rüzgârların haritacısı

Nobel alınca Zanzibarlı (kısa bir an için bağımsızdı Zanzibar, artık Tanzanyalı diyebiliyoruz) Abdulrazak Gurnah ile tanıştım. Bizde küçük bir kesim de olsa bilenin bildiği bir yazar. İletişim Yayınları, önden epey kitabını basmış. Ama mesela Hollanda’da tanınmıyor, çevrilmiş eseri yok. Bravo İletişim’e. Bu arada neden ‘Abdülrezzak’ dememişler de İngiliz telafuzuyla bırakmışlar, onu bilemiyorum. Tasvip de edemiyorum. 

Türkiye’ye gittiğimde Kumdan Yürek ve Deniz Kenarında’yı almıştım. İkincisinden başladım ve başlamamla bitirmem bir oldu. Kendini okutan, yavaş yavaş açılan, açılırken de zahmet vermeyen bir roman. Tek bir kitaba bakıp söylemek zor ama sanırım Gurnah böyle bir yazar. Hikâyesini, tıpkı bu romanındaki kahramanının yaptığı gibi acele etmeden ve bir açık da bırakmayarak anlatmayı seviyor olmalı. 


Anlattığı bir göç, mültecilik hikâyesi. Ama kahramanlarının kıtalar ve toplumlar arasında uzanan çileli seyahatlerini, geride Zanzibar’daki bir hesaplaşma üzerinden anlatıyor yazar. Oradaki hareketlenmeleri de ayrıca anlatıyor. Gelenleri, gidenleri, Avrupalıları, Arapları, Acemleri… Ticareti başlatan ve bitiren ‘musim’ rüzgârlarının etrafında, Portekiz’den Malezya’ya tüm eski dünyayı, geniş bir haritayı harekete geçiriyor.


Nobel Komitesi’nin bazı seçimlerinin olağanüstü isabetli ve zamanın ruhuna uygun olduğunu düşünüyorum. Gurnah sadece iyi yazar değil, çağını da başarıyla yansıtıyor. Zorunlu göç, mültecilik bugün zaten çok sert konular ama bunlar gelecekte iklim değişikliğiyle beraber daha da yakıcı bir hâl alacak. ‘Deniz Kenarında’ gibi eserler bu işin edebi damarını kuruyor. İleride daha da iyi anlaşılacaklar.


Bir küçük not daha. Abdulrazak Gurnah, iyi bir yazar demiştim. Ama anlattığı konular itibariyle, Batılı okur ve eleştirmenlerin (hatta bizlerin de) gözünde içerik hep tekniğin önünde geliyor. Onun gayet ustalıkla, iyi bir işçilik ve sanatla anlattığı hikâyesini okuyan Batı, üsluba değil konuya bakıyor. Okuduğum eleştirilerde kimse Gurnah’ın tekniğine girmemiş. Sanki onun sanatı sadece hikâyelerinden, mültecilerden ve sınırlardan ibaretmiş gibi. Bu da kibrin bir başka türü… 


Gurnah anlattığı konudan bağımsız, iyi bir yazar. Onu bilelim de… 

haklılığın sesi



Türkiye'nin bu zor günlerinde bir umut Şili'ye tutundum. Seçimlerde Pinochet yanlıları kaybetti, öyle böyle sevinmedim, ferahladım, dünyaya, insana dair halen umut var demektir. 


Giriş, gelişme ve sonucu diğer blogda yazmıştım; buraya da duygu selini alayım.


Bulutsuzluk Özlemi'nden, Allende'den, Victor Jara'dan, Violeta Parra'dan, Pablo Neruda'dan, Buğdayın Türküsü'nden, No filminden ve daha birçok sebepten dolayı Şili benim yumuşak karnım. Hayatımda öğrendiğim ilk İspanyolca sözler de Şili'den: El pueblo unido, jamas sera vencido.... Örgütlü, bir arada duran halk asla yenilmez.   


İşte bu konser de iki sene öncesinden... Ama bugüne nasıl yakışıyor. Her güne yakışıyor demeli. Çünkü bu haklılığın sesi. Dünyada emeğin, kardeşliğin, haklılılığın bir sesi olsa işte o ses bu olurdu. Pinochet'in darbesi sırasında Santiago Stadı'nda otuz kurşunla katledilen, gitar tutan elleri ezilen, son anlarında diktatöre ve darbeye karşı bir şarkı yazmaktan da geri durmayan Victor Jara'nın anısına senfoniden bir an...   


İnsanın gönlü akıyor çünkü insanlar güzel. Haklı olunca güzel. Emek verince güzel. Kafa tutunca, umudunu kaybetmeyince, bir arada durunca güzel... 


Çünkü el pueblo unido, jamas sera vencido...  

şoseden ayrılanlar


Zorunlu dört duvar arasından sonra, yürümeye yeniden başlarken, Sait Faik'ten bir pasaj... Gözden kaçmış bir manifesto... Bir edebi inci, yolda görülmüş bir rüya... 


“Şoseden ayrılan yolların güzel, harikulade yerlere, bilinmedik, hep arzulanmış yerlere gittiklerini zannetmeyen bir yaradılışta kaç insan vardır bilmem. Varsın olsun! Mademki her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir. Şoseden ayrılan, etrafında kara ve kocaman böğürtlenlerin olduğu ıslak gibi toprak yolda istediğiniz kadar cennet köyler, sevişen insanlar, mahsuldar topraklar, tahayyül edebiliriz. Madem ki bugün evimizden çıkarken kırlara çıkmayı, çobanlarla konuşmayı, şoseden yürümeyi, böğürtlen yemeyi ve su kenarındaki çimenlere uzanmayı düşündük. Bırakın beni hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?”


