ufak tefek tansiyonlar

Gündelik karşılaşmalara sızan ufak tefek huzursuzluklardan bahsetmiştim. Pandemiyle beraber yayılan hoşnutsuzluk dalgasından… 

Gelip geçicidir diye umalım. 


Geçmeyecek olan, benim bazı konulardaki inadım, belki de sersemliğim. Günlerin köpüğünün yani sürprizlere açık karşılaşmaların dışına çıkıp hayatın az çok sabit insanlarıyla, sürprizsiz yaşananlardan söz açacağım.


Hayatta tuhaf, hiçbir şeye benzemez bir kategori var. Az tanıdığınız insanlar kategorisi… Amorf, tanıma pek sığmayan, ancak kendi içeriğiyle izah edeceğiniz bir kategori bu. Bir defalığına karşılaştığınız birilerini değil de, pek tanımadığınız komşunuzu, çocuğunuzun okulundaki bir veliyi, işinizde asansörde kahve makinesinde sigara molasında selamlaştığınız yan departmandan meslektaşı, arada bir gittiğiniz bir kafedeki az çok bildiğiniz garsonu ya da göz aşinalığıyla tanıdığınız müdavimi, daha böyle beş benzemez birçok insanı içeriyor… 


Hepimizin hayatında var bu kategoriden insanlar. Onlarla havadan sudan konuşursunuz. Nazikçe, kırıp dökmeden… Futboldan hatta siyasetten bahsettiğiniz de olur. Ama karşınızdakinin eğilimini, kimliğini, kültürel kodlarını bilip ona göre konuştuğunuz için bir tartışma yaşamazsınız. Zaten gerek de yoktur tartışmaya. 


Mesele aslında şudur: Konuştuğunuz bu insanları tanırsınız. Üç aşağı beş yukarı da olsa tanırsınız. Kültürel kodlar bunun için var. Nasıl bıyık bırakmış, başını nasıl bağlamış, ne giyiyor, ne okuyor, birinden bahsederken hangi sözcüğü ve ses tonunu kullanıyor. Bunları bilmek pot kırmayı önler; “amaan şimdi ne gerek var”ı getirir, neticede kavgayı gürültüyü, olası tatsızlıkları, tuhaf suskunlukları önler. 


Yıllar geçti ama ben burada, Hollanda’da bu kodların çoğunu bilmiyorum. Hep Türkiye’yle daha ilgili olduğumdan çok iyi öğreneceğe de benzemiyorum. Bir de Amsterdam’da birçok sohbeti İngilizce döndürebildiğim için kodların çoğu ‘lost in translation’ kurbanı… 


Bir kodu iyi öğrendim ama: Doğrudanlık. Ne var ne yoksa doğrudan sormak ve söylemek. Lafı dolandırmadan… Tipik bir Hollandalı özelliği. Çok sevdiğimi söyleyemem, ne de olsa lafı bin dereden getirmeye alışkın bir memleketten geliyorum ama ne yalan söylemeli artık ‘doğrudanlığı’ sık kullanıyorum. 


Bu kadar lafı şunun için sarf ettim. Az önce anlattığım ‘az tanıdığımız insanlar’ kategorisinden kişilerle konuşurken laf dönüyor dolaşıyor Türkiye’ye geliyor. Erdoğan, siyaset, şu bu… Bin tane klişe görüş üstüme boca ediliyor. Erdoğan siyasetinin, AKP iktidarının bin türlü hatasının ülkeye bir görünmez ya da az görünüp şimdilik ele alınmayan zararı bu. Bizi pek tanımayan insanlar, mesela bizim çoğunluk İran’ı gördüğümüz gibi, memleketimizi birkaç boyuttan ibaret görüyor. Baskı, hapis, özgürlük gaspı… Ezberci konuşmakla birlikte, temelde hatalı düşünmüyorlar. Ne yazık ki öyle. Baskın öğeler bunlar. 


Ama tepemin tasını attıran bir konu var. Bu kişiler, kendilerine hiç bakmıyor. Ülkede ırkçılık, faşizm, ayrımcılık dümdüz yükseliyor. Eskiden sadece Geert Wilders vardı; şimdi bir başka lider Thierry Baudet de var, Baudet’nin partisinden ayrılıp yeni hayat yaşayanlar var, merkez sağın ırkçılığa meyilli ama az ses çıkaran kanadı var. Saymakla bitmiyor. Bu sene Hollanda’nın gündemi seçimdi. Tartışmalar sırasında, gazetelerde, TV’lerde o kadar çok ayrımcı söyleme rastladım ki… Özellikle de Türkiye üzerinden. Üstelik Wilders gibileri bunları ‘siyasi özgürlük’, ‘düşünce özgürlüğü’ vs sosuyla sunuyor. İç bulandırıcı bir hal. AKP rejiminin bir ettiği de işte bu: Irkçıdan özgürlük dersi dinletiyor bize. 


