ay sarayı

En son Sait Faik’in ‘beni bugüne getiren kitaplar’ bahsini açmıştım. Kendiminkileri de düşüneceğimi söyleyerek. Epey bir kitap belirdi kafamda. Yazacağım ilk madde için (bu konuya ara ara dönmeyi düşünüyorum) Paul Auster’ın iki kitabı çekişti. 

Bugün Ay Sarayı öne çıktı. Okuduğum en iyi kitap değil ama bende en çok iz bırakan kitaplardan. Bazı kitapları okurken yüreğinizin genişlediğini, dünyanın sizin sandığınızdan daha ilginç ve güzel olduğunu, kendinizin de o kadar yalnız olmadığınızı hissedersiniz. Zamanın ritmi değişir. Kitabın ritmi, zamanın ritmini de ele geçirir ve onu kendi keyfince eğip büker. Hızlanır kalbiniz. Aşıkmışsınız gibi. Ama aşk değildir bu. Bu nihayet yepyeni bir esrarlı bilgiye ulaşmak, çok benimseyeceğiniz bir başka hayatı, bir başka olanağı keşfetmek veya hep aradığınız bir şeyin işte orada da olduğunu anlamaktır.

Ay Sarayı’nın konusunu anlatmayacağım burada. Başka yerlerde epey anlattım. Ona ne kadar düşkün olduğumu bir blogumu isimlendirerek bile gösterdim. Bu bahiste elbette yeri var. ‘Beni bugüne getiren’, beni büyüten, şekillendiren kitaplardan biri olduğunu bir daha söylemeliyim. 

(Bu kitaplardan Sıfır Sayı’da özel bir bölüm de yapmak istiyorum. Siz de yazın sizinkileri.) 

Ah Paul Auster. Ne çok sevdim ben seni.

beni bugüne getiren kitaplar

Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da bir yangını anlatıyor. Hayali bir yangın bu ama yine de çok şey alıp götürüyor. Belki yangın bile değil. Yıllar. Hayatın akışı… Onlar da ne çok şey götürüyor. Neler kaybetmiş yılların yangınında, bir bir sayıyor Sait Faik. En son söylediği, bana en ilgi çekici geleni:

“Günlerden cuma. Mektep tatili. Süleymaniye’de Kirazlı Mescit sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa Konağı’nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı’nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.”

Beni bugüne getiren kitaplar… Ne müthiş bir başlık. 

En sevdiğim kitaplar demiyor; beni bugüne getirenler diyor. Mayayı kuranlar, sonra şekillendirenler. O hâlâ kıpır kıpır yaşam formunu, mayayı canlı tutanlar. O kadar etkililer. Öyle ki belki en sevilmiş kitaplardan bile etkililer. 

Hangi kitaplar bunlar? Sait Faik için kimbilir nelerdi bunlar? Ya benim için? Düşüneceğim.


havaalanında sait faik

Havaalanından dört Sait Faik kitabı aldım. Tanesi 2,5 avro. Biri de 2 avro. 

Ne saçma değil mi, İstanbul Havalimanı’nda avroyla Sait Faik alıyorum. Bir yandan liraya vurunca da ucuz. Şehirdeki kitapçılardan daha ucuz. Bu korkunç pahalı havaalanında en ucuz şey Sait Faik’in güzelim edebiyatı. Bir meşrubat bir sandviç alınca, dört kitabın toplamını geçiyor. 


Havaalanının içinde veya dışında, edebiyat hâlâ en ucuz eğlence. Eğlence dediysem, kendini eğleme. Daha ucuzu ve daha fiyakalısı hayal kurmak. 

Hep böyleydi. Yine böyle.


maça üçlü

Bana yeni bir oyun gösterdi, adını koymamış daha. Klasik, elindeki desteden bir kart seçmemi istedi. Seçtim. “Bak ama bana gösterme” dedi.

Kupa altılısı, tamam.

Desteyi bana verdi. Oyundan vazgeçmiş gibi. “Şimdi” dedi, “unut o kartı.” Bir kaşımı kaldırdım şüpheyle, güldü. Hep böyle güler. Ağını tamamlamak üzere olan örümceğin gülüşüyle...

“Ne çekmek isterdin desteden, onu düşün ama bana söyleme” dedi. Düşünmeme gerek bile yok, maça üçlü isterim tabii. Her yerde gördüğüm o kartı isterim.

“Karar verdiysen, elindeki destenin en üstündeki kartı çek.” Çektim.

Maça üçlü.

Ama nasıl? “En altındaki kartı da çek!” Sesinde merak. Bir çocuğun araştırıcı merakı. “Hadi oyalanma, en alttaki kartı da...”

Çevirdim kartı. Maça üçlü yine. İyi de nasıl? “Eh, oldu olacak bir kart daha çek.” Çektim, yine aynı.

Desteyi ters çevirip masanın üzerine hızlıca açtım. Bir deste maça üçlü… 

Nasıl?

Nasıl?

Juan’ın yüzünde delice bir gülümseme. Ellerini yavaşça boynuna götürdü. Gözlerini kapadı. Bir keman melodisi odayı doldurdu.  


yollar başlıyor

Yollar başlıyor, yollar çatallanıyor. 

Adalarda birbirine karışan, Çevengur’dan geçen, Alemdağ’ı dolanan, Amsterdam’da İstanbul’da kavuşan; şehirler, dağlar denizler aşan.

Hayatı belki tesadüfler ya da irade belirlemiyor ama rüzgârda savrulan yaprak hiç belirlemiyor. 

Yollar var. Tesadüfler. Karşılaşmalar. Yollar.

ışığıyla gölgesiyle

Arada bir aklıma esiyor, İspanyolca çalışıyorum. Genellikle de bir gazete metnini didik didik okuyorum. Hep de bereketli bir çaba oluyor bu.

İşte son denk geldiğim ifade: "con sus luces y sus sombras." "Işığıyla gölgesiyle" diye çevrilebilir.
İyisiyle kötüsüyle, eğrisiyle doğrusuyla, sevabıyla günahıyla, eksisiyle artısıyla der gibi. Ama nüans var.
Işık gölgeden üstün değil, gölge olumsuz değil. Daha nötr bir ifade bu. Bir şeyi, farklı yönleriyle değerlendirmek için çok hoş bir kullanım.
Işığıyla gölgesiyle...

ay sarayı

En son Sait Faik’in ‘beni bugüne getiren kitaplar’ bahsini açmıştım. Kendiminkileri de düşüneceğimi söyleyerek. Epey bir kitap belirdi kafam...