buluştuğumuz yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
buluştuğumuz yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

maça üçlü

Bana yeni bir oyun gösterdi, adını koymamış daha. Klasik, elindeki desteden bir kart seçmemi istedi. Seçtim. “Bak ama bana gösterme” dedi.

Kupa altılısı, tamam.

Desteyi bana verdi. Oyundan vazgeçmiş gibi. “Şimdi” dedi, “unut o kartı.” Bir kaşımı kaldırdım şüpheyle, güldü. Hep böyle güler. Ağını tamamlamak üzere olan örümceğin gülüşüyle...

“Ne çekmek isterdin desteden, onu düşün ama bana söyleme” dedi. Düşünmeme gerek bile yok, maça üçlü isterim tabii. Her yerde gördüğüm o kartı isterim.

“Karar verdiysen, elindeki destenin en üstündeki kartı çek.” Çektim.

Maça üçlü.

Ama nasıl? “En altındaki kartı da çek!” Sesinde merak. Bir çocuğun araştırıcı merakı. “Hadi oyalanma, en alttaki kartı da...”

Çevirdim kartı. Maça üçlü yine. İyi de nasıl? “Eh, oldu olacak bir kart daha çek.” Çektim, yine aynı.

Desteyi ters çevirip masanın üzerine hızlıca açtım. Bir deste maça üçlü… 

Nasıl?

Nasıl?

Juan’ın yüzünde delice bir gülümseme. Ellerini yavaşça boynuna götürdü. Gözlerini kapadı. Bir keman melodisi odayı doldurdu.  


toza sor, palmiyeye anlat

Pencereden sıra sıra palmiyeler görünüyordu ve gözlerimi onlardan alamıyordum. Sıcağa da şehri saran melankoliye de aldırış etmeden, yolun kenarında kahramanca dikiliyorlardı. Bir ağaçtan çok hayvana benziyorlardı. Çölde bir deve, savanada bir zürafa, neslini korumaya kararlı bir kelaynak… Tartışma kabul etmeyecek kadar ciddiydiler. 

İçime bir telaş düştü. Bir heves... Kalemi kâğıdı çıkarıp ‘Palmiyeler’ başlıklı bir şiir yazmayı istedim. Becerebilsem yazardım da. Ama biliyordum; şiire girişecek olsam da onu yarıda bırakacaktım. Başlığı hızla atacaktım ama bir iki vasat dizeyi kâğıda dökmeye çalışırken tam, aklıma Arturo Bandini gelecekti. 

Hatırlamamam mümkün değildi. John Fante yazmıştı bunu. Palmiyeler, Fante’nin numarasıydı. ‘Toza Sor’daki o hevesli ve beş parasız yazar adayı, Amerikan taşrasından gelip Los Angeles’ta durup oturmuş pek sayın Bandini, hayatında ilk defa gördüğü palmiyelerle, haddini bilmeden mücadeleye girmişti. Onların ne olduğunu bile anlamadan, iyi bir hikâye çıkartacağını umarak, defterine ilk iş ‘palmiyeler’ diye yazmıştı. Sonrasını getirememişti tabii. Bir daha, bir daha ‘Palmiyeler’ diye yazıp durmuştu sadece. Şimdi pencereden bakarken Fante’nin neyi kast ettiğini daha iyi anlıyordum. Palmiyelerle tartışamazsınız. Onları öyle durup dururken yazamazsınız. 

Bu küçük aydınlanma anı hoşuma gitti. Kendimi Bandini’nin biraz daha akıllı versiyonu, yeni sürümü gibi hissettim. Fante, gelip beni yazsaydı ya. Hem palmiyeler burada da vardı. Şu gördüklerim de aynı boylamın ağaçlarıydı sonuçta. 


Bandini’yle ben aynı çizgi üzerinde duruyor sayılırdık. Hiç durmadan Batı’ya yürüsem, biraz da yüzsem, Kalimnos’tan Sicilya’dan geçip, Atlantik’e açılırdım. ABD’de, Virginia’da karaya çıkar, Altına Hücum dönemlerindeki gibi Vahşi Batı’ya doğru koşardım. Las Vegas’ı aşıp Los Angeles ile San Fransisco arasında bir yerlerden sahile çıkardım. Santa Cruz yakınlarından. 


