rüzgârların haritacısı

Nobel alınca Zanzibarlı (kısa bir an için bağımsızdı Zanzibar, artık Tanzanyalı diyebiliyoruz) Abdulrazak Gurnah ile tanıştım. Bizde küçük bir kesim de olsa bilenin bildiği bir yazar. İletişim Yayınları, önden epey kitabını basmış. Ama mesela Hollanda’da tanınmıyor, çevrilmiş eseri yok. Bravo İletişim’e. Bu arada neden ‘Abdülrezzak’ dememişler de İngiliz telafuzuyla bırakmışlar, onu bilemiyorum. Tasvip de edemiyorum. 

Türkiye’ye gittiğimde Kumdan Yürek ve Deniz Kenarında’yı almıştım. İkincisinden başladım ve başlamamla bitirmem bir oldu. Kendini okutan, yavaş yavaş açılan, açılırken de zahmet vermeyen bir roman. Tek bir kitaba bakıp söylemek zor ama sanırım Gurnah böyle bir yazar. Hikâyesini, tıpkı bu romanındaki kahramanının yaptığı gibi acele etmeden ve bir açık da bırakmayarak anlatmayı seviyor olmalı. 


Anlattığı bir göç, mültecilik hikâyesi. Ama kahramanlarının kıtalar ve toplumlar arasında uzanan çileli seyahatlerini, geride Zanzibar’daki bir hesaplaşma üzerinden anlatıyor yazar. Oradaki hareketlenmeleri de ayrıca anlatıyor. Gelenleri, gidenleri, Avrupalıları, Arapları, Acemleri… Ticareti başlatan ve bitiren ‘musim’ rüzgârlarının etrafında, Portekiz’den Malezya’ya tüm eski dünyayı, geniş bir haritayı harekete geçiriyor.


Nobel Komitesi’nin bazı seçimlerinin olağanüstü isabetli ve zamanın ruhuna uygun olduğunu düşünüyorum. Gurnah sadece iyi yazar değil, çağını da başarıyla yansıtıyor. Zorunlu göç, mültecilik bugün zaten çok sert konular ama bunlar gelecekte iklim değişikliğiyle beraber daha da yakıcı bir hâl alacak. ‘Deniz Kenarında’ gibi eserler bu işin edebi damarını kuruyor. İleride daha da iyi anlaşılacaklar.


Bir küçük not daha. Abdulrazak Gurnah, iyi bir yazar demiştim. Ama anlattığı konular itibariyle, Batılı okur ve eleştirmenlerin (hatta bizlerin de) gözünde içerik hep tekniğin önünde geliyor. Onun gayet ustalıkla, iyi bir işçilik ve sanatla anlattığı hikâyesini okuyan Batı, üsluba değil konuya bakıyor. Okuduğum eleştirilerde kimse Gurnah’ın tekniğine girmemiş. Sanki onun sanatı sadece hikâyelerinden, mültecilerden ve sınırlardan ibaretmiş gibi. Bu da kibrin bir başka türü… 


Gurnah anlattığı konudan bağımsız, iyi bir yazar. Onu bilelim de… 

haklılığın sesi



Türkiye'nin bu zor günlerinde bir umut Şili'ye tutundum. Seçimlerde Pinochet yanlıları kaybetti, öyle böyle sevinmedim, ferahladım, dünyaya, insana dair halen umut var demektir. 


Giriş, gelişme ve sonucu diğer blogda yazmıştım; buraya da duygu selini alayım.


Bulutsuzluk Özlemi'nden, Allende'den, Victor Jara'dan, Violeta Parra'dan, Pablo Neruda'dan, Buğdayın Türküsü'nden, No filminden ve daha birçok sebepten dolayı Şili benim yumuşak karnım. Hayatımda öğrendiğim ilk İspanyolca sözler de Şili'den: El pueblo unido, jamas sera vencido.... Örgütlü, bir arada duran halk asla yenilmez.   


İşte bu konser de iki sene öncesinden... Ama bugüne nasıl yakışıyor. Her güne yakışıyor demeli. Çünkü bu haklılığın sesi. Dünyada emeğin, kardeşliğin, haklılılığın bir sesi olsa işte o ses bu olurdu. Pinochet'in darbesi sırasında Santiago Stadı'nda otuz kurşunla katledilen, gitar tutan elleri ezilen, son anlarında diktatöre ve darbeye karşı bir şarkı yazmaktan da geri durmayan Victor Jara'nın anısına senfoniden bir an...   


İnsanın gönlü akıyor çünkü insanlar güzel. Haklı olunca güzel. Emek verince güzel. Kafa tutunca, umudunu kaybetmeyince, bir arada durunca güzel... 


Çünkü el pueblo unido, jamas sera vencido...  