Gelelim o az tanınan insanlar kategorisine… Seçim gündeminde, aramızdaki konuşmalarda siyasete çok girildi. Hollanda siyasetine… Ben de hiç sakınmadım kendimi. Wilders, Baudet, diğerleri… Karşımdaki ne düşünüyor, neyi savunuyor bilmeden, söz açılınca bu siyasetçilerin ne aptallıklarını bıraktım, ne çağdışılıklarını. Ne düşünüyorsam doğrudan söyledim. Halen de böyle konuşuyorum. Karşılıklı konuştuğum insanların siyasi aidiyetlerini, kültürel kodlarını falan bilmiyorum. Bazen destek cümleleri geliyor, az da olsa suskunluk oluyor. Neticede ülkede yüzde otuzlara ulaşan bir ‘düz ırkçı’ desteği var. Her üç kişiden biri… Bazılarının arada bir yutkunmasına, belki ya sabır çekmelerine sebep oluyorumdur sanırım. En başta dedim ya, belki bu benimkisi sersemce bir tavır. Ne gerek var yani. Ama bir ülkede yüzde otuz ırkçı parti desteği olup da karşılıklı sohbetlerde sadece çokbilmiş Türkiye görüşlerini dinlemek de adaletsiz. Herkes kendi meselesiyle bir yüzleşsin. 


Uzattım galiba. Ama mevzu bu.


Resim, buraların büyük ismi Piet Mondriaan'ın, 1921.

kaşlar çatılınca, dudaklar büzülünce


Yaz geldi, aşılanma arttı, kafeler açıldı, ayaküstü sohbetler çoğaldı. Bu kısa sohbetler benim hayatta hep aradığım, özlediğim anlardır. Bir dükkânda, kafede, parkta, tanımadık birisiyle herhangi bir şekilde bir araya gelindiğinde açılan kısa ömürlü, kelebek ruhlu sohbetler… Uzun zamandır yapamadım tabii, şimdi yavaş yavaş yeniden havaya giriyorum.


Girdikçe de eski bir zorlukla yüzleşiyorum. Hollanda’ya, en çok da Amsterdam’a özgü bir zorluk bu. 


Burası kafa açısından serbest, etnik açıdan epey karışık bir şehir. Rastlayıp konuştuğum insanlar da genellikle hem dışadönük hem de makul kişiler. Bir standart var. Laf güzel çevriliyor. İki dakikada da siyasete geliyor. Türkiye, Hollanda, şu bu deyip yollarımıza yürüyüp gidiyoruz. 


Ama bazen… 


Bazen yürüyüp giderken aklıma takılıyor. Üstelik artık daha çok takılıyor. Bir dakika, o konuştuğum kişinin sözlerinde biraz fazla mı milliyetçilik vardı? Fazla derken aşırı yani, aşırı derken… Düpedüz ırkçı olmasın bu yahu? 


Ben Wilders falan hakkında atıp tutarken boş gözlerle mi bakmaya başladı? Dudakları mı büzüldü yoksa biraz? Lafı kısa mı kesti? Bir dakika, siyahlar derken kaş mı çattı? Araplar, Türkler derken falan… Türk olduğumu öğrenince o ilk neşesini kaybetti mi yoksa?


İki dakikada anlamak zor. İnsanların başkalarına karşı önyargılı (hadi hemen de ırkçı demeyeyim) olup olmadığına dair önyargıyla hareket etmek de her zaman makul değil. Ama makul insanlar da azalıyor mu acaba? 


Evet, havada bir şeyler var… Pandemiyle beraber daha da çok var sanırım. Bir tortu… Yeni öğrendiğimiz o meşum kelimeyle söylersek, bir müsilaj var… Marmara Denizi’ni saran o deniz salyası gibi yüzeye çıkmadı daha. Aşağılarda bekliyor. Uygun iklim bulursa kendini gösterecek. 


Yine de yaz geldi, kafeler açık, karşılaşmalar arttı. İyi bir şey bu. Belki havayı da dağıtır. 


