ejderhalar


Eskilerden… 


Neil Gaiman, Coraline’in girişine DK Chesterton’dan şu alıntıyı koymuştu: 


“Peri masalları gerçekten de ötedir; bize ejderhaların var olduğunu söylediklerinden değil, onları yenebileceğimizi de anlattıklarından…”

gözler kalbin aynasıdır


Omicron da gelip geçiyor. Bu Covid gidecek mi?

O gittiğinde geride neler kalacak? İnsanlığa ne bırakacak?

Geçen gün bir arkadaşla konuşurken, bizim çocukların maskesiz bir dünya bilmediklerini söyleyerek hayıflandım. Arkadaşlar arasında herkesin çocuğu hemen hemen aynı yaşlarda. Üç, dört, beş… Virüsü biliyorlar, maskeyi biliyorlar, hayatı böyle sanıyorlar. Bunu söylemiştim arkadaşımıza.


İlginç bir cevap verdi. “Ama gözleri okumayı daha iyi biliyorlar” dedi. “Yüzün tek görünen yerine, gözlere konsantre oluyorlar. Gözlerdeki değişimi, duyguları bizden daha iyi fark ediyorlar.” 


Bunu düşünmemiştim. Sevinsek mi? 

 

PS: Eh, Mona Lisa hanımefendiden başka da bir görsel olmazdı bu posta. Belki gözlerden anlayan küçükler de okur diyerek sanatçıyı da yazayım: Leonardo da Vinci. 

bu bir uçurtmanın kaçışı belki de değil


Dinlediğim en güzel albümlerden biri Odamda Yolculuk. Şu şarkının klibine hiç denk gelmemişim, hayret. Mehmet Güreli’nin odası ve yolculuğu böyle bir şeymiş işte. Plaklar, boyalar, filmler, afişler, kitaplar, defterler... Hep gitmek istediğimiz, hep kalmak istediğimiz o yer... 

Bir de sessiz sedasız gelip kalbe yerleşen, o müthiş dizeler... Şarkının sözleri, bizim edebiyatın da en güçlü şiirlerinden.  

Bu bir uçurtmanın kaçışı belki de değil / Bilmem gökyüzünde aramak doğru da değil 

Kalsın burada...



logodan kaçan adam

Basketbol bildiğim bir konu değil ama iyi hikâyeye her zaman talibim. İşte bir tanesi… Geçen gün güzel podcast % 99 Invisible’da dinledim: NBA logosu, zamanının büyük basketbol oyuncularından Jerry West’in bir fotoğrafına benzetilerek üretilmiş. “Artık değişsin” diyorlar, kim olur, kim olmalı tartışmaları yapılıyor ama bütün bu tartışmalar sürüp giderken, bir kişi sürpriz şekilde öne çıkıyor. Logonun değişmesini en çok isteyen kişi… West’in bizzat kendisi. Peki neden? “Ben öyle biri değilim” diyor. “Dikkat çekmek isteyen biri değilim. Elimden gelse, bu logoyu değiştirmek için her şeyi yaparım.”

Bugünün insanının tam tersi yöne gitmiş West. Çölde vaha gibiler ama halen var böyleleri. Düşünün, dünyanın en prestijli logolarından birinden, NBA logosundan bile çıkmak isteyen biri var.


*


Podcast’te bu mesele anlatılırken, ABD’de popüler sporlardan bahis açıldı. NBA’in duyguları en çok gösteren spor olduğunu söylediler. Nasıl yani? ABD’de popüler sporları düşününce anlıyorsunuz: Amerikan futbolu, buz hokeyi falan hep korumalı, kasklı. Beyzbolda da koruma takanlar var; diğer herkes de şapkalı. Bizim bildiğimiz futbola sıra gelmiyor zaten.… Neticede insanlar, hayranı oldukları oyuncuların yüzünü birçok sporda göremiyor; duygularını anlayamıyor. Sıradan bir benzetme olmasından korksam da yine de yazayım: Gladyatörler de biraz böyle değil miydi? 


