Ana içeriğe atla

bir rüya gördüm sanki



Sesler… Yüzler… Haller...

‘Maestro’ Kamil Sönmez’in her zaman sımsıcak neşesi. 

Osman Yağmurdereli ile Tanju Okan'ın parçanın sonundaki havalı girişi. 

Rüyaydı sanki. 

Yorumlar

Yorum Gönderme

Bu blogdaki popüler yayınlar

sen tüm göklerdeki yıldızların ilki

Bazı filmler kendinden başka hiçbir şeyle anlatılmıyor. O kadar yoğun oluyorlar ki ne bir kitap ne bir film ne de bir geçmiş an geliyor akla. Sanırım o zaman onlara başyapıt diyoruz. Onur Ünlü’nün filmleriyle geç tanışıyorum, sırada ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ vardı. Aldı götürdü. 

Başlık, filmdeki Shakespeare dizelerinden: 
yarayla alay eder yaralanmamış olan  bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden sen çok daha parlaksın çünkü sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
sen aydınlatırsın geceyi


temas yok tesadüf yok

Akıl alır gibi değil, koronayla neredeyse yarım yıldır beraberiz.Bu süre içinde çok yakınlarımız hariç kimseyle sarılmadık, tokalaşmadık, kucaklaşmadık, öpüşmedik. Kimsenin elini sıkmadık. Elbette aradan kaçanlar, istisnalar olmuştur ama eğilim bu yönde.
Son altı aydır birisiyle yeni tanıştığımızda hafifçe kafamızı sallıyoruz, elimizi kalbimize götürüyoruz ya da kendimize özgü ve aslında eskiye göre epey tuhaf görünen birtakım hareketler yapıyoruz.
Şunu merak ediyorum: Bu günler içinde kimseye dokunamamak yeni kurulacak arkadaşlıkları engelledi mi? İlerleyecek dostlukların önünü tıkadı mı?
Bir de sosyal mesafe yüzünden sofralar yok, partiler yok. Tesadüfler, sürprizler yok. Hem insanın hem toplumun hayatını farklı yönlerde esneten tanışmalar yok. Bugüne dek bunları esas kabul ediyorduk ama artık yoklar. Mevcut hayatlarla ilerliyoruz.
Şu an farkında değiliz, zarar ziyan hesabında sıra dahi gelmiyor ama bu zorunlu sosyal mesafe, gelecekte toplumun tıkanmasına, tökezlemesine yol açacak mı ac…

yazmak I - çölde tek başına

‘Mukaddime’yi yazmak için İbn-i Haldun, hayata dört yıllık bir ara vermiş. Bedevilerin arasında sadece yazarak yaşamış. Dört yıl. Hiçliğin ortasında, yıldızlara bakarak, dört yıl.O kitap da dönüp dolaşıp modern sosyolojiyi kurmuş.
Bize pek yansımamış ama çöl sessizliği yılları haricinde, binbir defa filme çekilesi, maceralı bir hayat İbn-i Haldun’inki. Kuzey Afrika ve Endülüs’ü neredeyse adım adım dolaşıyor. Küçük beyliklerde birtakım prens adaylarına danışmanlık vererek, siyasi komplolar kurdurarak diyelim, onları tahta hazırlıyor. Başarısız oluyor. Hapse düşüyor.
Çıkıyor. Yine danışmanlıklar. Yine maceralar. Yine saray oyunları, entrikalar. Olmuyor, olduramıyor ama yırtıyor da. Bir yandan etrafına bakıyor. Görüyor, yorumluyor, kaydediyor. Mısır’da Memluk sarayına yerleşiyor. Anlatıyor. Herkesii etkiliyor. Ortadoğu’yu işgale gelen Timurlenk’e elçi gidiyor. Anlatıyor. Bu konularda pek de boş olmayan hükümdarı bilgisiyle büyülüyor.
Hızlı, çok hızlı bir yaşam. Ortaçağda, 14 ve 15’nci yüzyı…

yazmak II - en eski ormanlarda

Yazı, yabanıl kılıyor insanı. Yaşam öncesi bir yabanıllığa ulaşıyorsunuz. Ve bu size her seferinde aşina geliyor; ormanların yabanıllığı bu, zaman kadar eski. Her şeyden korkmanın yabanıllığı, farklı ve yaşamın özünden koparılmaz bir yabanıllık. Bütün varlığınızla sarılıyorsunuz. Beden gücü olmadan yazılamaz. Yazının başına oturabilmek için, kendinizden daha güçlü olmanız gerekir, yazdığınız şeyden daha güçlü olmanız gerekir. Tuhaf mı tuhaf bir şey bu, evet. Yalnızca yazma edimi değil, yazılan şey de gece ortaya çıkan hayvanların çığlıklarıdır; hepimizin, sizin ve benim, köpeklerin. Toplumun kitlesel, umut kırıcı sıradanlığı. Çekilen acıdır, İsa’dır ve de Musa ve firavunlar ve bütün Yahudiler ve aynı zamanda mutluluğun en şiddetli sancısıdır. Böyle olduğuna hep inandım. 
Marguerite Duras’nın harikulade kitabı ‘Yazmak’tan (Can Yayınları, Çeviren Aykut Derman).

