19 Ocak 2018 Cuma

bir şehrin sokaklarını hatırladığında

Yıllar önceydi. Amsterdam’da Spui Meydanı’nda bir kafede, yedi göbek Amsterdamlı* bir arkadaşımla oturmuş çene çalıyorduk. Kahvesini içerken, “Beni buraya ilk babam getirdi” dedi; “babamı da babası getirmiş.” Çocuğu olursa, arkadaşım da onu getirecekti. O çocuğun da zinciri devam ettireceğine şüphe yok.

Aile saadeti, bağlar, gelenekler bir yana, bu zinciri mümkün kılan bir unsur var: Amsterdam değişmiyor! 

En azından ‘büyük harfle’ değişmiyor. Kendini yenilemeden, insanlarının yeni hayatına adapte olmadan yaşamak bir şehir için de olası değil elbette. Ama kendi kalarak, kendini koruyarak dönüşmesi mümkün. Üstelik bu hal insanlarına da iyi geliyor. 

Anne babanızla aynı okula gitmenin, aynı sokaklarda dolaşmanın, aynı kafede barda takılmanın, evet, insana iyi gelen bir tarafı var. Bildik bir şarkıyı dinlerken huzur bulmak, hatta onu yıllandıkça daha da sevmek gibi. 

Bizim hiç alışık olmadığımız bir hal bu… Çünkü başta İstanbul, şehirlerimiz, aidiyet hissini bizden aldı. İktidarıyla sermaye sınıfıyla şehrin hâkimleri, bağlarımızın üzerinden dozerle geçtiler. Bir yıl sonra uğradığınız bir sokağı tanımanız bile mümkün değil bazen. 

Dört yıl sonra döndüğüm Amsterdam’ı, bıraktığım gibi buldum oysa. Hiç değişmemiş. Benim gibi burada ancak birkaç yıl yaşamış birinin bile anılarına saygı göstermiş bu şehir. Birkaç dükkânın haricinde her şey aynı. Bir de yağmuru elbette. 

İnsan yaşlandıkça muhafazakârlaşıyor belki. Her şeyin aynı kalmasını istemek belki de dünyanın ritmine ve gidişatına haksızlık etmektir. Ama bu çağda, bu delice değişimden böylesine yorulmuşken, bir eski sokak lambasını, bir sıradan bankı bıraktığınız gibi bulunca, eski bir dostunuza rastlamışsınız gibi geliyor. Geçmişten bugüne salınmış bir çapa…  

* ‘Yedi göbek Amsterdamlı’ yazınca tuhaf geldi, sanki bu ifade sadece İstanbul’a aitmiş gibi.


PS: Fotoğraf yedi yıl önceden geliyor. 

6 Ocak 2018 Cumartesi

yaşar usta ve mahmut hoca da öldü mü peki?

Dün hem Münir Özkul hem de Aydın Boysan ayrıldı aramızdan. Başımızdan iki büyük birden eksildi. Azalıyoruz. 

Sosyal medyadan bir tür uğurlama töreni düzenleniyor artık, buna da alıştık; benimsedik de. Hele böyle herkesin sevdiği büyükler gidince, devasa boyutlara ulaşıyor tören. Hepimiz bir şekilde katılıyoruz. 

Münir Özkul’un uğurlamasında bir küçük fark var yalnız. Bize göre, giden sadece usta bir oyuncu değil. Tuhaftır, biz Özkul’un tiplemelerinin de öldüğünü kabul ediyoruz. Eğitim-Sen, ilgili tweet’inde öncelikle Mahmut Hoca’ya veda etmiş örneğin. Karşısındaki para babasına “Sen değil ben büyüğüm bennnn!” diye diklenen Yaşar Usta da binlerce tweet’le ayrıca uğurlanmış. 

“Güle güle” dediğimiz bu kahramanlar, gerçek insanlar değil. Onlar, Özkul’un ruh üflediği ‘ideal’ karakterler. Bir düşünün, bizi Hababam Sınıfı’nın varlığına ikna eden Mahmut Hoca’dır. İnek’in, Güdük’ün, Tulum’un, Damat’ın gerçeküstülüğünü Rıfat Ilgaz, babacan ama sert, ‘ideal’ Mahmut Hoca karakteriyle dengelemiştir. Doğrusu, Özkul da Ilgaz’ın yazdıklarının çok üzerine çıkarmıştır karakterini. Gerçek kılmıştır. Tıpkı Ertem Eğilmez sinemasında yaptığı gibi. Komedi unsurlarının içine, hayatın acısını katan Yaşar Usta, tam karnımızı tuta tuta güldüğümüz yerde bizi götürür gerçek hayatın eşitsizlikleri içine bırakır. Ama “Yine de gülün” der; “gülmeyip de ne yapacaksınız.” 

Güleriz biz de; işler ters gitse de sığınacak bir limanın olduğunun rahatlığıyla güleriz. Özkul nasıl yapar bunu? Yüzü mü mimikleri mi vücut dili mi ikna eder bizi? Bir toplumsal gerçeği, ancak en iyi aktörlerin yapabildiği gibi gibi, çok basit ve naif bir şekilde yansıttığı için mi etkileniriz? İyi ve sahici insanların bir gün mutlaka mazlumların tarafında yer alacağına, zalime karşı duracağına, çıkarsız seveceğine, karşılık beklemeden yardım edeceğine inandığımızdan mıdır bu rahatlığımız?