İşte orada, okyanus kıyısında gördüklerim yine aynı palmiyeler olurdu. Yani bir bakıma Bandini’yle ben aynı ağacın altında buluşmuştuk.


Bir farkımız vardı yine de. Bandini palmiyeyi yazamıyordu, çünkü onu tanımıyordu. Ben onu yazamıyordum, çünkü ondan başkasını tanımıyordum.


Pencere karardı, dışarıda akşam, kendi yansımam vuruyor cama.


Photo by Viviana Rishe on Unsplash

dışarıda konuşmalar


İkindidir hep. Pencere yarı açık, sineklik kapalıdır. Rüzgâr perdeleri hafifçe aralamış. Kitap elimden düştü düşecek; uyumak üzereyim, son satırları ne yaptığımı fark etmeden üç dört defa üst üste okumamdan belli. 


Kitap düşecek, okuduğum hikâye rüyalara karışacak. Ama sıcak… 


Temmuz, sıcak nefesini uykuların üzerinden çekmez, sizi uykuya daldırır ama uyutmaz, ikindi düşlerinizi gün buğusundan bir koza içinde sarmalar saklar. Uzakta, yukarıda bir yerdesiniz ama yere de yakınsınız. Bu kadarını bilirsiniz. Bu kadarı size yeter.


Birden yırtılır koza. 


Bir ses var. Mırıl mırıl. Karşılık veren bir ses daha. Hayır, ben kendimi hâlâ içinde sanarken dağılıp giden rüyamda değil, zihnimde de değil, dışarıda, pencerenin altında. Parça parça cümleler, tanıdık sesler… Dışarıda konuşmalar.


Kitap kucağımda, hâlâ açık. Parmağım sayfaların arasında. Ama okumayacağım. Böyle bekleyeceğim. Hiçbir yerine dahil olamadığım o konuşmaların düşsel ritmine bırakacağım kendimi. Kuyudan çekilen su gibi, şırıldayacak sesler. Yayılacaklar dağılacaklar ve yavaşça silinecekler. Ne zaman başladı, ne zaman bitti, ne anlatıldı? Ne önemi var… Uykudan döneceğim. Rüzgârın perdeyi hafifçe okşadığını göreceğim. 


Bu anlar için de yaşadığımı bileceğim.


tente

Hakkı verilmeyenler listesi yapsam, tenteyi ilk sıralara yazardım. Gölge üretmek kolay iş mi? Ne büyük ama ne çok gözden kaçmış bir çaba… Bir ağaçla asla yarışamaz ya, insan elinden çıkma en havalı işlerdendir. Hem gölge hem de serinlik verir. Yazın panzehiridir. 

Çizgili tenteler… Yaza rengini siz verirsiniz ama bize o renk zihnimizde zaten varmış gibi gelir. 

Yağmur yağar sonra. Soğuk. Gölgeye de serinliğe de ihtiyaç yoktur. Tenteler o zaman ev ve otel balkonlarında, kafe teraslarında bir hata, gittikçe silinen ve artık eskisi kadar bile önemsenmeyen bir hatıra gibi unutulur.

Ama o hatıra bizi, biz fark etmesek de kollayıp durur. 


eve giden yol

Sarı beyaz bir ışık. 

Bulutluysa beyazı daha koyu. Göğün mavisi, ileride ufkun ardında damla damla denize akar ama ona daha var. 

Önce asfalt. Siz hiç asfaltın da göklere karıştığını gördünüz mü?

Otoyolun asfaltı ince ince tütüyor. Klimayı kapatıp pencereyi açacak kadar cesursanız, kavrulan taşların ve sahipsiz yol kenarlarının kokusu rüzgârla beraber genzinize dolar. Otomobiliniz, yol ve siz tek ve bir olursunuz.  

Eskiden hep böyleydi. Klima öncesi çağda… Sıcak, davetsiz bir misafir gibi, düğünlerde çok da karşılaşılmak istemeyen bir uzak kuzen gibi arka koltukta, teklifsiz otururdu ve herkesten çok o konuşurdu. O söyledikçe, asfalt kanınıza karışırdı, asfaltı terlerdiniz.

