trafikte bir şövalye

Bugün A. ile birlikte trafik ışıklarında beklerken yolun karşısında tuhaf bir bisikletli adamı fark ettik. Tuhaftı, çünkü yüzünün tümü camla kaplıydı. Kaskla güneş gözlüğü arası bir ‘şey’. Işığı kırıyor, yansıtıyor. Üzerinde renklerin oynaştığı bir cam. Ama ne?

Saniyeler sonra yan yana geçerken kendimi tutamayıp adama baktım. O da bana baktı. Gün ortasında, demir maskeli adamla, atının üstünde bir şövalyeyle karşılaşmak gibi bir his. Benim yüzümde ne de olsa bir ufak şaşkınlık ifadesi vardı; adam bunu herhalde görmüştür. Ben onun ifadesini göremedim. Dedim ya, cam… Arabalara çekilen bantlar gibi, koyu bir engel. Ürpertici, tedirgin edici.


A. da daha önce böyle bir maske görmemiş. Ya da böyle bir gözlük… Ya da her ikisi birden. Düşündük: Pandemiye özel mi acaba? Bir tür kask olabilir mi? Ben biraz uçtum: Robocop’unki gibi bir donanım bu, camın gerisinde bir ekran vardır kesin. Adam biraz önce belki beni bir hedefe oturtmuştu. Sonra da ateş etmeye üşenmişti belki. Neyse ki… 


Bu soruları sormak için bir sene gecikmişim. 


İnternette “tüm yüz gözlük” “ayna” vs. gibi anahtar sözcüklerle arayınca buldum. Bu bir güneş gözlüğü. Fonksiyonu, eh işte, güneşten korumak. Sadece gözleri değil bütün yüzü koruyor. Bulduğum ürünler bir sene önce piyasaya çıkmıştı. Belki evveli de vardır. 


Kafamda kurduğum gibi çıkmadı ama. Hayal kırıklığı…


Bir şövalyeyle karşılaşmak gibi değil. Gizemli değil. Beleşten tedirgin ediyor. 


İnsanları saklıyor.


üç bilmece

Bahar günüymüş. Bir hacıyı, bir eşkiya durdurmuş dar boğazda. Üç bilmecem var, bilirsen geçersin, bilemezsen paranı alırım, paran yoksa canını alırım, diye tepeden buyurmuş.

Sor, demiş hacı, dik dik. Parası yokmuş ya hiç de öyle süklüm püklüm değilmiş. “Başka çarem yoksa, sor.”


“İlki şu. Alsan da versen de, getirsen de götürsen de ağırlık yapmayan nedir?” 


Gülüvermiş Hacı. “Kolay bu. Selamdır” diye yanıtlamış. Kolaymış sahiden de, daha az önce eşkiyayı iç ferahlığıyla selamlamış.


Bildin, demiş eşkiya. “Bir su ki zehirsizdir ama yine de can yakar. Nedir bu?


Alnını kırıştırmış, hacı. Derken bir sevinç kaplamış yüzünü. Gözyaşı ya, demiş, ne olacak ki başka? Pek yufka yürekliymiş zaten. Hep gözleri dolarmış, bazen gizliden ağlarmış da.  


Eşkiyanın suratı asılmış. Bu nasıl uyanık hacı. Yanından yürüyüp gidecek. 


Tamam, demiş. “Sözüm söz. İşte sana son soru. Bilmeden bulduğumuz, sonra ya kaybedersek diye üzülüp durduğumuz nedir” 


Hacı düşünmüş düşünmüş düşünmüş… Bunalmış. Alnında boncuk boncuk ter birikmiş. Bulamadıkça düşünemez olmuş. Bomboşmuş aklı.


Bilemedim, demiş çaresiz. Boynunu bükmüş. 


Sırıtmış eşkıya. Kılıcını sıyırmış kınından. Uçlan paraları, diye bağırmış.  


Param yok, diye başlamış hacı… Yokmuş da gerçekten. “Bir soru daha sor.” 


Eşkiya şakasızmış. Kaldırmış kolunu. Tam boynuna çalacakken kılıcı, 


Dur, diye bağırmış Hacı…

"Bari cevabı söyle.”


Ama gecikmiş. Yetişemememiş eşkiyanın bileğinin hızına. Son anında feryat bile edememiş. Aklında bir soru işareti, düşmüş yere… 


Eşkiya, kıydığı adamın yere yuvarlanan, toza bulanan kellesine dalgın dalgın bakmış. Hacının gözleri hiç duyamadığı cevabı halen bekler gibi apaçıkmış. Kılıcını yanıbaşındaki koca kayaya silerken, sıkkın sıkkın mırıldanmış eşkiya:


“Aha, bu verdiğindir”. 


Photo by Simon Wilkes on Unsplash




gazetecilikte ilerlemenin beş adımı

10 yıl önceki notlarımı karıştırırken buldum. Beş madde diye not almışım ama dört madde yazmışım. Yanlışlık mı yaptım acaba yoksa beşinciyi ...