linki burada.  
 
Yurt’ta yazmaya başlayan Cüneyt Ülsever, ABD’ye işaret ediyor ve artık dengelerin değiştiğini söylüyor. "...Erdoğan başarılı bir çıkış yaparak Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nı 2014’e uzatmış ve Gül’ü devreden çıkarmıştı ki; 'MİT Müsteşarı' üzerinden karşı ve muazzam atak geldi..."
Linki burada.

Mehmet Baransu’dan Taraf’ta (yine) bir torba dolusu iddia."..Bu süreç aslında Mit içindeki derin yapıların temizlenmesinden başka bir şey değil..." Linki burada.


Odatv'den eski bir habere referans: "...Kısacası Fidan'ın PKK'lı olmakla suçlandığını ilk kez Odatv gündeme getirdi. Fidan, bir süre sonra KCK Davası'ndan şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıldı..." Linki burada.

Kürşat Bumin Yeni Şafak’ta, ‘istihbarat’ın en makul konu olduğu bir ülkeye dönüştük, diyor: "...özetle, eskinin 'siyasi şube'sinin yerine geçen terörle mücadele şubesi ve istihbarat şubesinin gayretleriyle biçimlenen ve yürüyen bir 'kamusal hayat' ve de yargı düzeni..." Linki burada. 


Yine Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi, taşlar yerine böyle böyle oturacak, diyor. "... KCK soruşturmasını yürüten cepheden, MİT mensuplarının PKK-KCK ile ilişkilerini ortaya koyan ve karar alıcılarda, 'İşte savunduğunuz MİT'çilerin yaptığı bu' dedirtecek girişimler bekleniyor..." Linki burada.
  
Avni Özgürel, Taraf’tan Neşe Düzel’e verdiği mülakatta, "Başbakan'ın Kandil'i hedef alan bir balkon konuşması yapması söz konusuydu" diye görüş bildiriyor. Linki burada. 


Eski Mit'çi Cevat Öneş, Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide, meseleyi "ikinci Uludere faciası" olarak adlandırıyor.Linki burada.


PS: Bunları fırsat buldukça güncelleyeceğim. Linklerdeki görüşleri paylaşmak durumunda olmadığımı herhalde söylememe gerek yoktur.

PS2: Blogger bazen böyle saçmalıyor. Font karışıklığı ve dağınıklık için kusura bakmayın. 

3 Şubat 2012 Cuma

ofiste bir gün



Gazetenin, derginin ofisindeki hal üç aşağı beş yukarı budur. Evden çalışan gazeteciyi merak edenler, videodan sadece kahve makinasını çıkarsın.

1 Şubat 2012 Çarşamba

paul auster ve dalgaların sesi

Bir başbakan danışmanı ne iş yapar? Konuşmasını hazırlarken başbakanını bilgilendirir herhalde. Hürriyet röportajının gürültü koparmasından sonra, Paul Auster hakkında Ankara'da belli ki bir araştırma yapılmış. Peki o çalışma şu cümleyle mi sınırlı: Auster 2010'da İsrail'e gitti.

Bu kadar mı? Gol mü oldu şimdi?

Başbakanın danışmanı (ve de kendisi) Auster'ın İsrail'e neden gittiğini, orada ne yaptığını, ne konuştuğunu merak etmiş midir acaba? Ben ettim, sonucu Haaretz’den aktarıyorum:  

Kudüs’te düzenlenen Uluslararası Yazarlar Festivali’nin ikincisi 2 Mayıs 2010 akşamı başladı. Paul Auster gibi davetli yabancı yazarların yanı sıra Devlet Başkanı Şimon Perez ile Kültür Bakanı Limor Livnat da açılış seremonisinde yerini almıştı. İsrailli genç yazar Nir Baram, programın hemen başında yer alan konuşmasında orada hazır bulunanlara şunları söylüyordu:

“Bir yazar buluşması ne zaman başarısız olur? Anlaşmazlıkları sakladığınız zaman. Genç bir yazar olarak, festivalin ve kokteyl partilerinin aramızdaki sürtüşmeleri maskeleyip, hadiseyi fazlaca kültürel bir hale sokup sokmadığını merak ediyorum. Kafka, bir kitabın, içimizdeki donmuş denizi parçalayacak bir balta hizmeti görmesi gerektiğini söylerdi. Konuşmadığımız öyle çok şey var ki. Buradan sadece birkaç kilometre ötede bariyerler bulunuyor. Son yıllarda, Yahudi olmayanların haklarına ve topraklarına sistematik bir şekilde el konduğunu görüyoruz.”

Baram konuşmasının bu noktasında yabancı yazarlara döndü ve artık zorlu ve dürüst bir sohbete ihtiyaç duyulduğunu anlattı. “Biz, yabancı yazarların hem yapıcı hem de eleştirel olmalarını bekliyoruz. Çünkü bazen denizin kenarında yaşasanız bile dalgaların sesini duyamazsınız.”

Başbakan ilgilenirse, bunlar da Auster’in İsrail hakkındaki düşüncelerinden parçalar. Geçen seneki bir röportajından: “İsrail hakkında duygularım karışık. Ülkede birçok fanatik dini kurum var. İsrail’in kurucularının, dinin, ileriki yıllarda bu kadar merkezi ve hayati bir işlev göreceğini düşündüğünü sanmıyorum.”

İsrail’de katıldığım festival çok iyi organize edilmişti. Sanat ve düşünce dolu bir hayata yönelik ciddi bir açlık gözlemledim. Ama siyasi bir noktadan bakınca, insanların artık ne düşüneceklerini bilmediklerini ve ufukta hiçbir umut görmediklerini de anlıyorsunuz.

Festivale katılan yazarlardan biri bana İsrail’in iki duygu arasında yaşadığını anlattı. Sol’un ümitsizliği ile Sağ’ın inkârcılığı. Arada ise çok az şey var.”

Ben Auster’ın samimiyetinden kuşku duymuyorum. Ama dalgaların sesini de duymuyorum, mesele o.