İşte sırf bu yüzden boğazıma takılan, içime oturan bir şey var. Dün itibariyle biz, Yaşar Usta'nın, Mahmut Hoca’nın ve çağrıştırdıkları tüm bu şeylerin öldüğünü de kabul ettik. Ya da belki onlar çoktan ölmüştü de biz yeni idrak ettik. Peki şimdi bu kadar rahat gülebilecek miyiz?

2 Ocak 2018 Salı

dünyanın en güzel şehri

Geçen hafta Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer ile sohbet ederken, ona dünyanın en güzel manzaralı müzesinin neresi olduğunu sordum. Aklımda bir cevap vardı ama gezegendeki neredeyse her kayda değer müzeyi gezmiş birisi olarak onun cevabı çok daha önemliydi. Uzun uzun düşündü. Sonra tahmin ettiğim cevabı verdi: Burası… Emirgan’ın en avantajlı yerinde, hafif tepede, Boğaz’a hakim Atlı Köşk’teki müze idare binasında oturmuş, gözümüzün önünde giderek daha da esrarlı bir hale gelen sisli İstanbul manzarasına bakarak konuşuyorduk. Burasıydı işte. Başka neresi olabilirdi ki? 

Böyle çok örnek var. Dünyanın en güzel vergi dairesi nerededir mesela? Yine burada, İstanbul’da elbette. Vergi toplamak için Büyükada’da denize sıfır köşkten daha iyi bir bina bulabilir misiniz? Sonra okullar… Tarabya’daki Marmara Kamu Yönetimi, Beşiktaş’taki Galatasaray Üniversitesi… Liseler, emniyet müdürlükleri, bilimum devlet dairesi… İstanbul’da olmanın o muazzam avantajını kullanan neredeyse her bina. 

Bunları şunun için söylüyorum: Dünyayı gezip bitirmedim ama İstanbul’dan güzel bir şehir de görmedim. Benden daha çok gezenlerin çoğu da böyle düşünür sanırım. Her gün geçtiğim Eminönü kalabalığının (‘keşmekeş’ daha da doğru bir kelime) ortasında hep aklıma gelir: Dünyanın başka bir köşesinde yaşıyor olsaydım yine de hep İstanbul’a gelmek isterdim. Bu rahatlık, bu kendini bırakmışlık, bu teklifsizlik tam bana göre. Hem hangi şehirde böyle bir Boğaz var? Vapurlar, martılar nasıl bu kadar zahmetsizce bir şehrin karakterine yansıyabilir?

Keşke şehrin biraz daha hakkını veriyor olsaydım. Keşke hepimiz bu şehre göre yaşasaydık. Yaşam gailesinde gözümüzün önüne inen sis perdesi, İstanbul’un o bulunmaz sisini görmemize engel olmasaydı. 

Güzel İstanbul’umdan yine ayrılmak üzereyken onu şimdiden özlemeye başladım işte. Çünkü kabul etsek de etmesek de, hakkını versek de vermesek de burası dünyanın en güzel şehri. 

19 Aralık 2017 Salı

ayna içinde ayna

Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi. Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. 


John Berger - Görme Biçimleri 

Fotoğrafçı Ahmad Gharabli, yukarıdaki kareyi Kudüs'te çekmiş. Twitter hesabında, son dönemi de kapsayan diğer işleri de var. 

han solo'lu galaksi rehberi

‘The Last Jedi’ beni sarmadı. Ben bir Star Wars fanı değilim. Ama tüm filmleri ikişer üçer defa seyrettim. Çok bildik bir hikâyedir; sevdiğim bir hikayedir. Büyüyen bir çocuk, ona dar gelen bir dünya; sınırsız macera vaadi… Filmleri her seyrettiğimde, her ne kadar çok çok uzak bir galakside yaşanıyor da olsa her şey, kendi bahçeme girmiş gibi olurum. 

Ama iyiyle kötünün amansız mücadelesi yorar beni. Her iki tarafın hikâyesi de yorar. Frodo’nun, Harry Potter’ın, Luke Skywalker’ın, Sauron’un, Voldemort’un, Darth Vader’ın hikâyesi yorar. O didaktizm, o kestirilebilirlik yorar. 

Han Solo burada devreye girer. Kimseyi takmaz Solo, kendi işine bakar, illa tercih edecekse iyiyi tercih eder ama kendi kurallarını koyarak. Gezer tozar; Millenium Falcon’u ve yoldaşı Chewbacca ile en ücra gezegenlere de uğrar, işlek yıldız otobanlarından da geçer. Akla hayale gelmeyecek yaratıkların bulunduğu yerlerde takılır. Sayesinde biz de, dolaysız yoldan evreni öğreniriz. Çabasız şıktır Han Solo. Hafiftir hikâyesi, sabun köpüğüdür, eğlencelidir. Beri yandan, gerçektir. 

Yedinci film 'The Force Awakens'ta, Solo ve Chewbacca yıllar sonra Millenium Falcon'a girmiş, Harrison Ford'un ağzından "We're home" lafı dökülürken benim de gözlerim dolmuştu. 

Son filmde artık Solo yok. Yerine kimseyi de koymamışlar. Kankası Chewbacca da ‘solo’ takılıyor. Hiçbir yeri de gezmiyorlar artık. Hanlara girmiyorlar, pazarlık yapmıyorlar, kötü yaratıklara bulaşmıyor, hesabı ödemeden kaçmıyorlar. 

E ne yapayım ben sade iyiyle kötünün mücadelesini? O kadarını her gün yaşıyoruz zaten.