Sait Faik Abasıyanık - Çelme


seneca neden gazeteciliğe hasretti?

 


Son dönemlerde Seneca’nın ‘Mutlu Yaşam Üzerine’sini birkaç defa okudum. Kısacık bir kitap zaten, 40 sayfalık. Belki daha uzundu. Kırkıncı sayfadan sonrası kaybolmuş. Kimbilir belki bu kırk sayfa sadece girişiydi. Zaten bu dert tüm ‘antik’ yazarların başında (sanki onlar bununla tasalanıyorlarmış gibi yapayım hadi); çoğunun eserleri kayıp. En feci durumdaki de Epicurus yani bizim Epikür. Aşağı yukarı 300’den fazla kitap yazdığı söylenir ama geriye hepi topu birkaç yazı, birkaç da hatıra kalmış. Geride kalanlar koca bir felsefi düşünceyi oradan toparlamışlar. Bu aktarma sırasında neler eksildi acaba o düşünceden? Ya da neler eklendi! Bir gün dünyanın unuttuğu bir kütüphanenin gizli mi gizli arşivinden üç yüz cilt kitap çıkmazsa hiç bilemeyeceğiz. 


Antik Yunan’dan Roma dünyasına bir uzanalım şimdi; yani dönelim Seneca’ya. Başka klasik yazarlarda da benzer bir hal var ama bilhassa onun yazdıklarını okurken hep aynı hisle doluyorum. His şu: Seneca, fena halde gazetecilik özlemi çekiyor. Şöyle düşünüp durduğunu hayal ediyorum: Gazetecilik diye bir müessese olsa da bir gazeteci gelse de benimle uzun bir sohbet yapsa da bunu bir söyleşi olarak yayımlasa da… Bana hakkımda atıp tutanları sorsa, çelişkilerimi sorsa, hedeflerimi sorsa… Belli ki kafasında bunları çevirmiş Cordobalı düşünür. 


Ama bir gazeteci bulamayınca, hepsini kendi uydurmak zorunda kalmış. Hayali birisi ona hayali sorular soruyor, eleştirileri aktarıyor, kendi hatalarını gösteriyor. Seneca da arada kızıp köpürerek, bazen de sakin sakin cevap veriyor… Bazen isimler veriyor, tarihler düşüyor. Bundan da kitaplar çıkarıyor. Hiç fena değil. 


İlginç olan iyi bir röportajcının ortaya çıkması için aradan on sekiz asrın daha geçmesi… Gazetecilik işte böyle yavaş işleyen bir süreç; ihtiyaç olduğunda bulması bazen biraz zor! 


dünya nasıl bir yer olmalı?


Jazz On A Summer’s Day… Böyle bir filmin varlığından haberim bile yoktu. 1958’de Newport, ABD’de caz festivali… Duyan gelmiş gibi, birçok büyük isim, birçok dev orada. Fotoğrafçı Bert Stern ile yönetmen Aram Avakian’ın elinden çıkma, 1959 mahsulü filmin yenilenmiş versiyonu bir süredir dünya sinema salonlarını dolaşıyor.


Ben dün gece seyrettim ve ilk dakikasından itibaren de hep benimle kalacak bir şeyle karşı karşıya olduğumu anladım. Bu film benim için dünya nasıl bir yer olmalı sorusuna verilebilecek cevaplardan biri. İşte böyle bir yer olmalı. İnsanla, müzikle, sonsuzluk anlarıyla beraber… Hep fonda bir şekilde dönsün dursun, hiç bitmesin isterim.

belki başka bir hayatta

 A. ile yürürken, yanımızdan biz yaşlarda bir kadın geçti, bisikletiyle. İnsanların bazen gözleri karşılaşır ve bir süre karşılaştıkları yerde kalır. Öyle oldu.


Bize baktı kadın ama daha çok A’ya. Baktı ve sıcacık gülümsedi. Biz de ona gülümsedik. Yollarımıza gittik. Dönüp A.’ya baktım ben de; gülümsüyordu halen. “Arkadaşın mı” diye sordum; ben kadını tanımıyordum çünkü. “Yoo” dedi A, halinden memnun. “O kadar içten güldü ki arkadaşın zannettim” dedim. “Evet, çok içtendi, değil mi? Tanışsaydık, iyi arkadaş olurmuşuz gibi.”


Belki de başka bir hayatta, paralel evrende arkadaştık. Kahvelerimizi içmiş, ayrılmıştık. Belki bir sıcak gülüş, evrenden evrene hiç silinmeden dolaşıp duruyordu.


Resim, Chagall'in. La Vie, 1964.

konsantrasyon


Dino Bey’den biliyorum; beş-altı yaşındaki çocuklara okulda tüm görevler veya uğraşlar on beşer dakikadan veriliyor. Çocuktan bir uğraşa on beş dakika konsantre olması bekleniyor. Vakit varsa, elindekiyle daha fazla uğraşabilir. Ama altına düşmemesi bekleniyor. Zorlandıkları oluyor; neticede zihinleri farklı çalışıyor, uyaran çok. Eh, bir de çocuk bunlar!


Ama o on beş dakika… Ben iş baskısının kendini fazladan dayatmadığı sıradan bir günde, biz yetişkinlerin herhangi bir konu, iş, uğraş üzerinde on beş dakika kesintisiz konsantre olabileceğini pek sanmıyorum. Film izlerken, kitap okurken bile zihnimiz farklı yerlerde geziyor. Çalışırken, yürürken, seyahat ederken… Hep kendi zihnimizin dışındayız. Bugün piyasada en kıymetli şey zamanımızdır, dikkatimizdir ifadeleri yeni değil. Ama sanırım artık bu dikkat, ona talip olan herhangi biri için değil bizzat kendimiz için de fazlasıyla kıymetli.


