Ana içeriğe atla

Yayınlar

zamanın ruhu, radyonun ruhu, bizim ruhumuz

"Son altı ay ne yaptın" diye sorsalar “Didik Didik Freud’u dinledim” derim.   Her Cumartesi akşamı bir bölüm. Canlı bir yayını takip edermiş gibi. Bugünmüş gibi. Önce öyle denk gelmişti, sonra bu ritmi sevdim. “Neden olmasın” diye düşündüm.   2004 senesinde Açık Radyo’da yayımlanmış bu programı, podcast teknolojisi sayesinde kendi takvimimdeki altı aya yaydım.   Çoğunuz biliyordur zaten; zira Psikiyatr Serol Teber ile radyocu Şenol Ayla’nın imza attığı ‘Didik Didik Freud’ artık bir kült statüsünde. Bilmeyen varsa, Teber’in ‘Bilimsel Bir Peri Masalı - Freud’un Aile ve Tarihsel Romanı’ isimli kitabından hareketle, Teber ve Ayla’nın dünya tarihinin belki en enteresan zaman diliminin, yirminci yüzyıl dönemecinin (ama bugünün ve bizlerin de) ruhuna Freud’un hayatı üzerinden baktığını ve bunu da müthiş bir başarıyla yaptığını söyleyebilirim.    Aradan bunca zaman geçmiş ve ben şimdi gönlümdeki bütün ödülleri onlara veriyorum. Hem entelektüel birikimini bir kitap gibi önümüze aça
Son yayınlar

bugün iyi ki buradaydınız

Dün semt pazarı Albert Cuyp’ta dolaşırken, bir spor dükkânının önünde ben yaşlarda bir kadının en fazla sekizinde görünen bir oğlana boks çalıştırdığını gördüm. Çocukta eldiven vardı, kadın ellerine boks idmanlarında kullanılan o standart darbe karşılayıcılardan (elbette başka bir ismi vardır) takmıştı.   Bir kadının bir çocuğa boks öğretmesine ilk defa rastlıyordum (gerçi nerede rastlayacağım) ama yadırgamadım. Bilakis hoşuma gitti. Kadınlar sporda erkekleri, erkek öğretmenler kadar yarışçı yetiştirmiyor. Bir iki istisna biliyorum, kaideyi bozmuyorlar, o yüzden burada anmaya gerek yok. Kafamda çocuğun gayretli yumruklarını taşıyarak, tezgâhların yarısından çoğunun yerinde yeller estiği pazarın ucuna dek yürüdüm. O an tam da bu ifadeyi düşünüyordum. Rüzgâr çıkmıştı, boşluğu yel dolduruyordu. “Ne güzel lafmış ‘yerinde yeller esmesi’ dedim”, cuk oturmuş.   Son tezgâhta çok ucuza avokado bulup, bir kesekâğıdı dolusu aldım. Tezgâhlar azalınca haliyle pazarın sesi de azalmıştı. Balıkçıların

kovboy kahvesi

Geçen gün evdeki French Press kahve aparatı kırıldı. “Eh, dedik yarın sipariş ederiz yenisini.” Dükkânlar kapalı. Gidip hemen yenisini edinme imkânı yok. İnternetten siparişi vereceksiniz, şanslıysanız sonraki güne gelecek.   Ama gece de uzun. Çalışmam lazım. Kahve lazım. Başka da bir makinemiz yok. Ne olacak? İnternetten bakındım. Hiçbir şeysiz kahve yapmanın birkaç yolunu öğrendim. Evet, bu yaşımda.   'Kovboy' usulünde karar kıldım. Basit, suyu kaynatıp içine kahveyi atıyorsunuz. Kapağı kapatıp bekliyorsunuz. Tadı şaşırtıcı derecede güzel ve tatmin edici. İçtiğim iyi kahvelerle yarışır. Hem tencerededen kepçeyle kahve doldurmak da insana bir hava veriyor. Artık nasıl bir hava diye sormayın, tatlı bir hava işte.   Aslıhan da kahveyi beğendi. Sonra kendisi de bir tur ‘tenceresiz’ kahve yaptı. Bizim evde nedense mevcut olan filtre kâğıtlarından birini bir huninin üzerine oturttu; içine de kahve… Üzerine su. Tadı, tencereden de iyi.   Eh, bu kadar zaten. Fazladan alet işimizi zor

