armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş


seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim

armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş

demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim 


Attilâ İlhan

hâlâ kâğıt hâlâ kalem


Instagram’da bu reklama rastladım. Evet, hâlâ ve illa kâğıt kalemle not alıyorum; fırsat buldukça da kâğıt kalemle çalışıyorum; çünkü daha iyi. Çok daha iyi.


Bu reklam, yeni nesiller için zaten bir anlamı ifade etmiyor, onlar işe bilgisayardan başladılar, ‘hâlâ’lık bir durumları yok. Bu bize, dijital göçmenlere hitap eden bir iş, benim gibi muhafazakâr tipleri teknolojiyle barıştırmaya çalışıyor. Bizler, fabrika ayarlarımızı inkâr etmeye fazla hevesliyiz. Sadece bu alanda değil, verim sağladığımız bir çok şeyi terk etmeye eğilimliyiz. Bana esas ilginç gelen bu. Ayrıca bu tür şeyleri denemedim değil; faydasını gören de muhakkak vardır ama benim yine de ilgimi çekmiyor. It’s not the real thing. 


Binlerce yıldır kağıda yazıyoruz, ben ‘hâlâ’ faydasını görüyorum.

hayat bilgisi



Okudukça daha iyi okumayı öğreniyoruz. Yazdıkça daha iyi yazmayı öğreniyoruz. Dinledikçe daha iyi dinlemeyi, anlattıkça daha iyi anlatmayı, yaptıkça iyi yapmayı…


Ama hangisinde daha iyi öğreniyoruz? Eylemin kendisini değil, parça parça hayatı, bize sunulanı, bizim peşine düştüklerimizi… Şeylerin bilgisine en iyi nasıl ulaşıyoruz? 


Kendi adıma en çok yazarak öğrendiğimi bir süredir biliyorum. Başka türlü olsa mıydı acaba? Çünkü en zahmetlisi bu. Ama bir yandan da hoşuma gidiyor bu bilgi, neticede hayatımı da böyle kazanıyorum. İşim bu. Başka bir sahada çalışsaydım, hayatta fazladan zorlanırdım sanırım. Buraya kadar nasıl geldim? Kısmen kader ağlarını ördü kısmen de şartlar arkadan itti. İyi ki…


Ben işimin zorluklarıyla başa çıkmaya çalıştım. Kendini bir de işine uydurmaya çalışanlar var. Çalışmanın kendisinden daha zor bu.


Bunu öğrenmenin bir kısa yolu olmalı. 


PS: St. Jerome çalışma odasında (Jan van Eyck'in atölyesinden)

aşk zamanı 2.0


Bu fotoğraf aslında benim anladığım şeyi anlatmıyor. Neyi anlatıyor: Japonya’da korona önlemleri restoranlarda tam gaz devam ediyormuş, yemek yerken bile maske takmak gerekiyormuş ama biraz paranız varsa (kişi başı 170 euro kadar) şık bir ortamda, şeffaf kafeslerin içinde rahat rahat yiyip içebiliyormuşsunuz. 


Benim anladığım şey: Biz artık hayatın her damlasını zaten böyle yaşıyoruz. Koronasız da... Wong Kar-Wai, 'Aşk Zamanı'nı bir daha çekse, sanki artık bu fotoğraftaki gibi çekecek.  

sen de mi çocuksun?

NRC Gazetesi’nde çok sevdiğim günlük bir köşe var. Okurlar, kendi başlarından geçen tuhaf, komik, dokunaklı olayları kısaca yazıp yolluyorlar. Benim arada bir buraya yazdığım küçük karşılaşmalar gibi… Günlerin köpüğü. 

Geçenlerde okuduğum birini çok sevdim. 


48 yaşındaki okur (N. Van der meer) anlatıyor: Annemle bir cafede buluşmak için sözleştik. Ben erken vardığımdan oturup beklemeye başladım. Orada tek başıma oturup durduğumu gören küçük bir oğlan merakla yanıma gelip sordu: “Ne yapıyorsun burada?”


“Annemi bekliyorum” dedim. 


Bir süre sessiz kaldı.  


“Sen de mi çocuksun?” 


*

PS: Resim Edward Hopper'ın

gazetecilikte ilerlemenin beş adımı

10 yıl önceki notlarımı karıştırırken buldum. Beş madde diye not almışım ama dört madde yazmışım. Yanlışlık mı yaptım acaba yoksa beşinciyi ...