Çocukların on beş dakikası bize lüks artık. Dikkat ve konsantrasyon bizim için hayatiydi. Şimdi değilmiş gibi davranıyoruz. Ama nasıl yapacağız, ne kadar yapacağız elimizde bunlar olmadan?


*

Resim, Edward Hopper'ın

leoparın evinde

Dino Bey’in havuzundan ‘önlemleri sıkılaştırdık’ maili geldi. “Kapıda QR kodu bir de kimlik soracağız, personelimize ne olur zorluk çıkarmayın, kuralı biz koymadık ama uygulamak zorundayız.”

Bu notu yazmak zorunda hissediyorlar. Çünkü illa kızıp köpüren, hatta hakaret eden birileri çıkıyor. Çünkü asabı bozulmuş birçok insan, asap bozmayı görev sayıyor.


Sıra olur diye, havuza biraz erken gittik bu defa. Ağırkanlı Hollandalılar, bürokrasi işi oldu mu insanı canından bezdirir. Kimse gelmemişti. 


QR kodumuza bakmak için birisi girişte belirdi. Olabilecek en tatlı eleman; altmış yaşlarında, dünyanın en güler yüzlü adamı… Çıkışmak da kızmak da mümkün değil. Kimliğimize bakmak yerine doğrudan doğum tarihimizi sordu. “Bu taktiği geliştirdim, afallayan olursa içeri almam” deyip güldü. Henüz afallayan olmamış. Olursa ne yapacağı konusunda bir fikri var mıydı acaba? Gözlerinin içi o kadar gülüyordu ki anlayamadım.


“Kuyruk olur diye erken geldik” dedim. “Burada olmadı ama geçen Arnhem’de maçta sağlam bir kuyruğa girdim” diye cevap verdi. 


Arnhem’de bildiğim Vitesse kulübü var. “Ajax taraftarı mısınız Vitesse taraftarı mı” diye sordum.


“İkisi de değil. Feyenoord’luyum ben.” Gülüverdi yine. “Gururlu bir Rotterdamlıyım.” Biraz durup düşündü, arayıp buldu: “Leoparın evinde bir antilop.” Tanımından da memnun ve gururluydu.


“An Englishman in New York” diye ekledim. “Bak o da olur” deyip güldü yine.


Selamlaşıp ayrıldık. Yeni gelen gruba yöneldi neşeyle. O gün kimsenin ona zorluk çıkardığını, hiddetlendiğini sanmıyorum. Hem sıkıntı çıksa bile leoparın evinde yaşamaya alışmış bir antilopa kim ne yapabilir? 


Fotoğraf: Feyenoord'un stadı 'de Kuip'in ışık kulesi...

dünden sonra yarından önce


Yıllar sonra insanlar birbirine soracak. Japonya’da geçen bir dizi vardı. Geceyarısından sonra da açık bir dükkânı anlatıyordu… Neydi adı? Seyretmiş olanlar birbirlerine bir adım daha yaklaşacak. Bugün olduğu gibi. 

güliver kompleksi


“Güliver kompleksi. Kendini ölçüye vurabilmek. Mağdurluk numarasına yatmadan, mazoşizm şehvetine yaslanmadan gerçek hüviyetini tespit edebilmek. Aşağı yukarı elli yıldır yazıyorum. Kalktığım nokta ile bulunduğum nokta arasındaki mesafeyi nasıl ölçeceğim, ben ölçemezsem, muhayyel tenkitçi ne halt edecek?"

Cemil Meriç, Jurnal, 26.10.1980


aynı kırlangıç

Yazdan kalan:

Her gün bir kırlangıç giriyor içeri. Aynı kırlangıç mı? Öyle olduğunu hayal ediyorum. Hem olmasa da ne çıkar? İnsan sevdiklerini hep birbirine benzetir. Gönülden gönüle yol gizlidir. 

Resim, Utagawa Hiroshige

hayat, evren ve her şey

Yüce Han oyunla özdeşleşmeye çalışıyordu: ama şimdi de oyunun amacına akıl erdiremiyordu. Her partinin sonu bir kazanç ya da kayıptır: ama neyin? Üzerine oynanan şey neydi? Şah mat noktasında, kazananın eliyle düşürülüp kenara itilen şahın ayakları dibinde bir hiç kalır: siyah ya da beyaz bir kare. Özlerine varabilmek için fetihlerini soyutlaya soyutlaya son işlemle yüz yüze gelmişti Kubilay: imparatorluğun binbir hazinesi son ve kesin fethin yalancı kılıflarıydı yalnızca; düzgün, cilalı bir tahta parçasıydı fethedilen. 


Ve Marco Polo konuştu: “Senin satranç tahtanda iki ağaç kullanılmış efendimiz: abanoz ve akağaç. Aydın bakışının ısrarla üzerinde durduğu bu parça bir ağaç gövdesinin kurak bir yılda büyüyen halkalarından kesilmiş: lifler nasıl dağılıyor görüyor musun? İşte şurada belli belirsiz bir düğüm fark ediliyor: erken bir ilkbahar günü bir tomurcuk fışkırmaya çalışmış besbelli, ama gecenin çiyi geri çekilmeye zorlamış onu.”


Yüce Han o ana dek yabancının Tatar dilinde kendisini bu kadar akıcı, bu kadar rahat ifade edebildiğini fark etmemişti, ama onu asıl şaşırtan bu değildi.  


