24 Aralık 2016 Cumartesi

senenin güzeli

Meslekte ilk göz ağrım, hâlâ en sevdiğim, dergiler… Kim ne yazmış, nasıl kapak yapmış, bu sene çok ilgilenemedim. Biraz vakit arındırıp, telafi etmeli. 

Yine de 2016’ının en sevdiğim kapağını söyleyeyim, yıl biterken. 

Bu ağır seneyi anlatacak ne çok şey var ama hiçbirine girmeyeyim şimdi; New Yorker’ın Aralık başındaki kapağına gidelim. Sakin, huzurlu, gösterişsiz, komik… Bu seneyi böyle kapatalım. 

“Ben hayvanlarla büyüdüm” diyen Peter de Sève’in işi bu. İsmi 'Rat Race' (Resimdeki fareyi kullanarak kelime oyunu yapıyor; bu ifadenin 'modern yaşamın hayhuyu, hengamesi içindeki rekabet' gibi Türkçe'ye tam çevrilemeyen bir karşılığı var). Dergiye çizdiği kırkıncı kapakmış. Öncekilerden bir kısmı aşağıda (Şimdi fark ettim; içlerinden birine daha önce bu blogda yer vermişim zaten). 

Not edelim: Bu sayıdaki Pedro Almodovar makalesi de enfes. Bu linkten okuyabilirsiniz.  






22 Aralık 2016 Perşembe

insanı fazladan mutlu eden bir kitap

2016 gitti gider... Bu sene okuduğum kitaplar arasında en iyisi 'Puşkin Tepeleri'ydi. Muazzam yazar Sergey Dovlatov'la bu vesileyle tanışmış oldum. Bu kitap üzerine Radikal Kitap'a bir yazı yazmıştım; buraya da alayım. Bloga kişisel bir not düşecek kadar benimsedim çünkü.   

***

Bir üslup meselesi... Hem ironik metinler yazacak hem de ironinin altını çizmeyeceksiniz. Hem kısa, kesin cümlelerle koca bir dünyayı anlatacak, ideolojik meselelere dokuna dokuna ilerleyecek, göze batmadan muhalif bir çizgi tutturacak hem de bunlar çok kolay yapılıyormuş gibi sakin bir tavır benimseyeceksiniz. Zor, çok zor... Ama yapan var. Mesela 1990’da New York’ta hayatını kaybeden Rus yazar Sergey Dovlatov... Jaguar Kitap’ın çıkardığı ‘Puşkin Tepeleri’nde elleri cebinde, ıslık çala çala dolaşan bir çocuk ferahlığı var...

Birçokları için bilmece bir yazar Dovlatov. Futbol takımlarımız, Arnavutluk, Beyaz Rusya gibi ülkelerin temsilcileriyle eşleşince atılan başlıklar gibi: Bir kapalı kutu... Açtığınızda bir hazineye rastlayacağınız bir kutu ama. Rus gazeteci Solomon Volkov’un ifadesiyle, ‘özgün, müstakil ve temiz’ bir sese sahip bir yazar... “Çehov’un soyundan geliyor. Yazdıkları ne duygu yüklü ne de açıktan açığa siyasi.” Anlamak için kendi cümleleriyle gidelim: “(...) Leningrad’da yapıtlarına karşı soğuk davrandılar. Burada klişeler daha çok tutuluyordu. Tam anlamıyla yeteneksiz olmak para etmiyordu. Yetenek kuşku uyandırıyordu. Deha korku yaratıyordu.”

‘Puşkin Tepeleri’ ender rastlanan özgünlükte bir öykü. Tadını kaçırmadan özetleyeyim. Bir gün bir yazar, büyük şehirde sürekli kaybetmekten, dikiş tutturamamaktan sıkılır ve taşraya gelir. Bir edebiyat efsanesinin, Aleksandr Puşkin’in doğup büyüdüğü topraklarda rehberlik yapmak, o büyük ismi yurdun dört yanından oralara akan edebiyat meraklılarına anlatmak için... Sonra olaylar gelişir...

Olayları kendine özgü, yavaş yavaş acele eden bir ritmle geliştiriyor Dovlatov. ‘Puşkin Tepeleri’, (Türkçe’de yayımlanmamış) diğer birçok eseri gibi otobiyografik öğeler taşıyor. Evet, kendisi de rehberlik yaptı. Tam da orada, ‘Puşkin Tepesi Milli Parkı’nda hem de... Gazetecilikle geçindiğini, bir dönem gemilerde çalıştığını da biliyoruz... Esas mesele şu: Her döneminde ‘sakıncalı’, kitapları toplatılan bir yazar Dovlatov. KGB’nin nefesini hep ensesinde hissetti. Nihayet tıpkı ‘Puşkin Tepeleri’nde öncesini yazdığı gibi ailesiyle ABD’ye göç etti. 48 yaşında hayata veda ettiğinde, ülkesinden çok uzaktaydı. Kaçarcasına terk ettiği Sovyetler Birliği henüz dağılmamıştı.

