içinde olmak istediğim film


Herkes için bunaltıcı zamanlar… İzninizle şuraya sevdiğim bir şey koyayım. Inside Llewyn Davis… Doğrusu, ben de kendi payıma bir süre bu filmin içinde, Llewyn’in dünyasında olmak isterdim. 


Llewyn Davis hakkında, çok yakın arkadaşımmış gibi saatlerce konuşabilirim. Ama başka zamana bırakayım.


if you miss the train I'm on...

artık yazılmayan şiirler

Bir komplo teorisine inanmış birinin artık bu teorinin aksine asla ikna olmadığını fark ettiniz mi? 

Covid-19’un laboratuvarda üretildiğine, İkiz Kuleler’i aslında Amerikan hükümetinin yıktığına, dünyanın beş aile tarafından yönetildiğine bir defa inananlar, önlerine ne kadar kanıt konsa da başka türlü -ve bilimsel- bir izaha kulak asmıyorlar. 


Kanıt gösterenlerin bilim insanı, doktor, ekonomist, bir şekilde işinin uzmanı olması da yetmiyor. Üstelik, “bakın bunlar komplo teorisidir” diyenlere de aklı yalanlarla bulanmış, saf veya avanak gözüyle bakıyorlar. 


Şimdi aşı tartışması var. Komplo teorisyenleri bir süredir Covid-19’un zaten sonrasında insanları aşılamak için özellikle üretilmiş bir virüs olduğunu işliyorlardı. Aşıların bulunduğu ve hükümetlerin alışveriş sırasına girdiği günlerde bu savlarını iyice ısıttılar. Şimdi aşı takvimi başlamak üzereyken artık bu tuhaf teoriler de son raddesine vardı. 


Dünya elitleri insanları aşılayarak köleleştirecekler; onlar bir şekilde sonsuza kadar yaşayacak, Bill Gates zaten yıllardır işin içinde falan…


*


Geçen gün sevgili Fatih Artvinli, İlker Küçükparlak ile yaptığı Instagram yayınında şair Ceyhun Atuf Kansu’dan söz açtı. Doktormuş meğer Kansu. Turhal Şeker Fabrikası hekimi olarak görev yapmış. 1940’lı yılların sonları… O görevi sırasında yöredeki köyleri dolaşmış, hekimlik etmiş. 


İşte o günlerde ‘Kızamuk Ağıdı’nı yazmış. Bir günde 23 küçük çocuğun kızamıktan ölüp gömüldüğünü gördükten sonra…


Bu sadece bir şiir değil, Türkiye’nin toplumsal tarihine dair, yürek sızlatan bir belge. 


Kendisi de şair, tıp tarihçisi Fatih, o gün yayında müthiş bir isabetle, benim bugüne dek bilmediğim bu şiirden dem vurdu. Tedavi imkânlarının yokluğunda, Kansu’nun hissettiği çaresizliği, çocukların göz önünde birer birer kayıp gitmesinin tarifsiz acısını anlattı. Gerçi bunu anlatmak mümkün değil; Kansu da “Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum” diye yazmıştı zaten.


Bugün bu şiirler yazılmıyorsa, kızamık aşısı sayesinde. 


*

Bu meselenin sadece bir yüzü. 


Kansu’nun zamanında bir hastalık baş gösterince bilimden medet umuluyordu. Sorun çözümün bir yere ulaşmasıydı. Ya da gecikmesi. Fena halde gecikmesi.


Bugün yine bir hastalık var. Ama bilimin önerdiği çarelere “içimize çip yerleştirecekler” diye karşı çıkanlar var. Bu itirazlar üstelik ulusal kanallarda, gazetelerde; çok okunan websitelerinde yapılıyor. 


Dedim ya, Fatih Artvinli, Kızamuk Ağıdı’na işaret ederken, “Aşısız günlerde ne olduğuna; insanların, çocukların nasıl kırılıp düştüğüne bir bakın” derken şüphesiz haklıydı.

Ama sonra düşündüm de… Bugün farklı mı? Binlerce, on binlerce, yüz binlerce insan bugün de ölmedi mi? Herkes bunu görmedi mi? 


Meselemiz artık, bunları görenlerin dahi “çip var” demesi… Sadece bizde değil, bütün dünyada böyle diyenlerin çıkması. 


