Ana içeriğe atla

Yayınlar

diyet

Yeni yıl yeni kararlarla gelir. Azaltmak, azalmak, ferahlamak… Kararlar alırız. Bozmak için.  Bu kararlar için tonla makale yazılır. “Hayatınızda temizlik yapın” der bazı yazılar. Fazlalıklardan kurtulun. Fazla eşyadan, fazla laftan, fazla insandan…  Fazla insan… Ne demek fazla insan? Eh, görüşmediğiniz herkesi aklınızda taşımayın demek herhalde. Belki de sizin ilginize karşılık vermeyenlerle ya da sizinle yeterince ilgilenmeyenlerle ilişiğinizi kesin demek. Bilemiyorum.  Neticede bir insan diyeti… Böyle lafları siz de çok okumuşsunuzdur. “Gereksiz insanlardan kurtulun” laflarına çok rastlamışsınızdır. Belki siz de bu diyeti yapmışsınızdır.  Bir de terazinin öteki kefesinde durmak var. Kurtulunan insan olmak. Fazlalık ya da gereksiz olmak. Böyle düşününce ağır gelmiyor mu?  Biz de birilerinin diyetiyiz.  Resim Edward Hopper'ın.
Son yayınlar

pek yakında

içinde olmak istediğim film

Herkes için bunaltıcı zamanlar… İzninizle şuraya sevdiğim bir şey koyayım. Inside Llewyn Davis… Doğrusu, ben de kendi payıma bir süre bu filmin içinde, Llewyn’in dünyasında olmak isterdim.   Llewyn Davis hakkında, çok yakın arkadaşımmış gibi saatlerce konuşabilirim. Ama başka zamana bırakayım. if you miss the train I'm on...

artık yazılmayan şiirler

Bir komplo teorisine inanmış birinin artık bu teorinin aksine asla ikna olmadığını fark ettiniz mi?   Covid-19’un laboratuvarda üretildiğine, İkiz Kuleler’i aslında Amerikan hükümetinin yıktığına, dünyanın beş aile tarafından yönetildiğine bir defa inananlar, önlerine ne kadar kanıt konsa da başka türlü -ve bilimsel- bir izaha kulak asmıyorlar.   Kanıt gösterenlerin bilim insanı, doktor, ekonomist, bir şekilde işinin uzmanı olması da yetmiyor. Üstelik, “bakın bunlar komplo teorisidir” diyenlere de aklı yalanlarla bulanmış, saf veya avanak gözüyle bakıyorlar.   Şimdi aşı tartışması var. Komplo teorisyenleri bir süredir Covid-19’un zaten sonrasında insanları aşılamak için özellikle üretilmiş bir virüs olduğunu işliyorlardı. Aşıların bulunduğu ve hükümetlerin alışveriş sırasına girdiği günlerde bu savlarını iyice   ısıttılar. Şimdi aşı takvimi başlamak üzereyken artık bu tuhaf teoriler de son raddesine vardı.   Dünya elitleri insanları aşılayarak köleleştirecekler; onlar bir şekilde sonsu

10

  Yazayım diyorum hep unutuyorum. Hayatın hayhuyu işte. Bu blog, Eskiusul, bu sene bir ara 10 yaşına bastı.  Kainat gibi genişleyip duran internet boşluğunda yazı yazmak ne işe yarar?  Dev bir metropolün kıyısında bir adres bu. Uzak mahallede, ara sokakta. Gelmek için adresi bilmek lazım. Unutmamak lazım. Bu işler zor bugünlerde. Yine de gelenler oldu.  Bazılarını tanıyorum, bazılarını artık daha iyi tanıyorum, bazılarını tanımasam da tanıyorum. Sen, ben, biz yani. Güzel. Yazmak bu işe yarıyor. Bizi birbirimize yaklaştıran o görünmez bağları dokuyor.  İşsiz kaldığım bir dönemde Eskisul bana iş de buldu. Teferruata girmeyeyim şimdi ama şu kadarını söyleyeyim: Bir sırtı olsa blogun, “Aferin” diye bir şaplak atardım. Kendi içinde bir eğitim alanı da oldu Eskiusul. Elim boş kalmadı, klavye işledi. Dükkân açıldı. Şu da var yalnız: 10 yıl boyunca, buraya istediğim sıklıkta yazmadım. Ama neredeyse her gün “şunu da yazayım” diye düşündüm. Ne haberler, ne öyküler, ne şiirler, ne an

beyaz limuzin

Gece… Bomboş, geniş bulvarda yürürken, yanımdan beyaz bir limuzin geçti. Ağır çekimde, bir ağırlığı yokmuş gibi. Tekinsiz. O kadar sessizdi ki, sanki ayın yüzünde bir başımızaydık. Sürreal bir an. Sevdiğim bir an. Limuzinin kapkara camlarına baktım. Camların ardından bana bakan var mıydı?   Elimi cebime götürdüm. Gayrıihtiyari. Karanlık gecede silaha davranırcasına, telefonumu aradım. Buldum. Bir fotoğraf çekecektim. Belgelersem bu an gerçek olacaktı. Benim olacaktı. Vazgeçtim. “Ne yapıyorum ben” diye düşündüm. Neden illa kendime bir kanıt üretmeye çalışıyorum? Neden bir şeyin fotoğrafını çekmezsem gerçek sayılmazmış gibi geliyor? Ne ara kapıldım bu fikre de, ıssız bulvarda, kayıp giden bir limuzinin arkasından bile elimi cebime atıyorum.   Hayattaki bir minik karşılaşma. Önemsiz ama kendi içinde görkemli bir an. Unutur giderdim. Yaşanmış kalırdı. Şimdi bunu yazdım. Yine yaşanmış kalacak. Fotoğrafsız da.   * Resim, Edward Hopper’dan bir ‘gece’si (1921).  

duvarlar arasında

Caddelerde, bulvarlarda dolaşıyorum. Geceleri sessiz, kimsesiz artık.   Geçen aya kadar, sokaklar virüsü umursamıyor görünen genç insanlarla doluydu. Sarılıyor, kucaklaşıyor, hayatlarına devam ediyorlardı. Ayrıcalıklı bir sınıf gibilerdi. Virüsün ve diğer insanların üzerinde, sağlıklı, dokunulmaz bir sınıf.   Derken barların, restoranların en geç onda kapanmasına karar verildi. İlk hafta sonu, kendilerini kapı önlerinde, ne yapacaklarını bilmeden bulanlar oldu. Öbek öbek toplandılar, karar vermeye çalıştılar. The night was young. Evlere dağıldılar. Belki birbirlerinin evlerine de.   Şimdi her yer kapalı. İki haftadır. İlk günlerde açık pencerelerden sigara dumanlarıyla beraber neşeli, sarhoş şarkılar sızardı. Artık o da yok.   Perdeler çekildi. Her sınıftan insanlar; genç ve yaşlı, sağlıklı ve sağlıksız, gamlı ve gamsız, herkes duvarların arasında.   Sokaklar boş.  Evler dolu. Gece uzun.  PS: Resim, ağır zamanın ustası David Hopper'ın.