senden benden sistemden nefret ettikleri için

İnternette severek okuduğum, biraz da ilham aldığım (ama benzerini yapmayı bek beceremediğim) bir site de Hollandalı yazar Arnon Grunberg’in blogu (Şuradan okuyabilirsiniz siz de, öneririm). 

Kısa ve acısız yazıyor. Başından geçenler, gündelik notlar, okuduğu bir makale hakkında yorumları… Tıp tıp tıp, sekmiyor hiç. 

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hakkında bir parçası olduğu bir kısa diyalogu yazmış geçen. Tanıdıklık hissi iliklerimde, aktarıyorum: 

“İsrailli bir aktör-şarkıcı-emlakçı akşam yemeği sırasında anlattı bana: ‘İnsanlar Bibi’ye onu sevdikleri için oy vermiyor. Bizden nefret ettikleri için veriyor. Senden, benden, sistemden nefret ettikleri için…'"

Her şey, her yerde aynı. 

dünyanın merkezi burası

1.
Londra’da bir taksi şoförü, gazeteci olduğumu öğrenince, “Bir gün muhakkak gelip burada yaşamalısın” dedi. “Burası dünyanın merkezi; her şey buraya akar. Bütün haberler burada.” Orası doğru da, adına Londra dediğiniz arı kovanı çok yorucu be şoför abi.   

2.
Taksicilerden her yerde muhabbet çıkar da buradakiler büyük konuşmayı aşırı seviyor. Bir önceki gelişimde de Brexit'ten sohbet açılmıştı. Adam durdu durdu, "İngiltere zaten Avrupa'da değil; yerle gök bir araya gelene dek de yerinde kalacak" dedi. Eh, coğrafi olarak haksız değil. 

3.
Bizim ‘üst akıl’ komplocularının, ‘büyük resim’ için işaret ettikleri ülke hep İngiltere’dir. Gerçi İngiltere’nin bir hükmü yok; mevzu Londra’da dönüyor. İster bir kaşınızı kaldırıp “Üst akıl” diyip durun, ister bilmiş bilmiş “Sonuçta herkes burada abi” tespitinde bulunun, taksi şoförünün dediği gibi “bütün haberler burada” 

4.
Peki nerede bu üst akıl? Covent Garden’da dünyayı yöneten iki kişiyi gördüm sanırım. Yaşlılar, jantiler, eski usul çantaları var. Niye oradalardı; dünyaya tiyatro oyunları üzerinden mesaj vermek için görüşmeler mi yapıyorlardı, hiç bilmiyorum. Onlara biraz dik dik bakmışım; kibar adamlar, selam verdiler. Şu anda beni araştırıyor olabilirler.

huzursuz arıların kovanı londra


1. 
Londra’ya ne zaman gelsem, taşradan büyük şehre gelmiş gibi hissediyorum. Burada işler başka türlü yürüyor, belli. Bir arı kovanı. İstanbul daha da kaotik ama o arı kovanı hissi yok. Düzensiz bir makine İstanbul. Bir hedefe kitlenmiş gibi durmuyor. Sonuç üretmiyor. Londra’nın arıları ne yapmaları gerektiğini biliyor. 

2. 
Bu defa Amsterdam’dan geldim Londra’ya ve bu sayede daha önce fark etmediğim bir şeyle karşılaştım. Evvela şunu söylemeli ama: Bu seyahatte taşradan gelmiş olma hissi daha baskındı. Sonuçta İstanbul da dünyanın merkezlerinden biri; üstelik devasa bir merkez. 820 binlik nüfusuyla Amsterdam, bir Kadıköy bile değil. Ama İstanbul’dan Londra’ya gittiğimde, bizde de durum aynı olduğundan, hiç fark etmediğim vurucu mevzu şu: Londra’da insanlar mutsuz görünüyor. Huzursuz. Yüzleri gülmüyor. Hızlı hızlı, kaçar gibi yürüyorlar. Hava durumu da zaten hiç yardımcı olmuyor. 

3. 
Trenle geldim şehre. St. Pancras İstasyonu’nda indim ve anında insanların arasına karıştım. Uçakla tren arasındaki dev ‘medeniyet’ farkını bir daha idrak ettim. Bu heyecanı yaşayan milyarıncı (ne acayip ifade) kişi olarak tekrarlayayım madem. Tren, sizi havaalanı stresiyle üzmüyor, indi bindi meselesiyle yormuyor, seyahat ederken bir serüven yaşatıyor ve doğrudan dünyaya çıkarıyor. Demir ağlarla donatmışız dünyayı, tekrar o yıllara dönsek ya. 