“İşte daha iri bir delik: belki de bir kurtçuğun yuvasıydı bu; tahtakurdunun olamaz, çünkü doğduğu andan başlayarak durmadan oyardı ağacı o, yapraklarını kemirerek ağacın kesime ayrılmasına neden olan bir tırtılın yuvası olmalı… Daha çıkıntılı komşu kareye tam bitişsin diye bu kenarı hafifçe yontulmuş marangoz keskisiyle…”


Boş ve düzgün bir tahta parçasında okunabilecek şeylerin kalabalığında boğuluyordu Kubilay; Polo konuşmayı, abanoz ormanlarına, nehirleri bir uçtan bir uca geçen kütük yüklü sallara, rıhtımlara, penceredeki kadınlara vardırmıştı bile…


Italo Calvino, Görünmez Kentler (Çeviren: Işıl Saatçıoğlu)


PS: Eğer erken değilse, azıcık gecikmeyle...

biri böler biri seçer

Yeni bir kitap üzerine yapılmış gazete röportajında karşıma çıkan gündelik bilgelik… ‘Mijn Leraar Verteelde Eens...’ (Öğretmenim Bir Defa Demişti ki) isimli kitap öğretmenlerden alınan hayat dersleri üzerine. Kitabın yazarı Jaap Toorenaar, kendi öğretmeninden aldığı hoş bir dersi aktarıyor: 

 “Öğretmenimiz bir defasında ölüm döşeğindeki çiftçinin karşılaştığı bir problemi anlatmıştı. Çiftçinin iki oğlu var, ne yaparsa yapsın eşit bölünemeyecek bir de arsası. Kimseyi üzmeden bu arsayı iki oğluna nasıl miras bırakacak? Sıkı bir problem. Çözümü de şu: Büyük oğul arsayı ikiye bölen çizgiyi çekecek, küçük oğul da iki parçadan birini seçecek.”


Buralarda bu hikâyeden türeyen “seç veya böl” diye bir laf da varmış; bilmiyordum. Bu güzel kıssayı bu öğretmenden yıllar sonra ben de öğrenmiş oldum. Hayatın her alanında kullanılacak nefis bir çözüm. Şimdilerde ‘kutuplaşma’ üzerine çok okudum, çok çalıştım; belki o yüzden fazladan hoşuma gitmiştir. 


Bugünün hissesi olsun. 


Resim: William H. Johnson (1942)

dergi yapıyorum

Dino Bey’i sekiz on A4 kağıdı üstüste koymuş birbirine yapıştırırken buldum. Hepsinin üstüne resimler çizmiş, boyamış, bir şeyler yazar gibi yapmış. 

Ne yapıyorsun, diye sorunca, omuz silkti, en normal cevap zaten buymuş gibi sakince, dergi yapıyorum, dedi. 


Gurur böyle bir şeymiş…


*

Resim Renoir'ın.

sessizliğin üç derecesi

" (...) Molinos (şüphesiz bu sınıflandırmayı kullanan ilk kişi o değildir), sessizliğin üç derecesini ayırt eder: Ağzın sessizliği, zihnin sessizliği ve iradenin sessizliği. Boş konuşmaktan uzak durmak zordur; belleğin ve hayalgücünün konuşmasını susturmak çok daha zordur; hepsinin en zoru, iradenin içindeki arzu ve hoşnutsuzluk seslerini bastırmaktır." 

Aldous Huxley - Kadim Felsefe (Çeviren: Mutlu Yetkin) 


Resim, Edward Hopper'ın

bildiğim bir canavar


Bir kutu daha getirip, dikkatlice diğerlerinin yanına koydu. Oflaya puflaya şezlonguna oturdu, hepsinin de üstünde kocaman harflerle XL yazan kutulardan birini önüne çekti, belli bir şey arıyormuş gibi içini karıştırmaya başladı.


Artık kutuda ne varsa şıngır şıngır sesleri kulağıma kadar geldi. Hazine sandığı mı? Gümüş zincirler, şamdanlar, elmaslar, çil çil altın paralar… Korsan filmlerinde gördüğümüz, belalı yerlere gömülü o sandıkların içindeki türlü ıvır zıvır… Neticede Karayiplerden bu kadın, neden olmasın?


Tık diye kaldırdı kafasını. Onu düşündüğümü anladı sanırım. Var böyle bir becerisi. Her defasında yakalıyor beni. 


Neyse, güldü geçti bu defa, el salladı: “Var mı biran?”


“Yok” dedim. “Kahve içiyorum.” Termosumu hafifçe kaldırdım, görsün diye. 


Yüzünü ekşitti. “Eh, o da olur, getir.” 


Bu defa ben güldüm. Olur tabii. Mis gibi kahve. Banktan hevesle kalktım. Nelerle uğraştığını merak ediyordum. Bugün eline ne geçmişti kimbilir. Kestane Meydanı’nın ortasına, kutuları ve şezlonguyla kurduğu derme çatma sergisine yirmi adımda ulaştım.  


Şezlongun yanındaki kupasına uzandı, içine hiç bakmadan dibinde kalanları göğümüzü kaplayan dev kestanenin toprağına savurdu. Şaraptı galiba. 


“Dök” diye neşeyle emretti. Havası hep böyle zaten, buyurgan ve keyifli. Garip bir karışım. Termosumdan onun kupasına kalan kahveyi döktüm. 


Kutunun kapağını kapatmıştı arada. Beni merakta bırakmak istiyor gibiydi. Kutuya baktığımı görünce, kıs kıs güldü. Gibisi fazla, düpedüz biliyordu. Gülerken yaşlı yüzü daha da kırıştı, sanki birdenbire bin yaşına ulaştı. Belki zaten bin yaşındaydı.


Soracak oldum, şşşt deyip susturdu. “Sorma, tahmin et”.


İlk aklıma geleni söyledim. “Hazine sandığı.” 

“Bendeki her şey hazine sandığı zaten. Başka bir şey söyle.”


Haklıydı bir bakıma. Nerelerden bulup getirdiğine akıl sır erdiremediğim öteberinin tümü aslında birileri için hazine değerindeydi. En azından bir süreliğine öyle olmuştu. 