Ben bu kuzeni yine de severim. Biraz düşününce, ben de belki bu kuzenim. 

Onunla beraber derme çatma bir yol kenarı tesisinde otomobilden inen, sıkma ve ayran ısmarlayan, zincirleme çay içen, marketteki hediyelikleri, şarj cihazlarını, şekerleme paketlerini hep ilk defa görmüş gibi inceleyen, yola tekrar çıkmadan evvel eğilip parmaklarını asfaltta gezdiren benim. 


*


Asfalt artık bir alışkanlıktır. Yol devam eder, yol incelir, yol tüter. 

Ve yol sizi kandırır. 

Gölgeyi ilk gördüğünüz anda, sırtınıza ilk serinlik yayıldığında, gökler ilk defa koyulacakmış gibi olduğunda yanıldığınızı da anlarsınız.

Diğer maviyi o zaman görürsünüz işte. Denizi…

Yolu bildiğinizi, gerçekten bildiğinizi ilk defa o an hissedersiniz. Eve dönüş bir yol değil, bir histir.

Beyazla deniz, maviyle gök birbirine karışır. Ufuk uzaklaşır, yakınlaşır ve nihayet o da bir alışkanlık halini alır. 

Benim evime işte böyle varılır.


kurşunkalem

“Kurşunkalemimi yonta yonta neredeyse bitirdim. Bunun verdiği haz ancak iki şeyde daha var: At binmek ve yokuş inmek.”

Güldüm.

Sırf kafiye olsun diye böyle dediğini biliyorum, dedim.


O da güldü.


“Ama haklı olduğumu da biliyorsun.”


Haklıydı kendince. Her zaman haklıdır zaten. Kurşunkalemle yazan biri her zaman haklıdır.


beş saniye

Bir film seyretmeye gitmiş, orada da aşık olmuş işte. Ekranda beş saniyeliğine gördüğü çocuğa… Eski zaman; internet yok, sosyal medya yok, soracak kimse yok. Kimseye sorası da yok. O çocuğu kendine saklamış. Ama ne zaman bir Fransız filmi gelse koşa koşa seyretmeye gitmiş. Belki bir daha görürüm diye… Görememiş ama kaderin cilvesi işte, gitgide bir sinefil olmuş. Godard’ı bana o anlattı. Truffaut’yu pek sevmez ama onu da anlattı. En sevdiği Varda’yı da. Çocuğu hangi filmde gördüğünü söylemedi ama benim bir tahminim var.  


uzakta otomobiller


 “Cuppp”... Kitabımı almak için arkama dönmüştüm ki suya atlamış. Bir dakika bile değil, belki sadece on saniye birkaç kulaç atıp yeniden iskeleye çıktı. Su soğuk. “Su çok güzel gelsene” diyemeyecek kadar soğuk. Şimdi yan yana oturduğumuz iskeleyse güneş içinde. Ses çıkarmadan suda süzülen otları seyrediyoruz. Uzaktan arabalar geçiyor. Nedense hep eski arabalar… Otomobil sözcüğünün yakıştığı eski arabalar. 

Suyu değil sadece sırtımızı ısıtan güneş iki üç saat sonra çekilecek. Mayıs yaklaşıyor. 

“Cuppp..”


bir borges evreninde

Bir öyküyü her gün anlattığında, yüzüncü anlatışında, ilkine göre ne kadar değişmiş olur? Ne kadar değiştirirsin onu? Aslı ne kadar kalır? Geriye ne kalır? Geleceğe ne kalır? Bir Borges evreninde, bir hikâyeyi sonsuza kadar değiştirerek nasıl anlatabilirdik?