4.
Londra’ya trenle gelmek bir vakaymış gerçekten. St. Pancras İstasyonu’nda, trenden iner inmez sizi karşılayan ‘sevgililerin vedası’ temalı heykel ne kadar zarif. Heathrow, Gatwick falan derken bu güzelliği görmemişiz. Bir yandan da düşündüm: İyiymiş heykel görerek girmek şehre. Şimdi ayakları yerden keselim biraz. Her büyük şehrin girişinde dev bir heykel olmalı. New York’taki ‘Özgürlük Heykeli’ gibi. Ya da ‘Game of Thrones’ta bazı şehirlerin girişinde olduğu gibi. Böylece, oraya vardığımızda bir ufak ürperelim, ayağımızı denk alalım, o şehirle hesaplaşacaksak, işe o dev heykelden başlayalım. Ankara’nın sabık belediye başkanı haklı mıydı acaba, şehrin dört girişine dört büyük heykel kondurmak istemekte? Bu hissi mi yaşamıştı? Neyse ne, Londra’nın dev heykele ihtiyacı var. Şimdi onlar düşünsün. 

howard jacobson'ı nasıl elimden kaçırdım?

Londra… Sabah treniyle gelmiş, sokaklarda fink atıyordum. İlk iş Foyles Kitabevi’ne gitmiş, rafları arasında epey dolanmış, kitap almadan kafesinde bir sandviç yiyip kahve içmekle yetinmiştim. Sonra yine caddeler, sokaklar, minik pasajlar… 

Yürüye yürüye Regent Street’e ulaştım. Neden oralara geldiğime dair hiçbir fikrim yok. Birden Howard Jacobson’ı gördüm. Yanında orta yaşlı, şık bir kadın vardı. Bir sanat galerisinden henüz çıkmış ya da birazdan o galeride olmaları gerekiyormuş gibi görünüyorlardı. 

Hiçbir kitabını okumadığım Jacobson’ı ilk gördüğümde nasıl tanıdığım benim için muamma. Peşlerine neden takıldığım da öyle. Saatlerce yürümüş yorulmuştum. Londra çok büyük ve yabancıydı. Tanıdık birini bulma duygusu beni ele geçirmişti sanırım. 

Mesafemi koruyarak seyirttim arkalarından. Jacobson, kadına hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Işıklarda durduk. Aramızda birkaç kişi vardı. İçimdeki şüphe kırıntısını gidermek için Google’a ‘Howard Jacobson’ yazdım. İmajlara tıkladım. Evet, doğru adamı takip ediyordum. Yalnız bir sorun vardı. Kafamı telefondan kaldırıp soluma doğru göz attığımda peşine düştüğüm ikiliyi göremedim. Yerlerinde yeller esiyordu. 

Yayalar için halen kırmızı yanıyordu. Sağa sola, ardıma baktım, bulamadım. Takip edildiklerini anlamış da beni ekmişler miydi? Canım sıkıldı. Hem acemiliğimden hem de Londra’da tanıdığım tek kişiyi kaybetmiş olmaktan. Nihayet yeşil yandığında karşıya geçtim. Yürümeye devam ettim. 

Bu bir işaretti belki de. Jacobson’ın Booker ödüllü kitabı ‘Finkler Question’ı işte bu yüzden aldım.  

yaz kış

Mini mini bir evi varmış. Ormanda. Yazları oraya gider, gözlerden uzak, bir başına olmak istermiş. Okurmuş okurmuş okurmuş da bir tek kelime bile yazmazmış. Kışları da şehre, büyük evine, dağınık odalarına, arkadaşlarına, sofralara dönermiş. Yazar yazar yazarmış da başkasından tek bir kelime bile okumazmış.

gerçeğin sesi yoktur



Ne yapacağını söyleyin ona hele bir 
O öylece yüzünüze bakıp durur
Bakışı gürültülüdür sizin sözlerinizden 
Çünkü gerçeğin sesi yoktur


White Stripes - Truth Doesn’t Make A Noise (Biraz serbest bir çeviriyle)

bay oyştrah yatmadan önce ne yapardı?

