so what


Çok hızlı konuşuyor, yetişemiyorum. Derdini anlatıyor, bir kaşı havada. Haritaları okuyamamış. Günlerdir hiç dışarı çıkmamış bu yüzden. Kuşlardan anlamıyormuş. Koyunlardan ve sincaplardan da. Kendine defalarca söz vermesine rağmen koşmuyormuş. Parkları tanımıyormuş. Tanıması için haritaları okuyabilmesi lazımmış. Çok sözü var. Bu dilde bu dağınık tempoyu beceremiyorum. Kafam almıyor. 


Bir partide tanıştık. Bir romanın ortasından başlar gibi tanıştık. Miles Davis çalıyordu: So What. So what hakikaten… 


“Yazıyor musun hâlâ” diye sordu. Oysa dedim ya, yeni tanışmıştık.  


“Bıraktım” dedim. Yalandı. Nereden anlayacaktı ki? Hem neden bunu sormuştu? Bir soru daha geldi. 


“Neden bıraktın?”


“Bazı şeyleri iyi, bazı şeyleri kötü yazıyorum; sadece iyi yazdıklarımın üzerinde çalışmaya başladığımı fark ettim.”


“Eh, kendi derdini biliyorsun en azından.” 


Biliyordum bilmesine de... 


Yetmiyordu. Işıklı geceleri, tramvay duraklarını, bir görünüp bir kaybolan saksağanları anlatmaya yetmiyordu. Bir şeyler karalayıp duruyordum. Açık günler, kapalı günler, sürprizler... 


Yetmiyordu. Bütün gün evden çıkmadan çalıştıktan sonra burnumun önünde oynamaya başlayan harften adamları yazmaya zaman yoktu. Fikirsizliği, masamı, duvarları, pencerenin dışında sokağın alelade bir anını...


Dışarıda günlerce dolaşıp hiç bir şey bulamadan, göremeden, tanıyamadan kös kös geri döndüğüm günleri... Bunları hiç umursamadığım günleri de. Yoktu zaman. Yetmiyordu.  


Ama şanslı günlerimde denk geldiğim, sırtında çellosu, ev ev dolaşan mülteci adamı; takım elbiseli ve rastalı aile babasını; iyi niyetinin son kırıntılarını tesadüfi bir aşk yaşamak için tüketen, mavi-gri gözlü kadını anlatmaya da yetmiyordu. 


Yazmıyordum ben de. 


"Hangi parkta koşuyorum demiştin?"


Dememiştim. 


Ne deyip ne demediğim umrunda değildi. Elinde yeni bir viski kadehi, kafasını So What ritminde hafif hafif sallıyordu. 


Aklıma bir şey geldi. 


"Dur ben sana bir harita çizeyim" dedim. "Kâğıt kalemin var mı?"  


"Ne haritası?"


"Şehrin en gizli koşu rotası. Ama spor için değil keşfetmek için."


Gözü parladı sevinçten. Bir yerlerden kalem kâğıt bulup getirdi. Bir kadeh de viski. 


Masaya çöktüm. Fazla ciddi görünüyor olmalıydım ki beni rahat bıraktı. Bir başkasının zihnini bulandırmaya gitti. 


Şehrin haritasını kafamdan kabaca çizdim. Sonra herkesi içine yerleştirmeye başladım. Rastalı baba, çellolu mülteci, aşkı arayan kadın, maça üçü, aynı sekizin gece otobüsü,  yaşlıların karargâhı... Aklıma gelen her şeyi haritaya koydum. En son bu evi, bu masayı, bu So What anını...


Yazmaya vaktim yoktu, tamam. Bir haritası da mı olmayacaktı hayatın?  




uyku biraz uyku

 

 Şu ferahlık, şu uyku. Hepsi buna ulaşabilmek için değil mi? 

Dakka, Bangladeş. Fotoğraf: Jahid Apu

kendi zihninde dolaşanlar

Kütüphanede oturup çalışıyorum. 

İnsanlar geliyor gidiyor. Oturuyor kalkıyor. Gazete okuyorlar. Dergi karıştırıyorlar. Kitaplara dalıp gidiyorlar. Yazıyorlar. Çalışıyorlar. 


Bir de onlar var. 


Bir masaya oturmuş, hiçbir şey yapmadan duruyorlar. Okumuyorlar yazmıyorlar çalışmıyorlar. Birçokları gibi telefonlarını da karıştırmıyorlar. Uzaklara bakıyorlar. Bazen pencereden dışarı. Bazen karşıdaki duvara. Bazen önlerinde oturan kişinin sırtına… Kendi zihinlerinin içinde dolaşıyorlar. 


Yadırgamıyorum, yanlış da bulmuyorum bunu. Kimse sürekli bir şeyle meşgul olmak zorunda değil. Hele bu çağda böyle kesintisiz bir düşünce seline kapılmak, kapılabilmek müthiş bir lüks.


Ama şaşırıyorum doğrusu. Bunca materyalin ortasında, her yan okuyacak, bakılacak, dinlenecek şeyle doluyken, nasıl hiçbirine gönül indirmeden kalabiliyorlar? 


Bir de bunu neden kütüphanede yapıyorlar?

Çalışan düşünen insanların arasında olmak daha huzurlu mu geliyor? Sessizlik mi onları çekiyor? (Kütüphaneler çok da sessiz sayılmaz ama birçok yerden daha sessiz yine de.) Bu mekânlar onlar için rahat mı? Korunaklı mı? Hiçbir soruyla ilgilenmeyecek kadar dertliler mi? Tam aksine, kaygısızlar mı yoksa?

Kendi zihnimin içinde dolaşırken onlara da rastlamayı umuyorum. Orada belki konuşuruz, sorarım, anlatırlar. 


Ama aramaya çıktığımda  çoktan gitmiş oluyorlar. Başka bir kütüphaneye, başka bir zihne, kendi zihinlerinin derinlerine…


*

PS: Resim, İrlanda'daki Trinity College Library

gazetecilikte ilerlemenin beş adımı

10 yıl önceki notlarımı karıştırırken buldum. Beş madde diye not almışım ama dört madde yazmışım. Yanlışlık mı yaptım acaba yoksa beşinciyi ...