Dipte, derinde bir güvensizlik var. Anarşik bir güvensizlik.  


Bugün dahi ikna edemediyse, bilimin bir daha hiç ikna edemeyeceği insanların beslediği çok koyu bir güvensizlik. Virüsün dalgaları gibi, bu da çoktan bir dalgaya dönüştü.


Hakikatle ilişkimiz giderek zayıflarken, bu dalga da her gün büyüyor. 


Virüsten sonra da kalacaktır. 




PS


Fatih Artvinli - İlker Küçükparlak yayını için buraya 


Kızamuk Ağıdı şiiri için buraya.


Ceyhun Atuf Kansu’nun bir hekim olarak portresi için de buraya. 


Resim: İspanyol Gribi’ne yakalanan Edward Munch’ün otoportresi 

10

 

Yazayım diyorum hep unutuyorum. Hayatın hayhuyu işte. Bu blog, Eskiusul, bu sene bir ara 10 yaşına bastı. 


Kainat gibi genişleyip duran internet boşluğunda yazı yazmak ne işe yarar? 


Dev bir metropolün kıyısında bir adres bu. Uzak mahallede, ara sokakta. Gelmek için adresi bilmek lazım. Unutmamak lazım. Bu işler zor bugünlerde.


Yine de gelenler oldu. 


Bazılarını tanıyorum, bazılarını artık daha iyi tanıyorum, bazılarını tanımasam da tanıyorum. Sen, ben, biz yani. Güzel. Yazmak bu işe yarıyor. Bizi birbirimize yaklaştıran o görünmez bağları dokuyor. 


İşsiz kaldığım bir dönemde Eskisul bana iş de buldu. Teferruata girmeyeyim şimdi ama şu kadarını söyleyeyim: Bir sırtı olsa blogun, “Aferin” diye bir şaplak atardım.


Kendi içinde bir eğitim alanı da oldu Eskiusul. Elim boş kalmadı, klavye işledi. Dükkân açıldı. Şu da var yalnız: 10 yıl boyunca, buraya istediğim sıklıkta yazmadım. Ama neredeyse her gün “şunu da yazayım” diye düşündüm. Ne haberler, ne öyküler, ne şiirler, ne analizler… Yazmadıysam tembellikten. İyi kurtardın yani kendini sevgili okur!


10 yıl olmuş demek. 10 yıl önce Ortaköy sahilinde oturmuş denize bakarken, dur bir blog açayım demiştim. 


Tam olarak, bir blog daha açayım demiştim. Uzak şehirlerde iki kardeş ya da arkadaş… İlki yaşça daha da büyük. Hâlâ arada girer bakarım.


Neyse bu kadar melodram yeter. Yazdıkça duygusallaşacağım. Burada kesiyorum. “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” demeyi unutmadan uzanıp yanağından öperim Eskiusul.


Sizleri de öpüyorum ey adresi bilenler… Mutluluk getirdiniz. 


PS: Resim Edward Hopper’ın. Onuncu yıla bu giderdi.

beyaz limuzin

Gece… Bomboş, geniş bulvarda yürürken, yanımdan beyaz bir limuzin geçti. Ağır çekimde, bir ağırlığı yokmuş gibi. Tekinsiz. O kadar sessizdi ki, sanki ayın yüzünde bir başımızaydık. Sürreal bir an. Sevdiğim bir an. Limuzinin kapkara camlarına baktım. Camların ardından bana bakan var mıydı? 

Elimi cebime götürdüm. Gayrıihtiyari. Karanlık gecede silaha davranırcasına, telefonumu aradım. Buldum. Bir fotoğraf çekecektim. Belgelersem bu an gerçek olacaktı. Benim olacaktı.


Vazgeçtim. “Ne yapıyorum ben” diye düşündüm. Neden illa kendime bir kanıt üretmeye çalışıyorum? Neden bir şeyin fotoğrafını çekmezsem gerçek sayılmazmış gibi geliyor? Ne ara kapıldım bu fikre de, ıssız bulvarda, kayıp giden bir limuzinin arkasından bile elimi cebime atıyorum. 