Bir ufak meseleyi anlatmak istiyorum. Bana kıymetli geliyor, size uyduruk görünüyorsa, sallayın gitsin.

Ukraynalı kemancı David Oistrakh’ın her derde deva bir alışkanlığı varmış. 
(Birçok insana göre dünyanın en büyük kemancısına, ‘Ukraynalı’ diyerek başlamak gazeteci obsesyonu bu arada, geçelim) 

Ne diyorduk, daha bacak kadar çocukken, beş yaşındayken, ona hocalık yapan bir başka kemancı Pyotr Stolyarsky’den devralmış bu alışkanlığı. Sabahları ilk, yatmadan önce son iş kemanını çıkarırmış kutusundan. Çalarmış. 

Beş yaşında da yapmış bunu 55 yaşında da. Bırakmamış. 

Yetenek elbette şart ama Oistrakh seviyesinde, yani dünyanın en iyi kemancıları -hele Ruslar- arasındaki çıldırtan rekabette böyle mi bir adım öne geçmişti bu adam?

Bilemem. ‘Etkili insanların alışkanlıkları’ kitaplarında falan yazar böyle şeyler. Bildiğim, bu alışkanlığın gerçekten geçilmez olduğu. Her derde deva demiştim en başta; aslında en büyük derde deva. Süreksizlik derdine. 

Yatmadan önce, kalktıktan sonra on dakika yazarsan mesela, bu seni yazar kılmaz. Böyle böyle gitarını çalarsan, müzisyen falan olmazsın. 

Ama devam edersin. Ne yapıyorsan ona yapmaya devam edersin.  

Sürekli bir yerden başlamak zorunda kalmazsın. En zor aşamayı geçmiş olursun. Az şey mi?

PS: Oistrakh’ın hocası Stolyarsky, Odessa Operası’nda çalışan vasat bir kemancıymış. Çok zahmetli eserleri çalamazmış (Şurada öyle deniyor). İyi bir pedagogmuş ama. İşte tam burası… Dahiyi doğurması vasatın, hele de bunu öğretmenlik üzerinden yapması, bana hep büyüleyici geliyor. 

PS2: Paganini, Campanella… Videoda. Lütfen özel dikkat. 

PS3: Nazım'ın Oyştrah'a mektubunu da vermiştik bu blogda, haber takibimiz 50-60 sene geriden de gelsek mevcuttur. Buyurun: Siz kıskandığım biricik insansınız üstat!

her yolculukta bir on kuruş vardır

Büyüsem asarlar beni, çınar olur ağacım, 
Elmaların gümüşten çekirdekleri olur; 
İstersem ellerini bağlarım, on kuruş alırım, 
On kuruş alırım, yolculuğa çıkarım;
Bütün komşular üzülür buna. 

Asarlar beni belki bir yıldız ağacına
Ay ışır belki cebimdeki kupadan, 
Çünkü her yolculukta bir on kuruş vardır, 
Çünkü şarap içilir, düğme dikilir;
İstersen gece olur, bıçaklar olur, 
Bütün komşular keserler elma. 

Çekilir kepengi denizin, başlar usulca koru
Kahverengi bir gömlek giyerim sana doğru.

Ülkü Tamer - Seni Sevdim, Olur Mu?

kaça kadar açıksınız?

İstanbul. Akşam, saat sekiz civarı… Kitabevinde kasada sıramı bekliyorum. Önümdeki kadın, alışverişi bitmiş cüzdanını çantasına koyarken, gözünden yorgunluk akan kasiyere soruyor: “Pardon, kaçta kapatıyorsunuz?”

“Saat 10’dan önce kapatmazlar” diyorum içinden. Zincir mağaza değil, bağımsız, üstelik de epey iyi bir kitabevi sonuçta. Kasadaki genç daha epey yorulur. 

Bezmiş bir sesle geliyor cevap: “Birde kapatıyoruz.” 

Gece yarısını geçtikten sonra, saat birde… Meyhanelerde çaylar içilip yolluklar alınırken. Şehrin iddialı gece kulüpleri yükünü tutmaya başlarken. Karakollar türlü türlü insanla dolup taşarken. 

Bir küçük kitabevi kepenkleri sonuna kadar açık işine gücüne devam ediyor. 