Ondan geriye kalanlar, tatlı bir ironiyle ama çivi çakar gibi yazdığı kısa ve hedefi vuran cümleleri. ‘Puşkin Tepeleri’, iyi bir örnek. “(...) İyiliğinde de kötülüğünde de tutarsız biriydi. Amirlerinin yüzüne karşı küfrederdi. Ama Friedrich Engels’in resminin yanından geçerken şapkasını çıkarırdı. Rodezya diktatörü Ian Smith’e sonu gelmez lanetler okurdu. Ama meyhanede parasının üstünü her zaman eksik veren kadını sever ve sayardı: ‘Başka türlü olmuyor, düzen düzendir!’ En korkunç ilenmesi şöyleydi: Kapitalistler için çalışın!”

Bazı kitaplar insana fazladan bir mutluluk veriyor. Sözünü ettiğim iyi edebiyattan gelen mutluluk değil sadece; bu duygu, bilmediğimiz, tanımadığımız ama okuduktan sonra hakkında “Tam da bana göreymiş” dediğimiz bir yazarla tanışmaktan doğan hazzı da içeriyor. ‘Puşkin Tepeleri’ benim için böyle bir kitaptı. Onu yeni tanıyacak diğer okurların da benzer hislere kapılacağına eminim. Onlar da benim gibi yapacak, Dovlatov’un 2004’te Cem Yayınları’ndan çıkan ‘Bavul’unun peşine düşeceklerdir... Türkçe’de başka kitabı yok. Jaguar Kitap, Dovlatov yayımlamaya devam ederse bizlere büyük iyilik eder.


21 Aralık 2016 Çarşamba

istihbarat zaafı

Olayın üstünden beş dakika geçmiş, adam ezbere terör örgütlerini sıralıyor televizyonda, sosyal medyada. “Kesin şu yapmıştır, motivasyonu budur, hedefi şöyledir” diyor. 

Sanırsın hayatı terörizm araştırmalarıyla geçmiş. O kadar kendinden emin.

Üstelik her defasında yanılmış, ters köşeye yatmış, bugüne dek dedikleri hiçbir gerçekle uyuşmamış, en fazla teğet geçmiş. 

Bir kişi değil. İki, üç kişi de değil. Genel. Kahve ağzıyla meslek icra edenler bunlar. Yazdığı yazıda, söylediği sözde somut bir bilgi kırıntısı bile olmayanlar. 

Kendilerini ‘gazeteci’ diye tanıtıyorlar. Tanıtmalarına gerek yok, böyle tanınıyorlar zaten. 

Türkiye’de istihbarat zaafı var deniyor. Bizim gazetecilerde de istihbarata zaaf var ama istihbarat yok… Biliyor gibi görünmek kaygısı var. 

İşi gücü başka olan insanlarla, mühendisle, fırıncıyla, kahveciyle kendilerini eşitlediler. O kadar istihbarat, o kadar işkembe herkeste var sonuçta. 

Ama biliyor gibi görünmek zaafı bizim mesleğe mahsus. İşimiz bilgi vermek olmasaydı, iyiydi. 

20 Aralık 2016 Salı

başım böyle dönmese böyle dönmez yerküre

Dışarıdan bakınca bir rüya… Ünlü Mavi Bilye fotoğrafı 1972’de çekilmiş. Apollo 17 uçuşu sırasında… Dünya tam bir küre şeklinde bir daha hiç görülememiş. İnsanlık tarihinde o ekipteki üç kişiden, Eugene Cernan, Harrison Schmitt ve Ron Evans’dan başka dünyayı bu meşhur açıdan gerçekten gören kimse yok. 

Alıp alabileceğimiz en iyi vesikalık bu yani.

Siyasete Giriş kitabımızda mı geçiyordu üniversitede, tam hatırlayamıyorum: Küreselleşmenin, bir astronotun dünyayı uzaydan ilk defa bir bütün olarak görmesiyle başladığını yazıyordu. 

Günlerdir Halep'te, Bugün Ankara’da, Berlin’de, Zürich’te ve daha nice yerde yaşananlar… Dökülen kan… Her şey birbirine bağlı mı yani? Küreselleşme yüzünden mi?

Uzay boşluğunda dönüp duran bir mavi bilyenin üstündeyiz hepi topu. Küreselleşme de kendimizi ciddiye almak için uydurduğumuz laflardan biri. İyi misin, kötü müsün? Mesele bu. Çetin Altan şöyle demişti enseyi karartmamamız için: “Yüz yıl sonrayı düşünün, bin yıl sonrayı, yüz bin yıl sonrayı, bir milyon yıl sonrayı, bir milyar yıl sonrayı… Bir milyar yıl sonra Arz küresi, kırk beş milyar yıl daha yaşayacak, biliyor musunuz?

Peki şunu Enis Batur mu demişti: Başım böyle dönmese, böyle dönmez yerküre. 

Enseyi karartmayalım ama böyle de dönmesin ama. İnsanlar ölüyor. İnsanlık da ölüyor sanki artık.