Düşündüm… “Vazo, bardak, cam şeyler.” Kristal bardak demek istiyordum ama o da söylemek için fazla komik gelmişti.

“Peehhh” diye elini salladı. Güldü yine. “Renkli bunlar” dedi. “Yaramaz bunlar.”


Yaramazlar, renkliler, şıngır şıngır sesliler… 


“Bilirsen sana da vereceğim, bir hakkın var ama” deyip hafifçe tekmeledi kutuyu.


Sesi bu defa apaçık duydum. Birbirine çarpan, küçük küçük… Sanki çok uzaklardan, çok geçmişten, eski bahçelerden, avlulardan, sokaklardan kopup gelen tanıdık bir uğultu. Belki oralarda halen esen bir rüzgâr… Bildiğim bir canavar. 


“Bir dakika” dedim. “Bu büyükler için değil, di mi?”


Güldü. Yine bin yaşında. Ama kısık gözlerinde hâlâ çok eski, çok yaramaz, çok çocuk bir ışıltı dolaşıyor. 


“Aferin, fena değilsin, hak ettin.”  


İşin dramasını arttıracak ya, kahvesinden ağır ağır bir yudum aldı. Sonra kutuyu bana doğru çevirdi, kapağı hızla kaldırdı. 


O eski, o tanıdık uğultu birden tüm meydanı doldurdu, kestane ağaçlarının üstüne yükseldi, uzaklaştı. Niyeyse gözlerimi kapadım. Birazcık da korkuyla rüzgârı dinledim. Neden korktuğumu bilemiyordum ama iyi bir histi bu. Çocukların heyecanlı korkusu.


Gözlerimi açtım. Gördüm. Renk... Renk, sesten sonra geldi ama hiçbir yere gitmedi. 


Bir hazine sandığı ancak bunca hazineyle dolardı. O rüzgârın içinden çıkıp gelmiş, bildiğim tüm eski çocuklarla beraber sandığa baktık da baktık.


Gözlerimiz kamaştı.  



*

PS: Resim, Jules René Hervé (1960).

ufak tefek tansiyonlar

Gündelik karşılaşmalara sızan ufak tefek huzursuzluklardan bahsetmiştim. Pandemiyle beraber yayılan hoşnutsuzluk dalgasından… 

Gelip geçicidir diye umalım. 


Geçmeyecek olan, benim bazı konulardaki inadım, belki de sersemliğim. Günlerin köpüğünün yani sürprizlere açık karşılaşmaların dışına çıkıp hayatın az çok sabit insanlarıyla, sürprizsiz yaşananlardan söz açacağım.


Hayatta tuhaf, hiçbir şeye benzemez bir kategori var. Az tanıdığınız insanlar kategorisi… Amorf, tanıma pek sığmayan, ancak kendi içeriğiyle izah edeceğiniz bir kategori bu. Bir defalığına karşılaştığınız birilerini değil de, pek tanımadığınız komşunuzu, çocuğunuzun okulundaki bir veliyi, işinizde asansörde kahve makinesinde sigara molasında selamlaştığınız yan departmandan meslektaşı, arada bir gittiğiniz bir kafedeki az çok bildiğiniz garsonu ya da göz aşinalığıyla tanıdığınız müdavimi, daha böyle beş benzemez birçok insanı içeriyor… 


Hepimizin hayatında var bu kategoriden insanlar. Onlarla havadan sudan konuşursunuz. Nazikçe, kırıp dökmeden… Futboldan hatta siyasetten bahsettiğiniz de olur. Ama karşınızdakinin eğilimini, kimliğini, kültürel kodlarını bilip ona göre konuştuğunuz için bir tartışma yaşamazsınız. Zaten gerek de yoktur tartışmaya. 


Mesele aslında şudur: Konuştuğunuz bu insanları tanırsınız. Üç aşağı beş yukarı da olsa tanırsınız. Kültürel kodlar bunun için var. Nasıl bıyık bırakmış, başını nasıl bağlamış, ne giyiyor, ne okuyor, birinden bahsederken hangi sözcüğü ve ses tonunu kullanıyor. Bunları bilmek pot kırmayı önler; “amaan şimdi ne gerek var”ı getirir, neticede kavgayı gürültüyü, olası tatsızlıkları, tuhaf suskunlukları önler. 


Yıllar geçti ama ben burada, Hollanda’da bu kodların çoğunu bilmiyorum. Hep Türkiye’yle daha ilgili olduğumdan çok iyi öğreneceğe de benzemiyorum. Bir de Amsterdam’da birçok sohbeti İngilizce döndürebildiğim için kodların çoğu ‘lost in translation’ kurbanı… 


Bir kodu iyi öğrendim ama: Doğrudanlık. Ne var ne yoksa doğrudan sormak ve söylemek. Lafı dolandırmadan… Tipik bir Hollandalı özelliği. Çok sevdiğimi söyleyemem, ne de olsa lafı bin dereden getirmeye alışkın bir memleketten geliyorum ama ne yalan söylemeli artık ‘doğrudanlığı’ sık kullanıyorum. 


Bu kadar lafı şunun için sarf ettim. Az önce anlattığım ‘az tanıdığımız insanlar’ kategorisinden kişilerle konuşurken laf dönüyor dolaşıyor Türkiye’ye geliyor. Erdoğan, siyaset, şu bu… Bin tane klişe görüş üstüme boca ediliyor. Erdoğan siyasetinin, AKP iktidarının bin türlü hatasının ülkeye bir görünmez ya da az görünüp şimdilik ele alınmayan zararı bu. Bizi pek tanımayan insanlar, mesela bizim çoğunluk İran’ı gördüğümüz gibi, memleketimizi birkaç boyuttan ibaret görüyor. Baskı, hapis, özgürlük gaspı… Ezberci konuşmakla birlikte, temelde hatalı düşünmüyorlar. Ne yazık ki öyle. Baskın öğeler bunlar. 