Hayattaki bir minik karşılaşma. Önemsiz ama kendi içinde görkemli bir an. Unutur giderdim. Yaşanmış kalırdı.


Şimdi bunu yazdım. Yine yaşanmış kalacak. Fotoğrafsız da. 



* Resim, Edward Hopper’dan bir ‘gece’si (1921). 

duvarlar arasında

Caddelerde, bulvarlarda dolaşıyorum. Geceleri sessiz, kimsesiz artık.  

Geçen aya kadar, sokaklar virüsü umursamıyor görünen genç insanlarla doluydu. Sarılıyor, kucaklaşıyor, hayatlarına devam ediyorlardı. Ayrıcalıklı bir sınıf gibilerdi. Virüsün ve diğer insanların üzerinde, sağlıklı, dokunulmaz bir sınıf. 


Derken barların, restoranların en geç onda kapanmasına karar verildi. İlk hafta sonu, kendilerini kapı önlerinde, ne yapacaklarını bilmeden bulanlar oldu. Öbek öbek toplandılar, karar vermeye çalıştılar. The night was young. Evlere dağıldılar. Belki birbirlerinin evlerine de. 


Şimdi her yer kapalı. İki haftadır. İlk günlerde açık pencerelerden sigara dumanlarıyla beraber neşeli, sarhoş şarkılar sızardı. Artık o da yok. 


Perdeler çekildi. Her sınıftan insanlar; genç ve yaşlı, sağlıklı ve sağlıksız, gamlı ve gamsız, herkes duvarların arasında. 


Sokaklar boş. Evler dolu. Gece uzun. 



PS: Resim, ağır zamanın ustası David Hopper'ın. 


şiir okumayı unutmak

Louise Glück’ün Nobel alması bana şiir okumayı unuttuğumu hatırlattı. 

Unuttuğunu hatırlamak ne kadar şiir dışı bir ifade. Fazlaca edimsel. Duble edimsel hem de. 


Sadece ben değil, biliyorum. Şiir okuyanımız az. Giriş gelişme sonuç dünyasına fazla kapıldık. Yok hayır kapılmayız biz, desek de kapıldık. Sonuç yok gerçi. Gelişme de seyrek. Genelde girişiyoruz. Giriş bizim işimiz. 


Halbuki şiir bütün zamanları aynı anda dolaşır. Suda açılan halkalar gibi. Zamanda yayılır ve kendi içine kapanır. Belki o yüzden gençken şiiri bunca çok sever, bunca çok yazmaya uğraşırız. Tüm zamanlara, yaşamadıklarımıza da hâkim olabilmek için. Sezeriz. 


Belki de ileri yaşlarda yeniden düşülüyordur şiire. Belki şimdi düşüyorum ben. Louise Glück bahane. 


O halde hiç ara vermeden, buyurun bir Melih Cevdet Anday şiirine:


BOŞLUĞUN GEÇMESİ EVİN ÜSTÜNDEN 


Mavi yeşim taşından kubbe, 

Tavşan ne diye bizden kaçıyor

Güneşe çıkıyor ölümler lamba ile?


Tükenmiş geleceğin fazlalığı, 

Gidiyoruz nasılsak öyle, 

Çözmeden yüreğin gizini. 


Belki hiçbir şey değişmedi, 

Düş de gerçek de.


Resim Van Gogh'un. 

ben toy bir mehtap kelimeler birer varsayım

Toyken hiç bilmediklerin:

Bazı içkiler sadece sek içilir. Bazı laflar sadece iddian varsa söylenir. Yazarsın yazmasına ama bazı defterler sadece ortadan kaldırman içindir. 


ajanda

2021 ajandaları çıkmış. Kırtasiye dükkânında, defterlerin, kalemlerin, zarfların arasında mahzun bekliyorlar. Onlara gerçekten bir ihtiyaç olacak mı? 

Ajandaların bir tarihi varsa (ki iyi kötü vardır sanırım), bu sene onlar için en bedbaht sene olmalı. Kim 2020 ajandasını, ne kadar kullanmıştır?


Belki de bir temenni olarak bu senekileri almak gerekir. Niyetimizi belli edelim de biz, koronayla olan sınava ayrıca bakarız. 


blogger'ların piri


Blogger’ların bir piri varsa herhalde Montaigne’dir. 


