parkta bir korsan


Dev vincin kolu iniyor kalkıyor, iniyor kalkıyor. Oturmuş, hipnotize olmuş gibi onu seyrediyorum. Küçük park bu saatte sessiz; biraz ötede, güneşin azıcık değdiği bir banktaki genç bir anne, çocuğunu arabasında uyutmuş, elinde bir karton bardak (kahve içiyor olmalı) on beş dakikalık bir huzur aralığı yakalamış, kitabını okuyor. Arada bir arkamdan, parkı bir uçtan bir uca yürüyüp yürüyüp dönen iki adamın hararetli sohbetini işitiyorum. İş konuşuyorlar. Kanalın öbür tarafındaki inşaatla ve dev vinçle benden başka ilgilenen yok. Ulusumu başarıyla temsil ediyorum. Parkta bile milli mesaideyim.
 

İnşaatlar bizi neden büyülüyor, hiç bilmiyorum. Hep inşa halinde bir toplum olduğumuz için mi? Kendimizi hep eksik mi hissediyoruz? Hiç tamamlanmıyor muyuz? 


Düşüncelerimin akışını sağımdaki banka oturan adam bozuyor. Yan yan bana baktığını hissediyorum. Ben de dönüp ona bakıyorum. Hayır, o da inşaatı seyrediyor. Yoksa o da? Mümkün değil; artık beyaza kesmiş bir zamanlar sarı saçları, uzun suratı, daha da uzun kolları ve bacaklarıyla fazla buralı bir adam. Yüzünde kara bir maske var. Parkta oturuyoruz işte, hepi topu beş kişiyiz. Niye takmış ki? Bir yandan -nedense- maskenin ona yakıştığını düşünüyorum. Profilini belirginleştirmiş. 


Birden bana dönüyor adam. Gafil avlıyor beni, bakışımı kaçıramıyorum. Gözlerindeki memnuniyetsiz bakışla, maskenin üzerindeki korsan bayrağı kuru kafasını aynı anda görüyorum. 


“Neden maske takmıyorsun?” diye soruyor. Sesinde de aynı memnuniyetsiz ifade. Beklediğimden daha yaşlı bir adam, altmışını geçmiş olmalı. Ama olduğundan da yaşlı, çok eski zamanlarda yaşamış insanlara benziyor. Kuru kafalı maskeyi, hayalimde bir bandana yapıp kafasına yerleştiriyorum. Eski bir korsan mı acaba?  


Adama bir cevap veresim gelmiyor. Ellerimi iki yana açıyorum, gözlerimle bir parkta oturduğumuzu söylemeye çalışıyorum. Ne kadar söylenebilirse artık… 


Omuz silkiyor. İkimiz de önümüze bakıyoruz. Vincin kolu çok çok ağır, dikkatle aşağı iniyor. Biz de onu aynı dikkatle izliyoruz.


Vinci izlerken adamın üslupsuzluğuna canımın sıkılmadığını fark ediyorum. Genelde tersi olur. Bu adam niye canımı sıkmadı? Eski zamanlardan, eski denizlerden gelen bir korsan olduğu için mi? 


Bu defa ben dönüyorum adama. “Siz niye maske takıyorsunuz” diye soruyorum. “Açık havadayız.” Aramızda böyle teklifsiz bir ilişki var.

Cevap vermiyor. Duymamış gibi vinci izlemeye devam ediyor. Bir ufacık ayrıntıyı kaçırması hayati bir hataya mal olacakmış gibi… Eğri büğrü bildiğim dilde, yanlış bir kelime mi kullandım acaba? Amaaan, önemsemiyorum, cevap gelmeyince adamla ilgimi kesiyorum. 


Öteden bir bebek ağlaması yükseliyor. Genç annenin huzurlu on beş dakikası bitti. Kahvesinden sağlam bir yudum alıyor. Eh, bu da bir tür hazırlık. Arkama dönüp bakıyorum, iş konuşan adamlar gitmiş. Onların yerinde karşılıklı ötüşen kuşlar… Bir ihtimal, kuşa dönmüştür adamlar. Hayatta hayallere de yer lazım. 


Birden yanımdaki adamın sesiyle irkiliyorum.


“Ben artık maskeyi çıkaramıyorum.” 


Cevap, yüzlerce yıl öncesinden gelmiş gibi ağır, ağdalı. 


Sonra bir daha, usul usul, kendisiyle konuşur gibi tekrarlıyor: “Çıkaramıyorum bu maskeyi artık.”


Adama bakmaya cesaret edemiyorum. Bakarsam aramızdaki bir anlaşmayı bozacakmışım gibi geliyor. Dönüp inşaata bakıyorum. 


Vincin kolu yavaş yavaş yukarı çıkıyor. Elimle cebimdeki maskeyi yokluyorum.


Biz niye hep böyle eksiğiz sahi?