PS: Bu konuya sonra devam edeceğim sanırım. Aklımı kurcalayan bir iki not daha var. Evvela şu: Acaba hava her yerde mi değişiyor?


Resim: Georges Seurat 

dağlarda çanlar çalıyor


‘Bells of Old Tokyo - Travels in Japanese Time’ isimli bir kitap okuyorum. Kitabın yazarı Anna Sherman harika bir fikir bulmuş; Tokyo’yu, yitip giden ya da pes etmeyip kalan, hâkim veya cılız ama illa hayatlara değen seslerin izini sürerek, onları takip ederek dolaşıyor. 


Kitabın açılışında anlattığı ses… Var olduğunu hiç bilmediğim, artık öğrenmiş olsam da halen bir tür rüya, bir masal gibi gelen bir ses… Akşam üzeri saat tam beşte, sadece Tokyo’da değil, Japonya’nın dört bir tarafındaki şehirlerde, hoparlörlerden çıkıp, yaya geçitlerinin, trafik ışıklarının, hatta uzaktaki tarlaların üzerinden geçerek, evlerin, okulların, iş yerlerinin arasına dalga dalga yayılan ve nihayet şehrin tüm sakinleriyle birlikte okuldan çıkmış çocukların da kulağına ulaşan o ses… 


Bir çocuk şarkısı. Yuyake Koyake. 


Birkaç kaynaktan baktım; hepsi İngilizce’ye farklı farklı çevirmiş. İngilizce ara durağından da geçerek, tüm yorumları üç aşağı beş yukarı içine alan bir fazla serbest çeviri de benden…


Akşam oldu, gün batıyor

Dağlarda çanlar çalıyor

El ele tutuşup eve gitmenin vakti, 

Bak kargalar yol gösteriyor


Bütün çocuklar dönünce eve 

Kocaman, pırıl pırıl bir ay tırmanır göğe

Altından yıldızlar bize göz kırparken 

Kuşlar rüya görmeye başlamış bile


Eski bir Japon halk şarkısı bu. Her akşam çalıyorlarmış. Şarkının melodisi de sözleri de çok güzel. Dedim ya, masalsı. Eve dönmek gibi değil de kocaman, hatta karanlık bir ormana girmek gibi… 


İyi de bu çağda çocuklara eve gitmelerini söylemeye gerek var mı? Tokyo’da hangi çocuk, çantasını sürükleye sürükleye o muazzam kalabalıkların içinden geçer de evine gider? Mahalle aralarından, bahçelerden, kırlardan geçtiğimiz bir çağda değiliz ki. Şarkı evet o çağlardan ama biz orada değiliz. (Gerçi bu şarkıyla başlayan ve Tokyo gecesinin metrolarında, neon ışıklı caddelerinde, kavşaklarında geçen bir film de harika olurdu.)


Melodi belli ki büyükler için. İnsan zamanın akışını görmek istiyor. İnsan günün nihayete erdiğini hissetmek istiyor. Zaman geçerken, insan da akıp giden zamanın içinden geçmek istiyor. Biz akşam ezanlarıyla büyüdüğümüz için bunu belki fark etmiyoruzdur. 


Bir mesele daha var. 


Zamanı düzenlemek, gündüzü geceden ayırmak, geceyi mühürlemek yönetici kesimde bir saplantıdır. Zordur geceye hükmetmek. Sistem, herkesi evli evinde ister. (Ne güzel anlatır bunu Gündüz Vassaf ‘Cehenneme Övgü’de). 


Yani aydede gökyüzüne tırmanınca, bir başka düzen başlıyor. Gecenin düzeni. Sadece sistem değil, masallar da çocukları geceleri evinde ister. 


Ama bazı çocuklar yine de pencereleri açık uyur.


PS: Sonuna kadar izlerseniz, bu güzel videoda fazladan bir pandemi yorumu olduğunu da göreceksiniz. 


Alttaki videoda ise Japonya taşrası...Yuyake Koyake hak ettiği karşılığı buluyor. Çok çok güzel. 


yağmurdan sonra


Zihin bazen bir köşeye kıvrılıp uyumak ister. Hiçbir şeye değmeden. İçinde hiçbir meraklı şeyin olmadığı, belki sadece buğday başaklarının rüzgârda dalgalandığı rüyalar görmek ister. Ne metafor ne ilham, hiçbir şey… Su, rüzgâr, uğultu. 


