16 Temmuz 2018 Pazartesi

siz kıskandığım biricik insansınız üstat


David Oyştrah’a Mektubumdur

İstanbul'a gitmişiniz. 
Konserinizdeymiş. 
Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz. 
Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri bakmış parmaklarınıza. 

Mektubunda ‘Unuttum her şeyi’ diyor. 
Kahırlarından başka unutacak şeyi yok. 
‘Ağladım’, diyor, ‘ferahladım’ 
‘Dünya’ diyor, ‘güzel, içim rahat’.
Siz kıskandığım biricik insansınız üstat. 


Nazım Hikmet Ran, 1957 

31 Mayıs 2018 Perşembe

meydanda iki adam


1. 
Wes Anderson filmlerini hoş ama boş bulurum (‘Fantastic Mr. Fox’ hariç tabii). Baktım, pek de benimsemediğim bir yönetmen olmasına rağmen neredeyse tüm filmlerini izlemişim. Denk geliyor demek ki. ‘Isle of Dogs’ da denk geldi. Beklentisiz bir şekilde gittim sinemaya. Çok iyi film çıktı. Mr. Fox’u da aşmış. Adam belki de sadece animasyonda iyi. 

2. 
Spui Meydanı’nı güneş teslim almış. Turistler banklarda pinekliyor. Bir sonraki duraklarından önce soluklanıyorlar. Normal bir günde gelip geçene bakıyor olurlardı. Şimdi tam önlerinde duran başı şapkalı, beli free-bag’li orta yaşlı adamın hareketlerini izliyorlar. Sırtında İsrail bayrağı var adamın. Elinde de çift yönlü bir pankart. Önünde Hollandaca, arkasında İngilizce “Filistin masallarına inanmayın, ‘Özgür Filistinciler’ Yahudilerin sonunu getirmek istiyor” gibilerinden bir şey yazıyor. Arada bir de yolun karşısına doğru Hollandaca bağırıyor (Ne dediğini anlamıyorum). Dümdüz deli. Ben de bir banka ilişiyorum. Bağırdığı yöne bakıyorum. Yolun karşısındaki muhatabı Filistin bayrağı açmış bir başka Hollandalı. Daha yaşlı. Eski usul hippie’lere benziyor. Belki zaten onlardan. Bayrakla birlikte bisikletine tutturduğu pankartında “İsrail’in apartheid’ine son” mealinde bir yazı. İsrail bayraklı adamı umursamıyor. Konuşmuyor hiç. Kararlı, gururlu, epey fiyakalı bir adam. Eh fiyakalı olmasaydı da mazlumun yanında duran vicdanı onu fiyakalı gösterirdi. Birden bir yerlerden bisikletli bir genç adam çıkageliyor. İspanyolca kalaylıyor İsrail bayraklıyı. Biraz da sarhoş sanırım. Olan biteni yanımda gülerek izleyen yaşlı adam bana dönüyor; “Yalnız iki dakikada ne kadar kozmopolit bir olay yaşadık” diyor. Bunu anlıyorum. Ya da Felemenkçemin ilerlediğini düşünmek için anlamış olmak istiyorum. “Şu adamın fotoğrafını çeksem mi” diye içimden geçiriyorum. Değmeyeceğine karar verip kalkıyorum banktan. Turistler de sırtı bayraklı adamdan sıkılmış, kendilerine başka meşgale arıyorlar. Keşke o da arasa.

3.
Dün iktidar kampından bir gazeteci (ya da kendini gazeteci olarak tanımlayan bir kişi, yine isim cisim anmaya değmez) 18 yıl önce kendi yazdığı bir kitabı yalanladı. “Bilgiye, belgeye dayanmadan, dedikoduları yazmıştım” dedi. Kendi yazdığı kitabı yalanlayanı ilk defa gördüm. Herhalde bir daha da görülmeyecek. Bizim meslek adına bence artık dibe ulaştık. Çıtayı daha aşağıya koymanın imkânı kalmadı. Hayal gücümü zorluyorum, bunu geçecek bir şey bulamıyorum.  