Şöyle yazmış: 


“İsteğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi, kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra, hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip fikirler, öyle saçmasapan hayaller kuruyor ki ileride bunların manasızlığını ve acayipliğini görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım.”


Denemeler (İş Bankası Kültür Yayınları, çeviren: Sabahattin Eyüboğlu)



yazmak II - en eski ormanlarda

 

Yazı, yabanıl kılıyor insanı. Yaşam öncesi bir yabanıllığa ulaşıyorsunuz. Ve bu size her seferinde aşina geliyor; ormanların yabanıllığı bu, zaman kadar eski. Her şeyden korkmanın yabanıllığı, farklı ve yaşamın özünden koparılmaz bir yabanıllık. Bütün varlığınızla sarılıyorsunuz. Beden gücü olmadan yazılamaz. Yazının başına oturabilmek için, kendinizden daha güçlü olmanız gerekir, yazdığınız şeyden daha güçlü olmanız gerekir. Tuhaf mı tuhaf bir şey bu, evet. Yalnızca yazma edimi değil, yazılan şey de gece ortaya çıkan hayvanların çığlıklarıdır; hepimizin, sizin ve benim, köpeklerin. Toplumun kitlesel, umut kırıcı sıradanlığı. Çekilen acıdır, İsa’dır ve de Musa ve firavunlar ve bütün Yahudiler ve aynı zamanda mutluluğun en şiddetli sancısıdır. Böyle olduğuna hep inandım. 


Marguerite Duras’nın harikulade kitabı ‘Yazmak’tan (Can Yayınları, Çeviren Aykut Derman).

yazmak I - çölde tek başına

‘Mukaddime’yi yazmak için İbn-i Haldun, hayata dört yıllık bir ara vermiş. Bedevilerin arasında sadece yazarak yaşamış. Dört yıl. Hiçliğin ortasında, yıldızlara bakarak, dört yıl.

O kitap da dönüp dolaşıp modern sosyolojiyi kurmuş. 


Bize pek yansımamış ama çöl sessizliği yılları haricinde, binbir defa filme çekilesi, maceralı bir hayat İbn-i Haldun’inki. Kuzey Afrika ve Endülüs’ü neredeyse adım adım dolaşıyor. Küçük beyliklerde birtakım prens adaylarına danışmanlık vererek, siyasi komplolar kurdurarak diyelim, onları tahta hazırlıyor. Başarısız oluyor. Hapse düşüyor. 


Çıkıyor. Yine danışmanlıklar. Yine maceralar. Yine saray oyunları, entrikalar. Olmuyor, olduramıyor ama yırtıyor da. Bir yandan etrafına bakıyor. Görüyor, yorumluyor, kaydediyor. Mısır’da Memluk sarayına yerleşiyor. Anlatıyor. Herkesii etkiliyor. Ortadoğu’yu işgale gelen Timurlenk’e elçi gidiyor. Anlatıyor. Bu konularda pek de boş olmayan hükümdarı bilgisiyle büyülüyor.


Hızlı, çok hızlı bir yaşam. Ortaçağda, 14 ve 15’nci yüzyılların kesiştiği dönemde bir hayat ne kadar hızlı olabilirse o kadar hızlı…


Yavaşlamaya o da ihtiyaç duymuş. Çöle çekilmiş. 


Yazmış. 


PS: Robert Irwin’in biyografisini henüz okumadım ama Ibni Haldun’u anlattığı güzel ve kapsamlı söyleşiyi dinledim. Tavsiye ederim. 

temas yok tesadüf yok


Akıl alır gibi değil, koronayla neredeyse yarım yıldır beraberiz. 

Bu süre içinde çok yakınlarımız hariç kimseyle sarılmadık, tokalaşmadık, kucaklaşmadık, öpüşmedik. Kimsenin elini sıkmadık. Elbette aradan kaçanlar, istisnalar olmuştur ama eğilim bu yönde.


Son altı aydır birisiyle yeni tanıştığımızda hafifçe kafamızı sallıyoruz, elimizi kalbimize götürüyoruz ya da kendimize özgü ve aslında eskiye göre epey tuhaf görünen birtakım hareketler yapıyoruz. 


