eve giden yol

Sarı beyaz bir ışık. 

Bulutluysa beyazı daha koyu. Göğün mavisi, ileride ufkun ardında damla damla denize akar ama ona daha var. 

Önce asfalt. Siz hiç asfaltın da göklere karıştığını gördünüz mü?

Otoyolun asfaltı ince ince tütüyor. Klimayı kapatıp pencereyi açacak kadar cesursanız, kavrulan taşların ve sahipsiz yol kenarlarının kokusu rüzgârla beraber genzinize dolar. Otomobiliniz, yol ve siz tek ve bir olursunuz.  

Eskiden hep böyleydi. Klima öncesi çağda… Sıcak, davetsiz bir misafir gibi, düğünlerde çok da karşılaşılmak istemeyen bir uzak kuzen gibi arka koltukta, teklifsiz otururdu ve herkesten çok o konuşurdu. O söyledikçe, asfalt kanınıza karışırdı, asfaltı terlerdiniz.

Ben bu kuzeni yine de severim. Biraz düşününce, ben de belki bu kuzenim. 

Onunla beraber derme çatma bir yol kenarı tesisinde otomobilden inen, sıkma ve ayran ısmarlayan, zincirleme çay içen, marketteki hediyelikleri, şarj cihazlarını, şekerleme paketlerini hep ilk defa görmüş gibi inceleyen, yola tekrar çıkmadan evvel eğilip parmaklarını asfaltta gezdiren benim. 


*


Asfalt artık bir alışkanlıktır. Yol devam eder, yol incelir, yol tüter. 

Ve yol sizi kandırır. 

Gölgeyi ilk gördüğünüz anda, sırtınıza ilk serinlik yayıldığında, gökler ilk defa koyulacakmış gibi olduğunda yanıldığınızı da anlarsınız.

Diğer maviyi o zaman görürsünüz işte. Denizi…

Yolu bildiğinizi, gerçekten bildiğinizi ilk defa o an hissedersiniz. Eve dönüş bir yol değil, bir histir.

Beyazla deniz, maviyle gök birbirine karışır. Ufuk uzaklaşır, yakınlaşır ve nihayet o da bir alışkanlık halini alır. 

Benim evime işte böyle varılır.


kuşlar için ağaçlara konma kılavuzu

Nihayet bitti. 

Bu blogu öteden beri okuyanların, bilenlerin seveceği bir kitap oldu sanırım. Bence. Neyin nasıl olduğunu onlara anlatmama bile gerek yok. Telepatiyle de anlaşırız, öyle telepatik bir kitap.


Çok çalıştım, evet ama çalışmadan da bir şey konmuyor ortaya. Yine de hayatta en çok çalıştığım şey işte bu kitap. Bir ara, "bitti" yazamayacağımı da düşündüm. Ama bitti. Yazdım.


Kuşlar İçin Ağaçlara Konma Kılavuzu... Serçe ve Kuzgun’un hikâyesi. Benimle ilgileri kalmadı. Artık kendi yollarına gidecekler, kendi ağaçlarına konacaklar. Uçsunlar, konsunlar. 



PS: Bu güzel kapak Cüneyt Çomoğlu'nun; kitabın editörü Sema Çubukçu'ya ve Doğan Kitap Yayın Yönetmeni Cem Erciyes'e de minnettarım.


kurşunkalem

“Kurşunkalemimi yonta yonta neredeyse bitirdim. Bunun verdiği haz ancak iki şeyde daha var: At binmek ve yokuş inmek.”

Güldüm.

Sırf kafiye olsun diye böyle dediğini biliyorum, dedim.


O da güldü.


“Ama haklı olduğumu da biliyorsun.”


Haklıydı kendince. Her zaman haklıdır zaten. Kurşunkalemle yazan biri her zaman haklıdır.


çok uzakta bir ülke

Lefter'den fragmanlar izledim. Sevdiğim bir konu, merak ettiğim bir figür, filmi de kesin izlerim.

Ama filmin iyi kötü olmasından bağımsız bir şey söylemek istiyorum.
Bizim sinemada büyük oranda 2000'lerde icat edildiğini düşündüğüm bir nostalji görselliği var. Bütün Cumhuriyet geçmişi orada yaşıyor. Hep yumuşak bir ışık, hep ağırbaşlı ve vakur insanlar, hep yelekli ve yeni traşlı erkekler, hep güzel saçlı kadınlar...

O geçmişte yaşananlar çok ağır ve sert olabilir ama geçmişin kendisi çok güzel, çok estetik, hep sabahın hafif esintisiyle tüller uçuşuyor gibi...
Çok çalışılırsa gömleğin kolları kıvrılıyor, çok dertlenilirse yakadan bir iki düğme çözülüyor; kravat gevşetiliyor.
O görselliğe senaryo da eşlik ediyor tabii: Herkes fedakâr, herkes derin. Her şey çok yumuşak. Her şey mırıl mırıl.
Çok uzakta bir ülke.

beş saniye

Bir film seyretmeye gitmiş, orada da aşık olmuş işte. Ekranda beş saniyeliğine gördüğü çocuğa… Eski zaman; internet yok, sosyal medya yok, soracak kimse yok. Kimseye sorası da yok. O çocuğu kendine saklamış. Ama ne zaman bir Fransız filmi gelse koşa koşa seyretmeye gitmiş. Belki bir daha görürüm diye… Görememiş ama kaderin cilvesi işte, gitgide bir sinefil olmuş. Godard’ı bana o anlattı. Truffaut’yu pek sevmez ama onu da anlattı. En sevdiği Varda’yı da. Çocuğu hangi filmde gördüğünü söylemedi ama benim bir tahminim var.  


evrenin hiçbir parçası tek başına değil

"Evrenin hiçbir parçası tek başına değil, hiçbir şey tek bir yöne akmıyor. Biz insanlar, gizli ya da açık, geçici ya da kalıcı bağlardan oluşan sonsuz bir ağın içinde, canlı düğümler olarak beliriyoruz. Bu ağ sonsuzdur, ama her yerinde kırılganlık taşır."

Ursula K. Le Guin - 'Late in the Day'in önsözünden

yeni usul

Podcast bir başka heyecanmış. 

Yayıncılığın birçok alanında bulundum. Gazetede, dergide çalıştım. Kitap yazdım. Yayınevinde çalıştım. Bloglarım var. Ama hepsi yazı çiziyle ilgiliydi. Ses başkaymış. “Daha iyiymiş” anlamında söylemiyorum ama heyecanı başkaymış. 


Üç bölüm yayınladım bile. Dördüncüsü de yolda. 


İlginç olan, en çok buraya, bu bloga benzetmesi… Kafamda işgal ettiği alan ve beni meşgul ediş biçimi Eski Usul’un hâllerine benziyor. Bu benim için iyi haber. Çünkü yapıp ettiklerim arasında en çok burayı seviyorum ben… 


Eh yeni mecra, yeni bir usul ama demek ki içimdeki his hâlâ eski usul…


eve giden yol

Sarı beyaz bir ışık.  Bulutluysa beyazı daha koyu. Göğün mavisi, ileride ufkun ardında damla damla denize akar ama ona daha var.  Önce asfal...