*


Bir şey daha… NFL’de (Amerikan futbolu ligi) sevinmek, sevinç gösterisi yapmak yasakmış. Takım halinde sevinmeye -nedense- izin yokmuş. NFL, o yüzden No Fun League diye de anılıyormuş.


Bireyci kültürde beraber sevinmeye bile yer yok demek ki…


*

PS: Podcast'in aynı bölümünde çok ilginç başka bir konu var ki, fazladan hayalgücü gerektirdiği için sonra konuşuruz.

yaşama direnci yittiğinde


Burcu Aktaş'ın Selim İleri'yle söyleştiği 'Düşüşten Sonra' isimli kitabı okuyorum. Birçok bakımdan çok ilginç ve etkileyici bir iş; onlara sonra geliriz ama bugün okuduğum şu satırlar, hakikaten içimi yaktı.  


*


Burcu: Marguerite Duras kendisiyle yapılan son söyleşide şöyle diyor: “Artık hiçbir şeye inanmıyorum ve inanmamak her türlü iktidara karşı eylem olarak, bankaların oligarşisine, bizi yöneten sahte demokrasiye karşı verilebilecek tek yanıt olabilir.” 80’lerin sonunda söylüyor bunu. 


Selim: Çok güzel. Kendi yaşadığı toplumun spesifik, özgül koşulları açısından. Her topluma göre değişiyor ve her topluma göre yeni yeni umutsuzluklar, umutsuzluklara karşı direnç şekilleri beliriyor. Dünya niye bu kadar umutsuz, bunu çözmek çok zor. 

Belli bir yaşa kadar oyalanıyorsun. Belli bir yaştan sonra yaşın getirdiği ölüme koşullanmışlık var. Sadece ölümü düşünüyorsun. Ölüm korkusu değil bu. Er geç ölüm olacak, hayatın ne anlamı var düşüncesi. Gayet pasifist bir şey. Yaşama direncini yitiriyorsun. Belki de fikir olarak en bilge olabileceğin zamanda sonsuz bir inançsızlık… Bildiğini bile kendi kendine inkâr ediyorsun. 


Burcu: Yaşla ilgili dediniz ama bugün Türkiye’de her yaştan birçok insan böyle hissediyor. 


Selim: Ama bizim yaşımızdaki artık kaskatı bir şey. Gençlerde başka bir toprak parçasında olsa bile bir yaşam isteği var. Bizim gibi insanlarda öyle olmadı. (...)


Düşüşten Sonra, Selim İleri - Burcu Aktaş, Everest, 2021.

matematik bir yaz günü kadar güzeldir



Bu sene bloga şiirle başlayayım. Ne zamandır buraya yazayım diyordum ama unutuyordum: Bu yaz, İzmir otogarına sabah beşte varıp, uykusuz gözlerle, benden de uykusuz çaycının önüme koyduğu çayı karıştırırken, durup dururken aklıma düştü bu şiir. Ataol Behramoğlu’nun Güller ve Matematik’i… 

İlkin lisedeyken okumuştum ve çok sevmiştim. Ama yıllar var ki bu dizeleri düşünmemişim. Neden o an apansız aklıma geldi, bir ses, bir koku, sabahın o vakti, gelip geçen biri ya da bir şekilde otogarın kendisi mi tetikledi, anlamış değilim. Eh, her şeyi de anlamak zorunda değiliz. 


Matematik bir yaz günü kadar güzeldir  

Derin güller ve bir problem çözmek 

Bir gülün dibindeki problem 

Bir bardak su güzelliğindedir


Annemin gülüşü ve bir arka bahçe

Çocuk sesinin içindeki problem ve gül

Dünyanın bir yaz günü dönüşünde

Bir problem bir güle eşit gibidir


Ataol Behramoğlu, 1991.


PS: Resim, Eeichi Kotozuka'nın 

gazetecilikte ilerlemenin beş adımı

10 yıl önceki notlarımı karıştırırken buldum. Beş madde diye not almışım ama dört madde yazmışım. Yanlışlık mı yaptım acaba yoksa beşinciyi ...