O saatte işi gücü? Çay, kahve satmak elbette. Çay kahve satmanın bile anlamsız olduğu bir saatte.  

İstanbul gerçeklikle bağını çoktan kesti.

köz çağı

Otel asansöründeyim. Odama çıkıyorum. Komi, “Kahvaltı yukarıda, terasta veriliyor” diyor. “Ama gece de orayı denemenizi öneririm. Üçe kadar açık.” Teras-restoran, bu aralar nedense daha çok sevilen tabirle, bir lounge’a dönüşüyormuş geceleri. İsmini de söylüyor lounge’ın. Yeterince anlamsız ve sevimsiz. Bu piyasada tam da gerektiği gibi. Boğaz’a nazır konumundan öte bir iddiası olmayan otel, selameti belli ki ‘lounge’da görmüş. “Nasıl bir yer bu lounge” diyorum sohbeti devam ettirmek için. “Şahane nargilesi var” diyor komi. “Gidin mutlaka.”

O gece değil ama ertesi sabah kahvaltı için gidiyorum mekâna. Nargile dumanının kahvaltıya sinmiş olacağını tahmin ederek. Havalandırmışlardır, her şeyi hesaba katmışlardır, şu bu… Iııhh. Değil o sabahki kahvaltıya, kahvaltı kavramına bile siner o duman. Kahvaltı ve nargile kafamda birleşmiyor, asla birleşmeyecek. 

Asansörden çıkınca, kendimi tatlı bir açık hava restoranı içinde buluyorum. Dünyanın en güzel manzarasının tadını çıkaran bir restoran. Hayır, nargile kokmuyor etraf. Boğaz havası gerekeni yapmış. Asri zamanların yeni üçlüsünün, ‘Nargile-Instagram-Istanbul’un hatıralarının gecede kalmasını sağlamış.

Orada da kalsın zaten o hatıralar. Bir tuhaf artık İstanbul’un geceleri. Beyoğlu’na çıktığınızda görüyorsunuz, her sokaktan, iç bayıltan rayihasıyla bir duman yükseliyor. Hiç durmadan yanan közler, gelip giden maşalar, şişeler gecenin hararetini arttırıyor. Bu duman, bu koku, bu köz, bu hararet… Bugünleri anlatan bir roman yazıldığında, bunları içinde bulamazsanız, okumayı bırakın. 

İstanbul’un sembolü artık ne Galata ne Kız Kulesi ne de Ayasofya… İstanbul’un sembolü artık koca bir nargile. İçinde yaşadığımız da ‘köz çağı’. “Büyüktür İstanbul, hep küllerinden doğmuştur” deyip dururlar. Ona şüphe yok. Ama bir sonraki uyanışında belli ki közlerinden doğmak zorunda kalacak.



ormandaki ihtiyar

Hiç sosyal medya hesabı kullanmayan, ancak kendi blogunda sessiz sedasız var olan biri, eninde sonunda, ormandaki uzak kulübede yaşayan münzevi ihtiyara dönüşmez mi? Seyrek, çok seyrek de olsa geleni gideni olur. Gelenler ona pek ilişmezler; belki kenara geçer oturur, biraz manzarayı seyreder, kuş cıvıltılarını, rüzgârı dinler, bir iki sohbet açmaya çalışır, sonra gürültüye geri dönerler. 

Matrix’teymişiz gibi. Klişenin dibini görelim, tanıma uyuyorsa mahzuru yok. Hepimiz sanal bir dünyadaymışız gibi. Hakikaten. İnzivaya çekilenlerimiz, kahinlerimiz, yalancılarımız, krallarımız, soytarılarımız, sürekli kendini göstermeye çalışanlarımız… 

Benim hep sevdiğim iki tür insan var. 

İşte, birileri ormana gider, birileri ormana gidenleri arar. Gerçek dünyada böyleydi. Sanalında da böyle. 

hepimiz karanfile eğilimliyiz

İstanbul gecesi… Akaretler Yokuşu’nda bir minik kafedeyim. Çay içip geleni geçeni seyrediyorum. Şaşırtıcı derecede güzel, bir o kadar da dağınık kitabevi Minoa’dan on beş dakika evvel aldığım kitaplara göz atıyorum. 