Şunu merak ediyorum: Bu günler içinde kimseye dokunamamak yeni kurulacak arkadaşlıkları engelledi mi? İlerleyecek dostlukların önünü tıkadı mı? 


Bir de sosyal mesafe yüzünden sofralar yok, partiler yok. Tesadüfler, sürprizler yok. Hem insanın hem toplumun hayatını farklı yönlerde esneten tanışmalar yok. Bugüne dek bunları esas kabul ediyorduk ama artık yoklar. Mevcut hayatlarla ilerliyoruz. 


Şu an farkında değiliz, zarar ziyan hesabında sıra dahi gelmiyor ama bu zorunlu sosyal mesafe, gelecekte toplumun tıkanmasına, tökezlemesine yol açacak mı acaba? 


Resim: Renoir, Bal du moulin de la Galette

konuşma odası

Korona dalgasının ilk günleri… Hollanda’da huzurevlerine ziyaretçi yasağı getirilmişti. Buna göre, sakinlerin de dışarıya çıkması engelleniyordu. Yaşlı insanlar artık tamamen içeri alınmıştı. Belirsiz bir süre için. 


Bir an var ki unutamıyorum. Bir televizyon kanalı yasaktan önceki son gün akşam saatlerinde huzurevleri önünde hava almaya çıkmış sakinlerle -olabildiğince uzaktan- konuşuyordu. Muhabir, seksenlerini aştığını tahmin ettiğim pamuk saçlı bir kadına konuyu açtı. Yasaktan haberi yoktu kadının. Bizdeki “Aa”ya denk bir “Oh” çıktı ağzından. Küçücük. Gözleri daldı. Kapıdan içeriye girdi. Bir daha ne zaman çıkacağını bilemeden. 


Dün bizim mahallede aylarca dışarıya kapanan huzurevinin önünden geçerken fark ettim. Yan taraftaki kapıdan iki kişi içeri giriyordu. O tarafa baktım. Açılan kapının ardında, karşıki duvara dayalı bir ufak masa. Önünde pleksiglastan bir bariyer. Neredeyse bir kulübe… Masanın her iki tarafında birer sandalye. Pleksigasa bantla sıkıca tutturulmuş bir kağıtta ‘konuşma odası’ yazıyor. Bir nevi görüş alanı.


Huzurevinde kalanların en zor zamanları, zor zamanlara denk geldi. Kimsenin ne yapacağını bilemediği zamanlara. Şimdi bana yürek burkucu gelen o konuşma odasına bile ulaşamayan ne çok kişi var. 


PS: Resim Van Gogh'un


zorba balkonda



Yürürken kafamı kaldırdım. Koca Amsterdam’ın en Akdeniz apartmanı. “Al, zaten bunu sen hak ediyorsun” diye güneş üstüne yağmış binanın. En ışıklı balkondan bir el sarkıyor. Esmer bir el. Cemal Süreya’nın zurnanın ucunda yeni bir Çingene bulması gibi takip ettim elin bitiştiği yeri. Zorba… Bildiğin Zorba. Kemiklerini ısıta ısıta, güle oynaya, gerçek vatanını bulmuş gibi uyukluyor. 

defter


Çok hızlı bitti bu defter. Kalem de. Uzun yürüyüşlerle birlikte. İçine yazdıklarımdan memnunum. 

keşke iki küçük köpek olsaydım


Amsterdam'da işlek bir cadde. Şehrin güzel sineması Kriterion'un hemen üstünde bir apartman dairesi. Kafamı kaldırınca, koca bez pankartı gördüm. Zaten görmemek mümkün değildi. 

"Pencerenin önünde öyle çok sıkılıyorum ki... Keşke birbiriyle oynayabilen iki küçük köpek olsaydım." 

Eve hayat sığdırmak çok zor ama bu pankarta ne çok hikâye sığar. 

insanın bakışı değişir mi?

Etrafımızda gördüklerimiz baş döndürücü bir hızla değişiyor. Sabit bildiklerimiz bile. Dün izlediğim bir haberde (okuyup izlediğim bir video-tweet’te tam olarak) algler yüzünden Antartika’nın giderek yeşillendiği anlatılıyordu. İklim değişikliği. Milyonlarca yılın bembeyaz kutupları bile değişiyor. İnsanlığın sabitiydi bu. Bizim dönemimizde yıkılıp gidiyor.