O eski, güzelim Baraka filminde, dünyanın ilk zamanlarında nasıl binlerce yıl kesintisiz yağmur yağdığı anlatılıyordu. Düşlemek zor ya, biraz öyle işte. Zihnimiz bazen sadece o ilk yağmurların sesini duymak ister. 


Yağmurdan sonra bulutlardan sızan ilk güneşle uyanmak ister. 


Resim Van Gogh'dan bir Millet yorumu.

aşık veysel uzayda


Uzay filmleri seyrediyorum; seyrettikçe içimde bir seyahat hissi büyüyor. Bu korona günlerinde insanlığın en uzak yolculuğu en çekici olanıdır belki. 

Seyrettiklerim tabii ki Amerikan filmleri. Biz zaten uzayda yokuz. Çin uzaya yeni bir istasyon yerleştirmişken, Elon Musk denen zat astronotları kendi hesabına eski istasyona taşırken, Avrupa’sı Hindistan’ı, Rusya’sı çılgın bir yarış üzre beraberce koşarken… Ne seyredecektim? Neticede mühür kimdeyse Süleyman odur. 

Ben yerli ve milli bir uzay peşinde değilim, yanlış anlamayın. Ama bu filmleri seyrederken bir şeye çok hayıflanıyorum. Bizim bir uzay filmimiz olsaydı… Mekiğimiz o sonsuz ve sessiz karanlıkta salınırken, astronotumuz efkarlı efkarlı pencereden dışarı bakarken (yok ya öyle bir pencere, olsa keşke, Miyazaki’nin ‘Gökteki Kale’sinde vardı diyip avunalım), bizi ne göğe ne yere ama birdenbire her yere ışınlayan bir kırık nağme patlasaydı…

İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece… Deseydi Aşık Veysel. Şöyle bir içimizi çekseydik astronotumuzla beraber. 

Tamam, yol ne uzun ne de ince ama oralarda ne fark eder?

Peki ya Kubrick’in ‘2001: A Space Odyssey’inde maymuninsanın fırlattığı kemik havada döne döne bir uzay mekiğine dönüştüğünde: “Dünyaya geldiğim anda yürüdüm aynı zamanda…” Cuk oturmuyor mu?

Hele uzayı da zamanı da büken Interstellar’ın herhangi bir anında: “Düşünülürse derince, uzak görükür görünce, yol bir dakka miktarınca gidiyorum gündüz gece…”

Hepsi de mis gibi… Bir uzay filmi soundtrack’inde Aşık Veysel... Uzaya bunun için de gidilir. 

parkta bir korsan


Dev vincin kolu iniyor kalkıyor, iniyor kalkıyor. Oturmuş, hipnotize olmuş gibi onu seyrediyorum. Küçük park bu saatte sessiz; biraz ötede, güneşin azıcık değdiği bir banktaki genç bir anne, çocuğunu arabasında uyutmuş, elinde bir karton bardak (kahve içiyor olmalı) on beş dakikalık bir huzur aralığı yakalamış, kitabını okuyor. Arada bir arkamdan, parkı bir uçtan bir uca yürüyüp yürüyüp dönen iki adamın hararetli sohbetini işitiyorum. İş konuşuyorlar. Kanalın öbür tarafındaki inşaatla ve dev vinçle benden başka ilgilenen yok. Ulusumu başarıyla temsil ediyorum. Parkta bile milli mesaideyim.
 

İnşaatlar bizi neden büyülüyor, hiç bilmiyorum. Hep inşa halinde bir toplum olduğumuz için mi? Kendimizi hep eksik mi hissediyoruz? Hiç tamamlanmıyor muyuz? 


Düşüncelerimin akışını sağımdaki banka oturan adam bozuyor. Yan yan bana baktığını hissediyorum. Ben de dönüp ona bakıyorum. Hayır, o da inşaatı seyrediyor. Yoksa o da? Mümkün değil; artık beyaza kesmiş bir zamanlar sarı saçları, uzun suratı, daha da uzun kolları ve bacaklarıyla fazla buralı bir adam. Yüzünde kara bir maske var. Parkta oturuyoruz işte, hepi topu beş kişiyiz. Niye takmış ki? Bir yandan -nedense- maskenin ona yakıştığını düşünüyorum. Profilini belirginleştirmiş. 


Birden bana dönüyor adam. Gafil avlıyor beni, bakışımı kaçıramıyorum. Gözlerindeki memnuniyetsiz bakışla, maskenin üzerindeki korsan bayrağı kuru kafasını aynı anda görüyorum. 