Her hikâye böyle değil midir zaten?


havaalanında

Burası evim de olabilir ama değil. Karşımda oturanlar arkadaşım olabilirdi, değil. Yorgunlar, tazelenmişler, usanmışlar, hevesliler… Oturmuş, düşünüyorlar. O düşünceler benim de olabilirdi ama değil. Nasıl bu kadar benziyorum onlara, neden bu kadar benziyorlar bana? Yıllar öncesinin bir otogar salonu aklımda. Çuvalların üzerinde uyuyan er, onun başını hafif hafif okşayan yaşlı kadın. Açık televizyondaki sessiz futbol maçına baktığımı sanarken, kafam habire önüme düşüyordu. Hâlâ oradaymışım gibi ama değil…


kedilerin kitapları

Bir berber dükkânı vardı; kanalın öte yanında, köşede. Mahallenin delikanlıları oradan ispirto alırdı. Hep tekinsiz tipler...  Berberin yanında kitapçı… Boştu ne zaman gitsem. Yıllarca “o berberin yanına kitapçı mı açılır” lafına muhatap olan sahibi, ne iyi ne kötü bir adamdı; nereye dükkân açacağını hesaplamayan biriydi sadece. Bir kedi uyurdu bazen kitapların üstünde. Hep farklı bir kedi ama. Nasıl olurdu ki bu? Kedinin üstünde uyuduğu kitapları seçerdim. Okuduktan sonra kanalın aşağısındaki fırına götürürdüm. Yakmak için değil… Fırıncının kızına vermek için. Aşıktım ona. O ise beni umursamazdı. Okuduklarını geri verirken “beğendim” ya da “beğenmedim” derdi, hepsi bu. Bir yaz boyu, kedilerin seçtiği kitapları okuduk.

Hayatımın en mutlu günleriydi. 


sirk


İ
plere tutunanlar, ateş yutanlar, bıçak atanlar… Bükülenler, katlananlar, uzayanlar… Elastikler, devler, oransızlar… Tuhaflıklar bitiyor diye üzüldüğümüzde, yine de sirk var. En güzel tariflerden biri onu anlatır: Beş benzemez bir grup, bir çadırla dünyayı dolaşır. Olmadık parendeler, umulmadık taklalar, karnından konuşanlar birbirine karışır. İçimizde bir kaygı: Ya trapezci tutamazsa arkadaşının elini? Bir keder: Gülen makyajın altında nasıl boncuk boncuk ter gizli... İçimizde bir sevinç: Ne sevinci, düpedüz çocuk neşesi… Çünkü sirk, tüm hoyratlığına da rağmen, hayatımızın en çocuksu yorumlarından biri, değil mi?

fragman

Küçük mükemmellikler. Bir buçuk dakikalık ideal dünyalar. Orada biz hep gelecekteyiz, hep bir yakın zamandayız. Seyredilmemişin, görülmemişin, yaşanmamışın montajındayız. Göz bizimdir ama ne tuhaf, bakılan da bizmişiz gibi gelir. Birileri adı biz olan filmi seyrederken duyduğumuz tüm o heyecanlar… Akıllı sözler, dramatik anlar, kreşendolar, patlamalar… İçimizde bir tatlı rüzgâr eser ve davudi ses bizi, birbirine bitişmemiş sahnelerin arasında dolaştırırken gözümüzde bir küçük umut parıldar: Bir film daha var. Evet, bir film daha var…


kiralık katil

Mesafe uzmanı. Uzaktadır hep, bir türlü tanışılmamış arkadaşın arkadaşı. Ama o avını tanır. Sabahları evden kaçta çıkıyor, yolda gazete alıyor mu, bir kaçamak yapıyor mu? Bir insanı bu kadar tanımak acıklıdır. Birinin neyi kaçta yaptığını bilmek onu öldürmeye giden bir adımsa… Öldürmeye yaklaşmak tanıdıkça… O an gelecek; bu uzak arkadaş, bu arkadaşın arkadaşı, öldürmek için kiralanmış bu arkadaş, avının seyrini anlayacak, iş bitecek. Mükemmelleşince.  


Resim Midjourney

gözlüklü çocuklar

Sadece çocuklar gözlüklerini dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi düzeltir. Minik burnun üzerinde kaşıntı. Kulaklarda beklenmedik bir ağırlık. Refleksi henüz öğrenmemiş eller. Mesafeleri ölçmek ilk başlarda hep derttir. Uzaklar birdenbire sislenince, bir değil iki parmak dikkatlice yükselir. Çünkü görmek dünyanın en önemli işidir. 


dünyayı yazarak anlamak

Parmaklarımın ucunda… Sanki bir göz, harflere bakan. Kaleme klavyeye dokunduğumda bir yangı. Sayfaya pul pul dökülürken hücreler, zihnimde cisimlenen dünya. Orada pencereler, peterpanlar, periler; orada kayıtsızlar, tutarsızlar, zalimler. Silinenler, yer değiştirenler, “bana yer aç” diyenler… Kendini tarif ettiren hayat. Bir evi o iki harf yan yanayken daha iyi anlıyorum. Harfler, yuvanın da yuvası. Kalemim, bir duvarcı ustası. Ve bir göz, parmaklarımın ucunda. 

