beni bugüne getiren kitaplar

Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da bir yangını anlatıyor. Hayali bir yangın bu ama yine de çok şey alıp götürüyor. Belki yangın bile değil. Yıllar. Hayatın akışı… Onlar da ne çok şey götürüyor. Neler kaybetmiş yılların yangınında, bir bir sayıyor Sait Faik. En son söylediği, bana en ilgi çekici geleni:

“Günlerden cuma. Mektep tatili. Süleymaniye’de Kirazlı Mescit sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa Konağı’nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı’nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.”

Beni bugüne getiren kitaplar… Ne müthiş bir başlık. 

En sevdiğim kitaplar demiyor; beni bugüne getirenler diyor. Mayayı kuranlar, sonra şekillendirenler. O hâlâ kıpır kıpır yaşam formunu, mayayı canlı tutanlar. O kadar etkililer. Öyle ki belki en sevilmiş kitaplardan bile etkililer. 

Hangi kitaplar bunlar? Sait Faik için kimbilir nelerdi bunlar? Ya benim için? Düşüneceğim.


havaalanında sait faik

Havaalanından dört Sait Faik kitabı aldım. Tanesi 2,5 avro. Biri de 2 avro. 

Ne saçma değil mi, İstanbul Havalimanı’nda avroyla Sait Faik alıyorum. Bir yandan liraya vurunca da ucuz. Şehirdeki kitapçılardan daha ucuz. Bu korkunç pahalı havaalanında en ucuz şey Sait Faik’in güzelim edebiyatı. Bir meşrubat bir sandviç alınca, dört kitabın toplamını geçiyor. 


Havaalanının içinde veya dışında, edebiyat hâlâ en ucuz eğlence. Eğlence dediysem, kendini eğleme. Daha ucuzu ve daha fiyakalısı hayal kurmak. 

Hep böyleydi. Yine böyle.


maça üçlü

Bana yeni bir oyun gösterdi, adını koymamış daha. Klasik, elindeki desteden bir kart seçmemi istedi. Seçtim. “Bak ama bana gösterme” dedi.

Kupa altılısı, tamam.

Desteyi bana verdi. Oyundan vazgeçmiş gibi. “Şimdi” dedi, “unut o kartı.” Bir kaşımı kaldırdım şüpheyle, güldü. Hep böyle güler. Ağını tamamlamak üzere olan örümceğin gülüşüyle...

“Ne çekmek isterdin desteden, onu düşün ama bana söyleme” dedi. Düşünmeme gerek bile yok, maça üçlü isterim tabii. Her yerde gördüğüm o kartı isterim.

“Karar verdiysen, elindeki destenin en üstündeki kartı çek.” Çektim.

Maça üçlü.

Ama nasıl? “En altındaki kartı da çek!” Sesinde merak. Bir çocuğun araştırıcı merakı. “Hadi oyalanma, en alttaki kartı da...”

Çevirdim kartı. Maça üçlü yine. İyi de nasıl? “Eh, oldu olacak bir kart daha çek.” Çektim, yine aynı.

Desteyi ters çevirip masanın üzerine hızlıca açtım. Bir deste maça üçlü… 

Nasıl?

Nasıl?

Juan’ın yüzünde delice bir gülümseme. Ellerini yavaşça boynuna götürdü. Gözlerini kapadı. Bir keman melodisi odayı doldurdu.  


yollar başlıyor

Yollar başlıyor, yollar çatallanıyor. 

Adalarda birbirine karışan, Çevengur’dan geçen, Alemdağ’ı dolanan, Amsterdam’da İstanbul’da kavuşan; şehirler, dağlar denizler aşan.

Hayatı belki tesadüfler ya da irade belirlemiyor ama rüzgârda savrulan yaprak hiç belirlemiyor. 

Yollar var. Tesadüfler. Karşılaşmalar. Yollar.

ışığıyla gölgesiyle

Arada bir aklıma esiyor, İspanyolca çalışıyorum. Genellikle de bir gazete metnini didik didik okuyorum. Hep de bereketli bir çaba oluyor bu.