Gördüklerimiz değişirken bizim bakışımız da değişiyor mu? İfademiz. Yüzümüz. İnsanların bakışı çağlara, hatta dönemlere göre değişir mi?


*


Metin Erksan’ın enfes filmi ‘Susuz Yaz’ (1963), Hülya Koçyiğit’i de sinema sahnesine çıkartmıştır. Gencecik, hatta çocuk yaşta denilecek Koçyiğit ne iyi bir oyuncu olacağını o filmde göstermiştir. Çok iyi oynar ‘Susuz Yaz’da; filmde devleşen Erol Taş’a da ayak uydurmayı becerir. Benim aklımda en çok kalansa filmdeki bakışıdır.


Yürek yakan bir bakış değil. İşveli, cilveli, sevdalı hiç değil. Küskün, bozuk bir bakış bu. Vahşi ama yırtıcı gibi vahşi değil, doğaya dönük vahşi. Bu yüzden kusurlu da. İçten geliyor çünkü. 


Belki iyi oynamakla ilgili bile değil. Belki ifadenin kendisi bu. Onun yüzüne yerleşmiş. 


Ama sadece onun yüzüne mi? 


Çünkü bu bakış kanımca sadece Hülya Koçyiğit’e ait değil. Sadece onun ifadesi değil. Bu bir dönemin ifadesi. Dönemler insanların yüzüne yerleşiyor belki de. İşte iki sene öncesinden Antonioni’nin ‘La Notte’si (Gece, 1961). Sinema dünyasının en klas çifti Jeanne Moreau ve Marcello Mastroianni… Yüzlerindeki ifadeye bakın. Acı, hüzün, sevda, boşvermişlik, unutuş birbirine karışmış… Ama 1960’lar usulünce karışmış. Bir küskünlük var. 1960’ların sonuna doğru yitecek, havaya karışacak, yerini başka bir ifadeye bırakacak bir küskünlük… Var. O yıllara özgü bir derinlikle beraber. 


*


İnsanın ifadesi neden değişiyor? Gördüklerimizin değişmesinden olabilir mi, diye sormuştum yazının başında. Bir de şu var: Biz artık bir şeye, bir nesneye, bir insana uzun uzun bakmıyoruz. Odaklanmıyoruz. Gözümüz hemen bir ekran arıyor. Görüntünün sürekli değiştiği bir ekran arıyoruz. Açımız bile farklı. Bakış açımız. Kelimenin tam anlamıyla. Kafamız sürekli önde. Akıllı telefonların ekranına yarım eğiliyoruz. 


Sinemadan bir örnek daha. Tarkovski örneğin şeylere ısrarla bakardı. İnsana, doğaya, nesnelere… Sanatı büyüktü, hatta radikaldi ama şeylere bakmak sıradışı değildi o zaman. Şimdi bizim bir şeye bakmaya zamanımız yok. Çocukların bile zamanı yok. Bakmak sıradışı bir eylem. 


Çok tuhaf değil mi, çocuklar bile daha az bakıyor. Ekranlardan, aktivitelerden fırsat bulurlarsa…


*


Israrsız, odaklanmayan, oyalanmayan bir bakış şimdiki. Dönem böyle. Bizler de dönemimizin ürünüyüz. Gözlerimizden gölgeler hızla gelip geçiyor. Kalmıyorlar. Yerleşmiyorlar. Bizim kadar çok fotoğraf görmüş bir nesil yok mesela. Tek bir fotoğrafı cüzdanında yıllarca taşıyan nesillerden sonra biz Instagram çağını yaşayan nesiliz. En çok hatırlayan, en çok karşılaşan, en çok maruz kalan nesil biziz. Muhtemelen en çok unutan da biz olacağız. 


Sesimizi bir kayıttan dinlediğimizde tuhaf gelir hani. Israrlı bakabilseydik eğer, bakışımız da tuhaf gelecekti. 