Resim Midjourney

tereddüt

Önce sesimize siner sanırız. Ama değil. İlkin omuzlarımızdadır tereddüt. İki elle abanmış gibi sıkıca bastırır. Yürüsek, adımlarımızdadır. Her zamankinden daha hızlı, daha yavaş… Tempomuz bulanmıştır. Nihayet gelir sesimize de yerleşir. Karşımızdaki anlar mı, burası hep muammadır. Konuşmada alan açmayı dener tereddüt, bir sokak hokkabazı gibi sözcükleri hızlıca birbirine karıştırır. Yakalanırsa tek çaresi inkârdır. Yakalanmazsa… Yükünü orta yere boşaltıp uzaklaşır. Kendine yeni bir sırt arar yük. Yeni omuzlar. Yeni adımlar. Nihayet yeni bir ses…


john berger

Hep yüzündeki çizgileri hatırlıyorum. Yüzünü değil ama yüzünü oluşturan çizgileri. Derin, barışçı çizgiler. Kendisi de böyle hatırlamamı isterdi, seziyorum. Bir derginin kapağında bin yaşında bir adam görmüştüm. Bir Hintli. Her biri ayrı bir dönemi hatırlatan çizgilerini gururla sergiliyor gibiydi. Dünyada böyle yaşandı, bakın. Siz de böyle yaşayacaksınız…

Sözcüklerle çizgileri birbirinin yerine kullanmayı daha çocukken öğrenmişti. Ama hangisine dönüşmek isterdi? Bunu henüz bulamadım.

yazan yaşlı kadın

Beyaz, pamuk, yumuşak… Dışarıdaki gürültüyü umursamadan yazıyor. Yaşına rağmen gözlüksüz. Şaşırtıcı derecede gözlüksüz. Önünde küçük, zarif bir şişe; içindeki sarı pembe sıvı, mürverçiçeği suyu mu? Öyle olmalı; önüne defterlerini, kâğıtlarını açmış ince ince yazan bu kadına mürverçiçeği gibi bir farklılık yaraşır. Her şeyi beyaz. Üzerindeki ince bluz, sınav dönemindeki genç bir öğrenci kız gibi kulaklarının arkasında topladığı saçları, masaya doğru eğilişi, hali tavrı, düşüncesi beyaz. Sosyal medyada aradıkları, bulduk sanıp sonsuza dek tekrar ettikleri beyaz işte bu beyaz. Dışarıda çöken akşama tezat, beyazlığını hep koruyan bir beyaz…


zamanım yok

O kadar hızlı geçiyorlar ki kaldırımlardan. Omuzları düşük, başları öne eğik, rüzgârlı virgüller. İki nokta arasının doyumsuz seyyahları. Akıllarında bir ihtar, bir gecikmiş söz, bir silik tebessüm; o anıda biraz daha kalmak isterler ama bazen bir korna, bir küfür, düşünce yüküyle karşıdan gelen bir başka virgül hızlandırır adımlarını. Küçücük bakarlar etrafa, tehlikeleri savuşturacak kadar. Birisi bir an için bu hıza müdahale edecek olursa, “zamanım yok” diyecek kadar. Yok zamanım. Böyle derler ama birdenbire bir zamanlarının da olduğunu hatırlarlar. Birdenbire kendi zamanına sahip biri olurlar. Zamanları yoktur ama vardır da. Sonsuz zamandan, hayattan, virgül seyyahlara küçük bir hatırlatma…


Resim: Midjourney

maça üçlü

Bana yeni bir oyun gösterdi, adını koymamış daha. Klasik, elindeki desteden bir kart seçmemi istedi. Seçtim. “Bak ama bana gösterme” dedi. K...