4.
Şurada birkaç yaratıcı çözüm var. İçiniz açılır. En güzeli Christmas Island’daki ‘yengeç geçidi’. 



30 Mayıs 2018 Çarşamba

ağlamakla olmaz sevgilim, değişmek değiştirmek gerek



1.
Sokakta yürürken gözünüze takılıyor birden. Orada durmasına anlam veremediğiniz bir dolap. İçinde kitaplar. Üzerinde bir not: İstediğinizi alabilirsiniz. Bazı Amsterdamlılar okuyup bitirdikleri kitaplarını dolaşıma sokuyor. Bunun için kapılarının önüne çoğu kez basit ama her zaman zarif kütüphaneler kuruyorlar. Fotoğrafta gördüğünüz kütüphane/kulübe gerçi Amsterdam’da değil. Utrecht’e yakın minik kasaba Zeist’ın yolu üzerinde. İlk defa onun içinden bir kitap aldım. Elif Şafak’ın ‘Bit Palas’ının Hollandacası. ‘Het luizenpaleis.’ Hardcover. Tertemiz. Kütüphaneci deyimiyle ‘kondüsyonu’ çok iyi. Belki bu kondüsyonla benim de dil idmanıma yardımcı olur. Tabağı boş çevirmek olmaz yalnız. Bakalım ben oraya ne koyacağım?

2. 
Seçimden sonra İtalya birdenbire krize girdi. Koalisyon hükümeti kuruldu kurulamadı derken, Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella duruma el koydu ve ekonomist Carlo Cottarelli’yi ülkeyi seçime götürecek hükümetin başbakanı olarak atadı. Cottarelli’yi hatırlayanlar vardır. IMF’in Türkiye masası şefiydi. Doksanların sonu iki binlerin başında Türkiye’yi ikinci adresi yapmıştı. Galatasaray’ı falan tutuyordu. Görevi icabı asla ‘bizden biri’ olmasını istemediğimiz bir ‘bizden biri’ olmuştu. Bu kadar çok gelip gittiğine göre uçaklarda ve otellerde geçiyordu hayatı. Haberlerde baktım, İtalyan televizyonunda adamı yine elinde bavulla çekmişler. Kendi memleketinde de bavulla mı yaşıyor adam? (Gereksiz bir not: Cottarelli ve Matarella... Olayın iki aktörünün adı da tam İtalyan havalısı.) 

3. 
Erdoğan’ı Trump’a benzetenler çok oldu. Trump’ı Erdoğan’a benzeteniyse ilk defa görüyorum. New York Times yazarı ekonomist Paul Krugman hem bu benzetmeyi yapmış hem de her iki lider için de zehir zemberek sözler söylemiş. Buradan okuyabilirsiniz. 

4. 
“Ağlamakla olmaz sevgilim / değişmek değiştirmek gerek…” “Yanında dostların ve sen hâlâ yalnızsın neden / çünkü kimse kimseyi tam bilmez..” Böyle çaktırmadan kalp söken dizeleri hem de aynı şarkıda Mazhar Alanson zaten rahat rahat yazar ama bu kadar naif bir klipte bu kadar ‘cool’ nasıl kalınır? Üçü için de söylüyorum tabii. Klip 1987’den, şarkı No Problem’den… En sevdiklerimden. YouTube bazen çok güzel.


30 Nisan 2018 Pazartesi

birden

birden serçelerle indi yağmur
hangisi serçe 
hangisi yağmur 

Melih Cevdet Anday

Fotoğraf: Jessica Knowlden (Unsplash)

12 rue de l'Odéon



"O günlerde kitap almak için hiç para yoktu."


Ernest Hemingway, 'Paris Bir Şenliktir (A Moveable Feast'in 'Shakespeare and Company' bölümüne bu cümleyle giriyor. Fotoğraftaki Sylvia Beach, Shakespeare and Co'nun sahibi.