Ama biz hızla sıradaki fotoğrafa geçecektik.

kanat alıştırmaları

Okulların önünde küçük kuyruklar var. Anneler babalar, elleri çocuklarının elinde öğretmenlerin kapıyı açmasını bekliyor. Az konuşuluyor. Her zamanki cıvıltı yok. Bir iki kıvılcım şimdilik. 
Esnaf habire temizliyor dükkânını. Kapının önüne çıkıyor, tekrar içeri giriyor, yapacak bir iş arıyor kendine. Kafe-restoran sahipleri, kahve vermek için kurdukları minik tezgâhların ardına geçmiş eski kalabalıkları düşünüyor. Özlemle. 

Sokaklarda parklarda, bir göz karşıdan gelende, tedirginlikle ama hak etmişlerin, sabretmişlerin gururuyla yürüyor insanlar. 


İki tanıdık karşılaşınca bir başka tuhaflık… Eller kollar nereye konacak? Bir şaşkınlık. Çok sevilen, özlenen biri evet karşıdaki ama ne yapmalı? Bir iki saniyelik bocalama… Öpüşürken kafaları aynı tarafa eğip çarpışırkenki gibi bir sersemlik… Bir buçuk metre kendini dayatıyor. Hayatlar artık hep bir buçuk metre. 

Trafik ışıklarında, sokak köşelerinde kafalar ayrı karışıyor. Nerede beklenecek, kim nerede duracak, geçiş üstünlüğü kimde? Yaşlılarda mı gençlerde mi çocuklularda mı? Yeni sorular. 

Üzerinde çalışıyoruz bunların. 

Kendimizi geliştiriyoruz. 

Toplum olmayı, beraber yaşamayı hiç bilmemiş gibi acemiyiz. Öğrenmeye çalışıyoruz. Tedirginiz ama sabırsızız da. Aksın hayat, çağlayıp gitsin istiyoruz. Ritmini bulsun. 

Binlerce yıl yaşayıp buraya gelmek ne garip. Şimdi kanatlarımızı alıştırıyoruz tekrar uçmaya. 

burdur soğuğu


Dikkat, askerlik anısı içerir


Acemi birliğim Burdur’daydı. Aralık ayını orada geçirdim. Soğuktu, çok soğuktu da o ay içinde bir dört gün var ki soğukları bana yeniden tarif etmişti. 


Kurban Bayramı, o sene Aralık’taydı. İki hafta askerlik yaptıktan sonra, “Tamam, dört gün tatilsiniz” dediler. Bunalmıştık, yorulmuştuk, sevindik. Hem komutanlar da tatile çıkacak, evlerine gideceklerdi. Serbest kalacaktık. 


Gerçekten de serbest kaldık. Ama hesaplayamadığımız bir şey vardı. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Sabah altıda yatakhaneden çıkıyor, akşam altıda dönüyorduk. Yemekhane harici, içeriye girmemiz yasaktı. O kadar soğuktu ki… Dört gün boyunca, yemek saati gelsin de ısınalım diye bekleyerek, kışlada dört döndük. Konuştuk, sustuk, sıkıldık, sonra hep sustuk, bekledik. Üşümekle ve ısınmakla uğraştık. 


Bugün şehirde dolaşırken o hisse kapıldım. Yapacak hiçbir şey yok. Girmek isteyeceğim yerler kapalı (Berberlerle alışveriş mekânları açık ama durup dururken de girilmez ki onlara). Hava da epey soğuktu. Amsterdam bugün, Burdur’u hatırlattı bana. 


Yine de saatlerce yürümek iyi geldi. 


Askerli resim Chagall'in.

eli sopalı kadınlar


Dino ve Aslıhan’la akşama doğru yürüyüşe çıkarken görüyoruz onları. Her defasında parktan yeni çıkmış oluyorlar. Sokağın köşesinde vedalaşıp evlerine gidiyorlar. 


Altmışlarında iki kadın. Güleryüzlü, şen şakraklar. Rutinlerine sadıklar. 


Ellerinde birer sopa var. Baston değil, şemsiye değil, sopa. Ucuna çiçekler iliştirmişler sopaların. 


İlkin anlam verememiştik, üzerinde durmamıştık. Zaten tedirgin tedirgin yürümekten, diğer insanlarla aramıza mesafe koymaya çalışmaktan başka bir şey düşünemiyorduk. Bir tek Dino Bey kendi havasında; scooter’la bütün parkı harmanlıyor; bir şey düşündüğü yok. .