kaplumbağaların labirentinde

1.  Harika bir film seyrettim. Burada bulunsun. Siz de seyredin. Buñuel in the Labyrinth of Turtles (Buñuel en el laberinto de las tortugas). Yönetmeni Salvador Simo Busom. Büyük yönetmen Luis Buñuel’in İspanya’nın sıfır noktasında ‘Las Hurdes - Ekmeksiz Toprak (1933)’ belgeselini nasıl çektiğinin hikâyesi. Müthiş bir yoksulluğu anlatma denemesinin hikâyesi…
2. Metin Eloğlu, ‘Horozdan Korkan Oğlan’ şiirini Bunuel’e ithaf etse olurmuş. Horozdan bu kadar korkan bir başkası yoktur. 
3. Dali’yle Bunuel’in kanka olduğu hep söylenirdi. Filmde, kendisinden utana sıkıla para isteyen Bunuel’i “Ah be abi” diye refüze etmesi sahnesi var ki, Dali’ye büyük eksi yazdı. 
4. Filmin en güzel yanı bence sahici arkadaş Ramón Acín’in hikâyesi… Allah herkese böyle arkadaş versin… Ben bunu anlatmayayım. Siz seyredin, hem neyi kastettiğimi anlarsınız hem de bu güzel adamı tanıyanların sayısı artmış olur. 





telefonun çalmıyorsa bil ki benim

Eski defterlerimden birine not almışım: Telefonun çalmıyorsa bil ki benim. Jimmy Buffett...

Kimdir bu adam? Tamam havalı bir laf da, niye ve nereden not almışım? Birkaç satır aşağısında bir de Murat Menteş cümlesi var. Belki onun bir kitabından... Hangisi peki? Dublörün Dilemması mı Korkma Ben Varım mı? (ikisini de okudum; ilki iyi, ikincisi eh işte.)

Her neyse, cümleyi İngilizce'ye çevirip Google'da aradım. James William 'Jimmy' Buffett beklediğim gibi bir Amerikan şarkıcı çıktı.  Aradığım cümle de bir şarkısının ismiymiş: If the phone doesn't ring it's me. Huysuzluğum üzerimdeydi, şarkıyı pek beğenmedim.

Bilmemek ayıp değil; yazarmış da Buffett. Üstelik çok da ünlü bir yazar. New York Times Bestseller listesini sallamış zamanında.

Wikipedia'dan, bana enteresan gelen bir başka notla devam edeyim. Bu girişken abimiz çok sevilen iki şarkısının ismiyle (Margaritaville ve Cheeseburger in Paradise) birer restoran zinciri de kurmuş. Her tarakta bezi var yani.

konuşma odası

Korona dalgasının ilk günleri… Hollanda’da huzurevlerine ziyaretçi yasağı getirilmişti. Buna göre, sakinlerin de dışarıya çıkması engelleniyordu. Yaşlı insanlar artık tamamen içeri alınmıştı. Belirsiz bir süre için.
Bir an var ki unutamıyorum. Bir televizyon kanalı yasaktan önceki son gün akşam saatlerinde huzurevleri önünde hava almaya çıkmış sakinlerle -olabildiğince uzaktan- konuşuyordu. Muhabir, seksenlerini aştığını tahmin ettiğim pamuk saçlı bir kadına konuyu açtı. Yasaktan haberi yoktu kadının. Bizdeki “Aa”ya denk bir “Oh” çıktı ağzından. Küçücük. Gözleri daldı. Kapıdan içeriye girdi. Bir daha ne zaman çıkacağını bilemeden.
Dün bizim mahallede aylarca dışarıya kapanan huzurevinin önünden geçerken fark ettim. Yan taraftaki kapıdan iki kişi içeri giriyordu. O tarafa baktım. Açılan kapının ardında, karşıki duvara dayalı bir ufak masa. Önünde pleksiglastan bir bariyer. Neredeyse bir kulübe… Masanın her iki tarafında birer sandalye. Pleksigasa bantla sıkıca tutturulmuş bir kağıtta ‘ko…