“Neden maske takmıyorsun?” diye soruyor. Sesinde de aynı memnuniyetsiz ifade. Beklediğimden daha yaşlı bir adam, altmışını geçmiş olmalı. Ama olduğundan da yaşlı, çok eski zamanlarda yaşamış insanlara benziyor. Kuru kafalı maskeyi, hayalimde bir bandana yapıp kafasına yerleştiriyorum. Eski bir korsan mı acaba?  


Adama bir cevap veresim gelmiyor. Ellerimi iki yana açıyorum, gözlerimle bir parkta oturduğumuzu söylemeye çalışıyorum. Ne kadar söylenebilirse artık… 


Omuz silkiyor. İkimiz de önümüze bakıyoruz. Vincin kolu çok çok ağır, dikkatle aşağı iniyor. Biz de onu aynı dikkatle izliyoruz.


Vinci izlerken adamın üslupsuzluğuna canımın sıkılmadığını fark ediyorum. Genelde tersi olur. Bu adam niye canımı sıkmadı? Eski zamanlardan, eski denizlerden gelen bir korsan olduğu için mi? 


Bu defa ben dönüyorum adama. “Siz niye maske takıyorsunuz” diye soruyorum. “Açık havadayız.” Aramızda böyle teklifsiz bir ilişki var.

Cevap vermiyor. Duymamış gibi vinci izlemeye devam ediyor. Bir ufacık ayrıntıyı kaçırması hayati bir hataya mal olacakmış gibi… Eğri büğrü bildiğim dilde, yanlış bir kelime mi kullandım acaba? Amaaan, önemsemiyorum, cevap gelmeyince adamla ilgimi kesiyorum. 


Öteden bir bebek ağlaması yükseliyor. Genç annenin huzurlu on beş dakikası bitti. Kahvesinden sağlam bir yudum alıyor. Eh, bu da bir tür hazırlık. Arkama dönüp bakıyorum, iş konuşan adamlar gitmiş. Onların yerinde karşılıklı ötüşen kuşlar… Bir ihtimal, kuşa dönmüştür adamlar. Hayatta hayallere de yer lazım. 


Birden yanımdaki adamın sesiyle irkiliyorum.


“Ben artık maskeyi çıkaramıyorum.” 


Cevap, yüzlerce yıl öncesinden gelmiş gibi ağır, ağdalı. 


Sonra bir daha, usul usul, kendisiyle konuşur gibi tekrarlıyor: “Çıkaramıyorum bu maskeyi artık.”


Adama bakmaya cesaret edemiyorum. Bakarsam aramızdaki bir anlaşmayı bozacakmışım gibi geliyor. Dönüp inşaata bakıyorum. 


Vincin kolu yavaş yavaş yukarı çıkıyor. Elimle cebimdeki maskeyi yokluyorum.


Biz niye hep böyle eksiğiz sahi?



Resim Edward Hopper'ın (1960)

ben sarhoşum sen divane


Ben Mohseen Namjoo (Muhsin Namcı desek olur mu acaba) ile geç tanıştım. Geçen senenin nisanıydı. Her sevdiğime yaptığım gibi aylarca dinledim; sonra zaman içinde belki tadını da kaçırmak istemediğim için, bir süreliğine rafa kaldırdım. 

 

Nisan kendini iyiden iyiye duyurunca, Mohseen Namjoo şarkıları da içimde bir yerde kıpırdadı. Yine giriştim dinlemeye. Ben onu bu şarkıyla tanımıştım; aranızda tanımayanlar varsa, sizin için de bir kapı olsun. “O senin cahilliğinmiş” diyenler de buyursun bir daha dinlesin. Şarkımız Man Mast. Sözler Mevlana’dan. 


“Ben sarhoşum sen divane

Kim götürecek bizi eve…”


PS: Bir ara Farsça’nın su gibi güzelliğinden, Farsça şarkıların neşeli olanlarının bile bu güzellikle can yaktığından bahsedelim mi? Bence edelim.

zamanın ruhu, radyonun ruhu, bizim ruhumuz

"Son altı ay ne yaptın" diye sorsalar “Didik Didik Freud’u dinledim” derim.  Her Cumartesi akşamı bir bölüm. Canlı bir yayını takip edermiş gibi. Bugünmüş gibi. Önce öyle denk gelmişti, sonra bu ritmi sevdim. “Neden olmasın” diye düşündüm.  2004 senesinde Açık Radyo’da yayımlanmış bu programı, podcast teknolojisi sayesinde kendi takvimimdeki altı aya yaydım. 