Ama tepemin tasını attıran bir konu var. Bu kişiler, kendilerine hiç bakmıyor. Ülkede ırkçılık, faşizm, ayrımcılık dümdüz yükseliyor. Eskiden sadece Geert Wilders vardı; şimdi bir başka lider Thierry Baudet de var, Baudet’nin partisinden ayrılıp yeni hayat yaşayanlar var, merkez sağın ırkçılığa meyilli ama az ses çıkaran kanadı var. Saymakla bitmiyor. Bu sene Hollanda’nın gündemi seçimdi. Tartışmalar sırasında, gazetelerde, TV’lerde o kadar çok ayrımcı söyleme rastladım ki… Özellikle de Türkiye üzerinden. Üstelik Wilders gibileri bunları ‘siyasi özgürlük’, ‘düşünce özgürlüğü’ vs sosuyla sunuyor. İç bulandırıcı bir hal. AKP rejiminin bir ettiği de işte bu: Irkçıdan özgürlük dersi dinletiyor bize. 


Gelelim o az tanınan insanlar kategorisine… Seçim gündeminde, aramızdaki konuşmalarda siyasete çok girildi. Hollanda siyasetine… Ben de hiç sakınmadım kendimi. Wilders, Baudet, diğerleri… Karşımdaki ne düşünüyor, neyi savunuyor bilmeden, söz açılınca bu siyasetçilerin ne aptallıklarını bıraktım, ne çağdışılıklarını. Ne düşünüyorsam doğrudan söyledim. Halen de böyle konuşuyorum. Karşılıklı konuştuğum insanların siyasi aidiyetlerini, kültürel kodlarını falan bilmiyorum. Bazen destek cümleleri geliyor, az da olsa suskunluk oluyor. Neticede ülkede yüzde otuzlara ulaşan bir ‘düz ırkçı’ desteği var. Her üç kişiden biri… Bazılarının arada bir yutkunmasına, belki ya sabır çekmelerine sebep oluyorumdur sanırım. En başta dedim ya, belki bu benimkisi sersemce bir tavır. Ne gerek var yani. Ama bir ülkede yüzde otuz ırkçı parti desteği olup da karşılıklı sohbetlerde sadece çokbilmiş Türkiye görüşlerini dinlemek de adaletsiz. Herkes kendi meselesiyle bir yüzleşsin. 


Uzattım galiba. Ama mevzu bu.


Resim, buraların büyük ismi Piet Mondriaan'ın, 1921.

kaşlar çatılınca, dudaklar büzülünce


Yaz geldi, aşılanma arttı, kafeler açıldı, ayaküstü sohbetler çoğaldı. Bu kısa sohbetler benim hayatta hep aradığım, özlediğim anlardır. Bir dükkânda, kafede, parkta, tanımadık birisiyle herhangi bir şekilde bir araya gelindiğinde açılan kısa ömürlü, kelebek ruhlu sohbetler… Uzun zamandır yapamadım tabii, şimdi yavaş yavaş yeniden havaya giriyorum.


Girdikçe de eski bir zorlukla yüzleşiyorum. Hollanda’ya, en çok da Amsterdam’a özgü bir zorluk bu. 


Burası kafa açısından serbest, etnik açıdan epey karışık bir şehir. Rastlayıp konuştuğum insanlar da genellikle hem dışadönük hem de makul kişiler. Bir standart var. Laf güzel çevriliyor. İki dakikada da siyasete geliyor. Türkiye, Hollanda, şu bu deyip yollarımıza yürüyüp gidiyoruz. 


Ama bazen… 


Bazen yürüyüp giderken aklıma takılıyor. Üstelik artık daha çok takılıyor. Bir dakika, o konuştuğum kişinin sözlerinde biraz fazla mı milliyetçilik vardı? Fazla derken aşırı yani, aşırı derken… Düpedüz ırkçı olmasın bu yahu? 


Ben Wilders falan hakkında atıp tutarken boş gözlerle mi bakmaya başladı? Dudakları mı büzüldü yoksa biraz? Lafı kısa mı kesti? Bir dakika, siyahlar derken kaş mı çattı? Araplar, Türkler derken falan… Türk olduğumu öğrenince o ilk neşesini kaybetti mi yoksa?


İki dakikada anlamak zor. İnsanların başkalarına karşı önyargılı (hadi hemen de ırkçı demeyeyim) olup olmadığına dair önyargıyla hareket etmek de her zaman makul değil. Ama makul insanlar da azalıyor mu acaba? 


Evet, havada bir şeyler var… Pandemiyle beraber daha da çok var sanırım. Bir tortu… Yeni öğrendiğimiz o meşum kelimeyle söylersek, bir müsilaj var… Marmara Denizi’ni saran o deniz salyası gibi yüzeye çıkmadı daha. Aşağılarda bekliyor. Uygun iklim bulursa kendini gösterecek. 


Yine de yaz geldi, kafeler açık, karşılaşmalar arttı. İyi bir şey bu. Belki havayı da dağıtır. 


PS: Bu konuya sonra devam edeceğim sanırım. Aklımı kurcalayan bir iki not daha var. Evvela şu: Acaba hava her yerde mi değişiyor?


Resim: Georges Seurat 

dağlarda çanlar çalıyor


‘Bells of Old Tokyo - Travels in Japanese Time’ isimli bir kitap okuyorum. Kitabın yazarı Anna Sherman harika bir fikir bulmuş; Tokyo’yu, yitip giden ya da pes etmeyip kalan, hâkim veya cılız ama illa hayatlara değen seslerin izini sürerek, onları takip ederek dolaşıyor. 