Resim Edward Hopper'ın (1960)

ben sarhoşum sen divane


Ben Mohseen Namjoo (Muhsin Namcı desek olur mu acaba) ile geç tanıştım. Geçen senenin nisanıydı. Her sevdiğime yaptığım gibi aylarca dinledim; sonra zaman içinde belki tadını da kaçırmak istemediğim için, bir süreliğine rafa kaldırdım. 

 

Nisan kendini iyiden iyiye duyurunca, Mohseen Namjoo şarkıları da içimde bir yerde kıpırdadı. Yine giriştim dinlemeye. Ben onu bu şarkıyla tanımıştım; aranızda tanımayanlar varsa, sizin için de bir kapı olsun. “O senin cahilliğinmiş” diyenler de buyursun bir daha dinlesin. Şarkımız Man Mast. Sözler Mevlana’dan. 


“Ben sarhoşum sen divane

Kim götürecek bizi eve…”


PS: Bir ara Farsça’nın su gibi güzelliğinden, Farsça şarkıların neşeli olanlarının bile bu güzellikle can yaktığından bahsedelim mi? Bence edelim.

zamanın ruhu, radyonun ruhu, bizim ruhumuz

"Son altı ay ne yaptın" diye sorsalar “Didik Didik Freud’u dinledim” derim.  Her Cumartesi akşamı bir bölüm. Canlı bir yayını takip edermiş gibi. Bugünmüş gibi. Önce öyle denk gelmişti, sonra bu ritmi sevdim. “Neden olmasın” diye düşündüm.  2004 senesinde Açık Radyo’da yayımlanmış bu programı, podcast teknolojisi sayesinde kendi takvimimdeki altı aya yaydım. 

Çoğunuz biliyordur zaten; zira Psikiyatr Serol Teber ile radyocu Şenol Ayla’nın imza attığı ‘Didik Didik Freud’ artık bir kült statüsünde. Bilmeyen varsa, Teber’in ‘Bilimsel Bir Peri Masalı - Freud’un Aile ve Tarihsel Romanı’ isimli kitabından hareketle, Teber ve Ayla’nın dünya tarihinin belki en enteresan zaman diliminin, yirminci yüzyıl dönemecinin (ama bugünün ve bizlerin de) ruhuna Freud’un hayatı üzerinden baktığını ve bunu da müthiş bir başarıyla yaptığını söyleyebilirim. 

 

Aradan bunca zaman geçmiş ve ben şimdi gönlümdeki bütün ödülleri onlara veriyorum. Hem entelektüel birikimini bir kitap gibi önümüze açan Teber’e hem Türkiye’nin belki en güzel sesli programcısı Şenol Ayla’ya. 


Bu program ne öğretti bana? Ne öğretti bize? Evvela şunu tabii: İnsan hayatlarının ne kadar kırılgan olduğunu ama neden hep yanlış kırılma noktalarına baktığımızı, tesadüfi sandıklarımızın meğer nasıl da yılların tortusunun eseri olduğunu… Beylik laflar evet, bunları biliyoruz evet; elbette biliyoruz ama hissederek, sezerek biliyoruz. Teber’in önce Freud (son birkaç programda da Tevfik Fikret) üzerinden anlattıkları, bu sezgiyi dokunulur hale getiriyor. Sezginin üzerine bir bilgi katı inşa ediyor. Bu çabayı çok kıymetli buluyorum. Minnettarım.


Aylardır aklımda dönüp duruyor. Bir insanı didik didik etmenin bir çağa, bir dünyaya ve ne garip bize dair bu kadar çok şey söyleyebilmesi muazzam değil mi? Ya bir konuyu enine boyuna bilmenin güzelliği… Freud’un hayatı boyunca kaç mektup yazdığından İtalya seyahatlerinde aslında ne aradığına dair her şeyi ve daha fazlasını bilmenin… Dahası o bilgiyi süzüp anlayabilmenin ve aktarabilir hale getirmenin güzelliği. Teber kitaplarında bunu yapmış, Ayla da radyoda çok iyi yönlendirmiş.


Bir küçük not… 17 önce kaydedilmiş bir programın son anlarını dinlerken, koca bir tarihe canlı tanıklık etmiş gibi gözlerim doldu. İnternette biraz bakınınca birçok insanın Didik Didik Freud’a karşı benzer hisler içinde olduğunu da okudum. Bu bence bir radyoculuk mucizesi. Bunca yıl sonra bile dinleyicilerini kendine ortak eden bir yayını üretmiş olmak… Şenol Ayla ne kadar gurur duysa az.    


Nihayet bir de Serol Teber notu. Bu dünyaya değmezmiş, akışın dışındaymış gibi duran naifliği, çocuksuluğu mikrofondan taşıyor, kendini hep ele veriyordu. Bazı küçük anlarda yaralarının sızladığı dahi anlaşılıyordu. Dilerim o melankolik ruhu huzur bulmuştur.  

 


ufak tefek tansiyonlar

Gündelik karşılaşmalara sızan ufak tefek huzursuzluklardan bahsetmiştim. Pandemiyle beraber yayılan hoşnutsuzluk dalgasından…   Gelip geçic...