hooop

Anlatabileceğimden emin değilim ama deneyeceğim. Birine uzaktan seslenmenin rahatlığı az şeyde vardır. Sen onu tanırsın, o seni tanır. Sesini ulaştırmak istersin. Onun kulağına varabilsin diye yükselir sesin, yükselir, yükselir… Bağırmak her zaman cürettir. Toplum içinde bağırmak hele. Başkaları da duyabilecekken. Uzaktakinin bir tanıdık olması yolu açar, arkadan iter. Bir ismi bağırırsın. Sesin, ismin sahibine çarpar; onda kalmaz, geri döner. Senin isminle beraber döner. İki kişi olmanın ferahlığı gelir içine yerleşir.   Ama bir de hooop vardır.   Hooop… Ben küçük bir çocukken, sokak aralarında dolanırken, babamla büyüklerin yanına girip çıkarken duyardım hep. Biri uzaktan bir başkasına seslenirdi. Cevap bir saniye geçmeden, kimin seslendiği üstüne de düşünmeden ama zaten bunu bilerek gelirdi: Hooooop.   İsme dahi gerek duymayan bir ferahlık. Evde su içmek için salondan mutfağa geçer gibi, toplum içinde işte öyle, aldırış etmeden soyunup dökünür gibi. Ben seni bildim, sen beni bildin.

cevizin iyisi

  Bu ara cevize dadandım. Sürekli alışveriş yaptığım Türk market, epey lezzetli bir mahsul bulmuş, küçük yemişçi kürekleriyle şeffaf naylon torbalara doldurup satıyor. Pahalı da. Ama ne yalan söylemeli, fiyatını hak ediyor   Hiç sormamıştım, bugün yeniden alırken aklıma düştü, marketi işleten ve artık ahbap olduğumuz Süleyman’a “nerenin cevizi” bu diye soracak oldum. Maraş, Malatya, Sivas gibi bir cevap gelecek diye bekledim. Hiçbiri değilmiş.   “Abi, tabii ki Şili’nin cevizi” dedi Süleyman, tezgâhın arkasından. “Cevizin iyisi Şili’den gelir.” Bu kadarını da bilmediğime inanamıyormuş gibi hayretle baktı. Bir paketin içinde değil, üzerinde herhangi bir işaret yok; açık ceviz işte. İnsan öylesini memleketten gelmiş sayıyor. Şili’denmiş meğer. Bir ufak karıncalandı içim. Yahu, Şili’den de ceviz mi gelir? Geldi diyelim, bir de pazarı ele mi geçirir? “Cevizin iyisi Şili’dendir” diye bir cümle eşyanın tabiatına aykırı. Cevizin iyisi Maraş’tandır, ne bileyim Frankfurt’tan, Strasbourg’dandır b

yangından hangi kitapları kurtarırdınız?

Jean-Claude Carrière’i ben Umberto Eco ile yaptığı söyleşi kitabıyla tanıdım: Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın.   Okudukça da sevdim. Sinemacı, yönetmen, aktör, senarist, yazar, her tarakta bezi olan eski usul bir entelektüel. Aynı masada oturmak isteyeceğiniz, sabaha kadar anlatsa dinleyeceğiniz insanlardan.   Geçtiğimiz günlerde Carrière’i kaybettik. Tam anlamıyla, geç bulup, geç tanıyıp da çabuk kaybetmiş olduk. ‘Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’ın benim gibi hevesli çok fanı olduğunu biliyorum. Bu fanların Carrière’den yeni sözler duymak isteyeceklerini de tahmin ediyorum. İhtimaller tükendi. Onun masasına oturamazdık zaten ama başka bir masa olmayağını da şimdi idrak ediyoruz.   Aramızdan daha erken ayrılan Umberto Eco sanırım benim bu blogda adını en çok andığım yazardır. Carrière’i de burada anmış olayım. Kitabın parıltısı blogda da devam etsin isterim. Beni çok düşündüren şu soruyu ortaya atmıştı Carrière: “Başımıza bir felaket geldiğinde hangi kitapları kurtarm

tuhaf zamanlar

Bir süredir hakikat-sonrası kavramı üzerine çalışıyorum. Bu kavramın memlekete, dünyaya pratik yansımaları üzerine kafa patlatıyorum. Epey okudum, bir miktar yazdım da. Gelişen, genişleyen bir konu; halka halka açılıyor, güncele sürekli yeni paslar atıyor. Madem bu kadar ilgileniyorum; elimi soğutmamak için düzenli notlar düşeyim dedim. Buraya yazmak bir seçenekti elbette ama bir süredir burayı biraz daha sakin kılmak istiyorum. Hem hakikat-sonrası notlarıyla beraber içeriye epey kir pas da dolacaktı. Eski Usul’e on bir yıl, üç-dört iş evvel başladığımda esasen gazetecilik, kitaplar ve birtakım başka heyecanlar üzerine yazmak istiyordum ama hayat başka yönlere aktı, blog da ister istemez ful aksesuar bir hale dönüştü. Derken zaman içinde, gazetecilikten konuşma iştahım kalmadı; blogdaki güncel konular da sosyal medyadaki anlık tepki verme ihtiyacıyla ister istemez seyreldi. Burası artık biraz daha sakin.   Öyle de kalsın istiyorum. Neticede şimdi bir de tuhafzamanlar var. Beklerim.