Kitabın açılışında anlattığı ses… Var olduğunu hiç bilmediğim, artık öğrenmiş olsam da halen bir tür rüya, bir masal gibi gelen bir ses… Akşam üzeri saat tam beşte, sadece Tokyo’da değil, Japonya’nın dört bir tarafındaki şehirlerde, hoparlörlerden çıkıp, yaya geçitlerinin, trafik ışıklarının, hatta uzaktaki tarlaların üzerinden geçerek, evlerin, okulların, iş yerlerinin arasına dalga dalga yayılan ve nihayet şehrin tüm sakinleriyle birlikte okuldan çıkmış çocukların da kulağına ulaşan o ses… 


Bir çocuk şarkısı. Yuyake Koyake. 


Birkaç kaynaktan baktım; hepsi İngilizce’ye farklı farklı çevirmiş. İngilizce ara durağından da geçerek, tüm yorumları üç aşağı beş yukarı içine alan bir fazla serbest çeviri de benden…


Akşam oldu, gün batıyor

Dağlarda çanlar çalıyor

El ele tutuşup eve gitmenin vakti, 

Bak kargalar yol gösteriyor


Bütün çocuklar dönünce eve 

Kocaman, pırıl pırıl bir ay tırmanır göğe

Altından yıldızlar bize göz kırparken 

Kuşlar rüya görmeye başlamış bile


Eski bir Japon halk şarkısı bu. Her akşam çalıyorlarmış. Şarkının melodisi de sözleri de çok güzel. Dedim ya, masalsı. Eve dönmek gibi değil de kocaman, hatta karanlık bir ormana girmek gibi… 


İyi de bu çağda çocuklara eve gitmelerini söylemeye gerek var mı? Tokyo’da hangi çocuk, çantasını sürükleye sürükleye o muazzam kalabalıkların içinden geçer de evine gider? Mahalle aralarından, bahçelerden, kırlardan geçtiğimiz bir çağda değiliz ki. Şarkı evet o çağlardan ama biz orada değiliz. (Gerçi bu şarkıyla başlayan ve Tokyo gecesinin metrolarında, neon ışıklı caddelerinde, kavşaklarında geçen bir film de harika olurdu.)


Melodi belli ki büyükler için. İnsan zamanın akışını görmek istiyor. İnsan günün nihayete erdiğini hissetmek istiyor. Zaman geçerken, insan da akıp giden zamanın içinden geçmek istiyor. Biz akşam ezanlarıyla büyüdüğümüz için bunu belki fark etmiyoruzdur. 


Bir mesele daha var. 


Zamanı düzenlemek, gündüzü geceden ayırmak, geceyi mühürlemek yönetici kesimde bir saplantıdır. Zordur geceye hükmetmek. Sistem, herkesi evli evinde ister. (Ne güzel anlatır bunu Gündüz Vassaf ‘Cehenneme Övgü’de). 


Yani aydede gökyüzüne tırmanınca, bir başka düzen başlıyor. Gecenin düzeni. Sadece sistem değil, masallar da çocukları geceleri evinde ister. 


Ama bazı çocuklar yine de pencereleri açık uyur.


PS: Sonuna kadar izlerseniz, bu güzel videoda fazladan bir pandemi yorumu olduğunu da göreceksiniz. 


Alttaki videoda ise Japonya taşrası...Yuyake Koyake hak ettiği karşılığı buluyor. Çok çok güzel. 


yağmurdan sonra


Zihin bazen bir köşeye kıvrılıp uyumak ister. Hiçbir şeye değmeden. İçinde hiçbir meraklı şeyin olmadığı, belki sadece buğday başaklarının rüzgârda dalgalandığı rüyalar görmek ister. Ne metafor ne ilham, hiçbir şey… Su, rüzgâr, uğultu. 


O eski, güzelim Baraka filminde, dünyanın ilk zamanlarında nasıl binlerce yıl kesintisiz yağmur yağdığı anlatılıyordu. Düşlemek zor ya, biraz öyle işte. Zihnimiz bazen sadece o ilk yağmurların sesini duymak ister. 


Yağmurdan sonra bulutlardan sızan ilk güneşle uyanmak ister. 


Resim Van Gogh'dan bir Millet yorumu.

aşık veysel uzayda


Uzay filmleri seyrediyorum; seyrettikçe içimde bir seyahat hissi büyüyor. Bu korona günlerinde insanlığın en uzak yolculuğu en çekici olanıdır belki. 

Seyrettiklerim tabii ki Amerikan filmleri. Biz zaten uzayda yokuz. Çin uzaya yeni bir istasyon yerleştirmişken, Elon Musk denen zat astronotları kendi hesabına eski istasyona taşırken, Avrupa’sı Hindistan’ı, Rusya’sı çılgın bir yarış üzre beraberce koşarken… Ne seyredecektim? Neticede mühür kimdeyse Süleyman odur. 

Ben yerli ve milli bir uzay peşinde değilim, yanlış anlamayın. Ama bu filmleri seyrederken bir şeye çok hayıflanıyorum. Bizim bir uzay filmimiz olsaydı… Mekiğimiz o sonsuz ve sessiz karanlıkta salınırken, astronotumuz efkarlı efkarlı pencereden dışarı bakarken (yok ya öyle bir pencere, olsa keşke, Miyazaki’nin ‘Gökteki Kale’sinde vardı diyip avunalım), bizi ne göğe ne yere ama birdenbire her yere ışınlayan bir kırık nağme patlasaydı…

İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece… Deseydi Aşık Veysel. Şöyle bir içimizi çekseydik astronotumuzla beraber. 

Tamam, yol ne uzun ne de ince ama oralarda ne fark eder?