Gece epey ilerledi ama masalar arasında çocuklar koşuşuyor. Beşiktaş’a inenler, Maçka’ya çıkanlar… Korna sesleri, topuk tıkırtılarını bastırıyor. Evet, bu saatte trafik var. 

İki çaydan sonra kalkmaya niyetleniyorum. El ediyorum garsona. Kaşla göz arasında gidip geliyor, masaya bir kitap bırakıyor. “Bu nedir yahu” demeye kalmadan başka bir masaya seyirtiyor. 

Edip Cansever’in 'Yerçekimli Karanfil’i. Yapı Kredi baskısı. Çok okunmuş belli, yıpranmış. 

Sayfaların arasına tepiştirilmiş bir kâğıt. Adisyon fişi. İki çay için ne kadar ödeyeceğimi söylüyor. Şiirlerin arasında söylüyor bunu. 

Yadırgıyorum. Kim yadırgamaz? Ya da yadırgamaz mı, artık bunları pek bilemiyorum. Belli ki ‘karanfile eğilimli’ bir işletmeci… Sen ben bizim oğlan gibi. Hangimiz karanfile eğilimli değiliz ki?

İki şiir arasına para sıkıştırmak ama… Açmıyor beni. 

Yan masa da hesap istiyor; oraya da ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’ mı gelecek; bakmaya cesaret edemiyorum. Hesabı Cemal Süreya’dan ‘Üstü Kalsın’a denk getirmek falan… Düşünülmüş müdür? Peh! Parayı bırakıyorum, ‘masa da masaymış ha’ diyemeyeceğim masadan kalkıyorum. 

'Nasıl olan Ruhi Bey' gibi karışıyorum İstanbul gecesine.


PS: Adisyonun denk geldiği şiirden değil de kitabın başka bir sayfasından birkaç dize düşeyim şuraya, blog şenlensin. 

Beni seviyorsanız dikkat! köşe başındaki camcıya sorun
O ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla

Üstelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır. Günaydın! Sabahlarınız gibidir beni sevmek, horozun renkleri gibidir Beni sevdiniz mi? yangındır artık parmaklarınız.

radyo dinleyenler, poker masası ve kafası dolu bir kadın

1.
Umberto Eco’dan okudum; ilk zamanlarında radyo tiyatrolarının karanlıkta oturarak dinlenmesi tavsiye edilirmiş. 

2.
Yeni nonfiction kitabı için poker öğrenen Maria Konnikova, 200 bin dolar kazanmış masada. Harikulade bir çaba. Amerikalı nonfiction yazarlarının işini fazla ciddiye aldıklarının da göstergesi. Amerikalı yazar Joshua Foer de (kendisi Jonathan Safran Foer’in kardeşidir) hafıza teknikleri üzerine yazdığı ‘Moonwalking with Einstein’a hazırlanırken, eski şampiyonlardan işin tekniklerini ve inceliklerini öğrenmiş, sonra da kendisi şampiyon olmuştu.

3.
Dino’yla kaldırımda bisiklet sürerken, yanımızdan başının üstünde ağzına kadar dolu, siyah bir çöp torbasıyla bir kadın geçti. Dünyanın en normal şeyiymiş gibi. Elleri de boştu üstelik.  

4.
Gece gece, hiç hesapta yokken ‘Tomboy’ diye bir film izleyip bitirdim. 2011. Céline Sciamma. Usuldan akıyor, hikâyesini sündürmeden anlatıyor, ders vermeye kalkmıyor. Çocuk oyuncuları (şimdi ne yapıyorlardır acaba) kendi naifliklerini katmayı becererek oynamış. ‘Sciamma’nın, filmin her yerine homojen dağıttığı bir üslubu var. Akmadan kokmadan götürüyor filmi. Düşününce, bu özellik o kadar çok işte eksik ki. 

PS: Fotoğraf 'Tomboy'dan. Jeanne Disson ve Zoé Héran


küçük bir istasyonda

Necati Cumalı'dan taşra güzellemesi: 

Tren küçük bir istasyonda 
Durduğu zaman 
Memurun karısı ya da baldızı 
Bana bütün kadınlardan güzel görünür

sessizliğin üç derecesi

" (...) Molinos (şüphesiz bu sınıflandırmayı kullanan ilk kişi o değildir), sessizliğin üç derecesini ayırt eder: Ağzın sessizliği, zih...