şoseden ayrılanlar


Zorunlu dört duvar arasından sonra, yürümeye yeniden başlarken, Sait Faik'ten bir pasaj... Gözden kaçmış bir manifesto... Bir edebi inci, yolda görülmüş bir rüya... 


“Şoseden ayrılan yolların güzel, harikulade yerlere, bilinmedik, hep arzulanmış yerlere gittiklerini zannetmeyen bir yaradılışta kaç insan vardır bilmem. Varsın olsun! Mademki her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir. Şoseden ayrılan, etrafında kara ve kocaman böğürtlenlerin olduğu ıslak gibi toprak yolda istediğiniz kadar cennet köyler, sevişen insanlar, mahsuldar topraklar, tahayyül edebiliriz. Madem ki bugün evimizden çıkarken kırlara çıkmayı, çobanlarla konuşmayı, şoseden yürümeyi, böğürtlen yemeyi ve su kenarındaki çimenlere uzanmayı düşündük. Bırakın beni hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?”


Sait Faik Abasıyanık - Çelme


seneca neden gazeteciliğe hasretti?

 


Son dönemlerde Seneca’nın ‘Mutlu Yaşam Üzerine’sini birkaç defa okudum. Kısacık bir kitap zaten, 40 sayfalık. Belki daha uzundu. Kırkıncı sayfadan sonrası kaybolmuş. Kimbilir belki bu kırk sayfa sadece girişiydi. Zaten bu dert tüm ‘antik’ yazarların başında (sanki onlar bununla tasalanıyorlarmış gibi yapayım hadi); çoğunun eserleri kayıp. En feci durumdaki de Epicurus yani bizim Epikür. Aşağı yukarı 300’den fazla kitap yazdığı söylenir ama geriye hepi topu birkaç yazı, birkaç da hatıra kalmış. Geride kalanlar koca bir felsefi düşünceyi oradan toparlamışlar. Bu aktarma sırasında neler eksildi acaba o düşünceden? Ya da neler eklendi! Bir gün dünyanın unuttuğu bir kütüphanenin gizli mi gizli arşivinden üç yüz cilt kitap çıkmazsa hiç bilemeyeceğiz. 


Antik Yunan’dan Roma dünyasına bir uzanalım şimdi; yani dönelim Seneca’ya. Başka klasik yazarlarda da benzer bir hal var ama bilhassa onun yazdıklarını okurken hep aynı hisle doluyorum. His şu: Seneca, fena halde gazetecilik özlemi çekiyor. Şöyle düşünüp durduğunu hayal ediyorum: Gazetecilik diye bir müessese olsa da bir gazeteci gelse de benimle uzun bir sohbet yapsa da bunu bir söyleşi olarak yayımlasa da… Bana hakkımda atıp tutanları sorsa, çelişkilerimi sorsa, hedeflerimi sorsa… Belli ki kafasında bunları çevirmiş Cordobalı düşünür. 


Ama bir gazeteci bulamayınca, hepsini kendi uydurmak zorunda kalmış. Hayali birisi ona hayali sorular soruyor, eleştirileri aktarıyor, kendi hatalarını gösteriyor. Seneca da arada kızıp köpürerek, bazen de sakin sakin cevap veriyor… Bazen isimler veriyor, tarihler düşüyor. Bundan da kitaplar çıkarıyor. Hiç fena değil. 


İlginç olan iyi bir röportajcının ortaya çıkması için aradan on sekiz asrın daha geçmesi… Gazetecilik işte böyle yavaş işleyen bir süreç; ihtiyaç olduğunda bulması bazen biraz zor! 


dünya nasıl bir yer olmalı?


Jazz On A Summer’s Day… Böyle bir filmin varlığından haberim bile yoktu. 1958’de Newport, ABD’de caz festivali… Duyan gelmiş gibi, birçok büyük isim, birçok dev orada. Fotoğrafçı Bert Stern ile yönetmen Aram Avakian’ın elinden çıkma, 1959 mahsulü filmin yenilenmiş versiyonu bir süredir dünya sinema salonlarını dolaşıyor.


Ben dün gece seyrettim ve ilk dakikasından itibaren de hep benimle kalacak bir şeyle karşı karşıya olduğumu anladım. Bu film benim için dünya nasıl bir yer olmalı sorusuna verilebilecek cevaplardan biri. İşte böyle bir yer olmalı. İnsanla, müzikle, sonsuzluk anlarıyla beraber… Hep fonda bir şekilde dönsün dursun, hiç bitmesin isterim.

uyku biraz uyku

    Şu ferahlık, şu uyku. Hepsi buna ulaşabilmek için değil mi?  Dakka, Bangladeş. Fotoğraf: Jahid Apu