Peki ya Kubrick’in ‘2001: A Space Odyssey’inde maymuninsanın fırlattığı kemik havada döne döne bir uzay mekiğine dönüştüğünde: “Dünyaya geldiğim anda yürüdüm aynı zamanda…” Cuk oturmuyor mu?

Hele uzayı da zamanı da büken Interstellar’ın herhangi bir anında: “Düşünülürse derince, uzak görükür görünce, yol bir dakka miktarınca gidiyorum gündüz gece…”

Hepsi de mis gibi… Bir uzay filmi soundtrack’inde Aşık Veysel... Uzaya bunun için de gidilir. 

parkta bir korsan


Dev vincin kolu iniyor kalkıyor, iniyor kalkıyor. Oturmuş, hipnotize olmuş gibi onu seyrediyorum. Küçük park bu saatte sessiz; biraz ötede, güneşin azıcık değdiği bir banktaki genç bir anne, çocuğunu arabasında uyutmuş, elinde bir karton bardak (kahve içiyor olmalı) on beş dakikalık bir huzur aralığı yakalamış, kitabını okuyor. Arada bir arkamdan, parkı bir uçtan bir uca yürüyüp yürüyüp dönen iki adamın hararetli sohbetini işitiyorum. İş konuşuyorlar. Kanalın öbür tarafındaki inşaatla ve dev vinçle benden başka ilgilenen yok. Ulusumu başarıyla temsil ediyorum. Parkta bile milli mesaideyim.
 

İnşaatlar bizi neden büyülüyor, hiç bilmiyorum. Hep inşa halinde bir toplum olduğumuz için mi? Kendimizi hep eksik mi hissediyoruz? Hiç tamamlanmıyor muyuz? 


Düşüncelerimin akışını sağımdaki banka oturan adam bozuyor. Yan yan bana baktığını hissediyorum. Ben de dönüp ona bakıyorum. Hayır, o da inşaatı seyrediyor. Yoksa o da? Mümkün değil; artık beyaza kesmiş bir zamanlar sarı saçları, uzun suratı, daha da uzun kolları ve bacaklarıyla fazla buralı bir adam. Yüzünde kara bir maske var. Parkta oturuyoruz işte, hepi topu beş kişiyiz. Niye takmış ki? Bir yandan -nedense- maskenin ona yakıştığını düşünüyorum. Profilini belirginleştirmiş. 


Birden bana dönüyor adam. Gafil avlıyor beni, bakışımı kaçıramıyorum. Gözlerindeki memnuniyetsiz bakışla, maskenin üzerindeki korsan bayrağı kuru kafasını aynı anda görüyorum. 


“Neden maske takmıyorsun?” diye soruyor. Sesinde de aynı memnuniyetsiz ifade. Beklediğimden daha yaşlı bir adam, altmışını geçmiş olmalı. Ama olduğundan da yaşlı, çok eski zamanlarda yaşamış insanlara benziyor. Kuru kafalı maskeyi, hayalimde bir bandana yapıp kafasına yerleştiriyorum. Eski bir korsan mı acaba?  


Adama bir cevap veresim gelmiyor. Ellerimi iki yana açıyorum, gözlerimle bir parkta oturduğumuzu söylemeye çalışıyorum. Ne kadar söylenebilirse artık… 


Omuz silkiyor. İkimiz de önümüze bakıyoruz. Vincin kolu çok çok ağır, dikkatle aşağı iniyor. Biz de onu aynı dikkatle izliyoruz.


Vinci izlerken adamın üslupsuzluğuna canımın sıkılmadığını fark ediyorum. Genelde tersi olur. Bu adam niye canımı sıkmadı? Eski zamanlardan, eski denizlerden gelen bir korsan olduğu için mi? 


Bu defa ben dönüyorum adama. “Siz niye maske takıyorsunuz” diye soruyorum. “Açık havadayız.” Aramızda böyle teklifsiz bir ilişki var.

Cevap vermiyor. Duymamış gibi vinci izlemeye devam ediyor. Bir ufacık ayrıntıyı kaçırması hayati bir hataya mal olacakmış gibi… Eğri büğrü bildiğim dilde, yanlış bir kelime mi kullandım acaba? Amaaan, önemsemiyorum, cevap gelmeyince adamla ilgimi kesiyorum. 


Öteden bir bebek ağlaması yükseliyor. Genç annenin huzurlu on beş dakikası bitti. Kahvesinden sağlam bir yudum alıyor. Eh, bu da bir tür hazırlık. Arkama dönüp bakıyorum, iş konuşan adamlar gitmiş. Onların yerinde karşılıklı ötüşen kuşlar… Bir ihtimal, kuşa dönmüştür adamlar. Hayatta hayallere de yer lazım. 


Birden yanımdaki adamın sesiyle irkiliyorum.


“Ben artık maskeyi çıkaramıyorum.” 


Cevap, yüzlerce yıl öncesinden gelmiş gibi ağır, ağdalı. 


Sonra bir daha, usul usul, kendisiyle konuşur gibi tekrarlıyor: “Çıkaramıyorum bu maskeyi artık.”


Adama bakmaya cesaret edemiyorum. Bakarsam aramızdaki bir anlaşmayı bozacakmışım gibi geliyor. Dönüp inşaata bakıyorum. 


Vincin kolu yavaş yavaş yukarı çıkıyor. Elimle cebimdeki maskeyi yokluyorum.


Biz niye hep böyle eksiğiz sahi?



Resim Edward Hopper'ın (1960)

gazetecilikte ilerlemenin beş adımı

10 yıl önceki notlarımı karıştırırken buldum. Beş madde diye not almışım ama dört madde yazmışım. Yanlışlık mı yaptım acaba yoksa beşinciyi ...