İşte son denk geldiğim ifade: "con sus luces y sus sombras." "Işığıyla gölgesiyle" diye çevrilebilir.
İyisiyle kötüsüyle, eğrisiyle doğrusuyla, sevabıyla günahıyla, eksisiyle artısıyla der gibi. Ama nüans var.
Işık gölgeden üstün değil, gölge olumsuz değil. Daha nötr bir ifade bu. Bir şeyi, farklı yönleriyle değerlendirmek için çok hoş bir kullanım.
Işığıyla gölgesiyle...

toza sor, palmiyeye anlat

Pencereden sıra sıra palmiyeler görünüyordu ve gözlerimi onlardan alamıyordum. Sıcağa da şehri saran melankoliye de aldırış etmeden, yolun kenarında kahramanca dikiliyorlardı. Bir ağaçtan çok hayvana benziyorlardı. Çölde bir deve, savanada bir zürafa, neslini korumaya kararlı bir kelaynak… Tartışma kabul etmeyecek kadar ciddiydiler. 

İçime bir telaş düştü. Bir heves... Kalemi kâğıdı çıkarıp ‘Palmiyeler’ başlıklı bir şiir yazmayı istedim. Becerebilsem yazardım da. Ama biliyordum; şiire girişecek olsam da onu yarıda bırakacaktım. Başlığı hızla atacaktım ama bir iki vasat dizeyi kâğıda dökmeye çalışırken tam, aklıma Arturo Bandini gelecekti. 

Hatırlamamam mümkün değildi. John Fante yazmıştı bunu. Palmiyeler, Fante’nin numarasıydı. ‘Toza Sor’daki o hevesli ve beş parasız yazar adayı, Amerikan taşrasından gelip Los Angeles’ta durup oturmuş pek sayın Bandini, hayatında ilk defa gördüğü palmiyelerle, haddini bilmeden mücadeleye girmişti. Onların ne olduğunu bile anlamadan, iyi bir hikâye çıkartacağını umarak, defterine ilk iş ‘palmiyeler’ diye yazmıştı. Sonrasını getirememişti tabii. Bir daha, bir daha ‘Palmiyeler’ diye yazıp durmuştu sadece. Şimdi pencereden bakarken Fante’nin neyi kast ettiğini daha iyi anlıyordum. Palmiyelerle tartışamazsınız. Onları öyle durup dururken yazamazsınız. 

Bu küçük aydınlanma anı hoşuma gitti. Kendimi Bandini’nin biraz daha akıllı versiyonu, yeni sürümü gibi hissettim. Fante, gelip beni yazsaydı ya. Hem palmiyeler burada da vardı. Şu gördüklerim de aynı boylamın ağaçlarıydı sonuçta. 


Bandini’yle ben aynı çizgi üzerinde duruyor sayılırdık. Hiç durmadan Batı’ya yürüsem, biraz da yüzsem, Kalimnos’tan Sicilya’dan geçip, Atlantik’e açılırdım. ABD’de, Virginia’da karaya çıkar, Altına Hücum dönemlerindeki gibi Vahşi Batı’ya doğru koşardım. Las Vegas’ı aşıp Los Angeles ile San Fransisco arasında bir yerlerden sahile çıkardım. Santa Cruz yakınlarından. 


İşte orada, okyanus kıyısında gördüklerim yine aynı palmiyeler olurdu. Yani bir bakıma Bandini’yle ben aynı ağacın altında buluşmuştuk.


Bir farkımız vardı yine de. Bandini palmiyeyi yazamıyordu, çünkü onu tanımıyordu. Ben onu yazamıyordum, çünkü ondan başkasını tanımıyordum.


Pencere karardı, dışarıda akşam, kendi yansımam vuruyor cama.


Photo by Viviana Rishe on Unsplash

beni bugüne getiren kitaplar

Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan ’da bir yangını anlatıyor. Hayali bir yangın bu ama yine de çok şey alıp götürüyor. Belki yangın bile de...