Onları ikinci defa gördüğümüzde jeton düştü. Sopalar bir buçuk metre!


Nasıl yani? Yaklaşanı sopayla mı dürtüklüyorlar? Ama ‘niyetimiz de kötü değil’ dercesine mi iliştirmişler çiçekleri? Aklımıza başka bir şey gelmedi. 


İş üzerinde de göremedik ki, ne acayip huylar gelişti, diyeyim. 


Ama iz üstündeyiz. 


PS: Resim, Henri Matisse'in 'kesik'leri.

keşke ekmeği bölüşseydik


Yeni fark ettim. Twitter’daki şu muazzam Quite Interesting hesabı,‘companion’ sözcüğünün kökenini paylaşınca jeton düştü. Tıpkı ‘companion’da olduğu gibi İspanyolca’daki ‘compañero’ sözcüğünün kökeninde de ekmek ve paylaşmak var. İspanyolca’da, demek ki İspanya’da ve Latin Amerika’da (bu arada çeşitli türevleriyle Katalanca ve Portekizce’de de) ekmeğini paylaşanlara, ‘compañero’ deniyor. Yani bildiğimiz ‘yoldaş’. 

Almanlar’da ‘kamerad’, Fransızca’da ‘camarade’, İngilizce’de ‘comrade’. Daha birçok dilde de türevleri… ‘Oda arkadaşları’ demek. İspanyolca ‘camarada’dan türetmişler. Bu arada İspanyol dilinde de ‘camarada’, 'compañero’ ile ortaklaşa kullanılıyor. 

Odayı paylaşanlar… Acaba kardeş gibi mi paylaşıyorlar, ev arkadaşı gibi mi, orasını bulamadım. Bu arada, kardeş de elbette ‘karındaş’dan. Aynı karından olanlar. Annelerinin karnını paylaşanlar. (Japonca ve Çince’de de ‘fikir’ paylaşılıyor; şuradan tüm dillerdeki ‘yoldaş’lara bakabilirsiniz). 

Bizim yoldaş Rusça ‘tavariş’ten. Doğrudan ‘yol arkadaşı’ anlamına geliyor. Wikipedia’ya göre Rusça’daki ‘tavariş’ de zaten eski Uygurca’dan geliyor. Uygurca’dan başlayan çember Türkçe’de tamamlanmış. 

Belki Rusça dolayımına da girmemiştir, doğrudan Uygurca’dan almışızdır ‘yoldaş’ı ama hiç sanmıyorum. 

Şunu söyleyebilirim ama: Keşke almasaydık. 

Keşke ekmeği bölüşseydik. Yoldaş yerine, İspanyolca’daki gibi keşke ‘ekmekdaş’ deseydik, ‘aşdaş’ belki. Yol yerine ekmeği paylaşsaydık. Ekmeği bölüşmek, beraber yürümekten daha iyi geliyor. 

Herkes kendi yoluna gidebiliyor bir süre sonra. Yolu beğenmeyen çıkabiliyor. Başka yollar önerenler çoğalıyor, hiç bitmiyor. Yolu hızlı yürüyenler, yavaş yürüyenler, yorulanlar, sıkılanlar…

Ama ekmeği bölüşmekte fazladan bir fedakârlık var. Fazladan bir kardeşlik. Muhabbet. Bitmeyecek bir bağlılık, bir minnet. Ekmeğin sonu var çünkü, sınırlı. Onu bilerek paylaşmışsın. Yarısına razı olmuşsun. Öteki de doysun diye. 

Her şey dilde başlıyor, dilde bitiyor. Ekmeği paylaşsaydık, aslında her zaman ekmeğimizi paylaştığımızı anlasaydık, Türkiye’de sol daha güçlü olurdu belki, kimbilir… 

Her neyse olan olmuş. O halde: 

Sevgili ekmek arkadaşlarım, ev arkadaşlarım, yol arkadaşlarım… Emek arkadaşlarım… 

1 Mayıs’ınız kutlu olsun. 

dergi yapıyorum

Dino Bey’i sekiz on A4 kağıdı üstüste koymuş birbirine yapıştırırken buldum. Hepsinin üstüne resimler çizmiş, boyamış, bir şeyler yazar gibi...