Çoğunuz biliyordur zaten; zira Psikiyatr Serol Teber ile radyocu Şenol Ayla’nın imza attığı ‘Didik Didik Freud’ artık bir kült statüsünde. Bilmeyen varsa, Teber’in ‘Bilimsel Bir Peri Masalı - Freud’un Aile ve Tarihsel Romanı’ isimli kitabından hareketle, Teber ve Ayla’nın dünya tarihinin belki en enteresan zaman diliminin, yirminci yüzyıl dönemecinin (ama bugünün ve bizlerin de) ruhuna Freud’un hayatı üzerinden baktığını ve bunu da müthiş bir başarıyla yaptığını söyleyebilirim. 

 

Aradan bunca zaman geçmiş ve ben şimdi gönlümdeki bütün ödülleri onlara veriyorum. Hem entelektüel birikimini bir kitap gibi önümüze açan Teber’e hem Türkiye’nin belki en güzel sesli programcısı Şenol Ayla’ya. 


Bu program ne öğretti bana? Ne öğretti bize? Evvela şunu tabii: İnsan hayatlarının ne kadar kırılgan olduğunu ama neden hep yanlış kırılma noktalarına baktığımızı, tesadüfi sandıklarımızın meğer nasıl da yılların tortusunun eseri olduğunu… Beylik laflar evet, bunları biliyoruz evet; elbette biliyoruz ama hissederek, sezerek biliyoruz. Teber’in önce Freud (son birkaç programda da Tevfik Fikret) üzerinden anlattıkları, bu sezgiyi dokunulur hale getiriyor. Sezginin üzerine bir bilgi katı inşa ediyor. Bu çabayı çok kıymetli buluyorum. Minnettarım.


Aylardır aklımda dönüp duruyor. Bir insanı didik didik etmenin bir çağa, bir dünyaya ve ne garip bize dair bu kadar çok şey söyleyebilmesi muazzam değil mi? Ya bir konuyu enine boyuna bilmenin güzelliği… Freud’un hayatı boyunca kaç mektup yazdığından İtalya seyahatlerinde aslında ne aradığına dair her şeyi ve daha fazlasını bilmenin… Dahası o bilgiyi süzüp anlayabilmenin ve aktarabilir hale getirmenin güzelliği. Teber kitaplarında bunu yapmış, Ayla da radyoda çok iyi yönlendirmiş.


Bir küçük not… 17 önce kaydedilmiş bir programın son anlarını dinlerken, koca bir tarihe canlı tanıklık etmiş gibi gözlerim doldu. İnternette biraz bakınınca birçok insanın Didik Didik Freud’a karşı benzer hisler içinde olduğunu da okudum. Bu bence bir radyoculuk mucizesi. Bunca yıl sonra bile dinleyicilerini kendine ortak eden bir yayını üretmiş olmak… Şenol Ayla ne kadar gurur duysa az.    


Nihayet bir de Serol Teber notu. Bu dünyaya değmezmiş, akışın dışındaymış gibi duran naifliği, çocuksuluğu mikrofondan taşıyor, kendini hep ele veriyordu. Bazı küçük anlarda yaralarının sızladığı dahi anlaşılıyordu. Dilerim o melankolik ruhu huzur bulmuştur.  

 


bugün iyi ki buradaydınız



Dün semt pazarı Albert Cuyp’ta dolaşırken, bir spor dükkânının önünde ben yaşlarda bir kadının en fazla sekizinde görünen bir oğlana boks çalıştırdığını gördüm. Çocukta eldiven vardı, kadın ellerine boks idmanlarında kullanılan o standart darbe karşılayıcılardan (elbette başka bir ismi vardır) takmıştı. 

Bir kadının bir çocuğa boks öğretmesine ilk defa rastlıyordum (gerçi nerede rastlayacağım) ama yadırgamadım. Bilakis hoşuma gitti. Kadınlar sporda erkekleri, erkek öğretmenler kadar yarışçı yetiştirmiyor. Bir iki istisna biliyorum, kaideyi bozmuyorlar, o yüzden burada anmaya gerek yok.


Kafamda çocuğun gayretli yumruklarını taşıyarak, tezgâhların yarısından çoğunun yerinde yeller estiği pazarın ucuna dek yürüdüm. O an tam da bu ifadeyi düşünüyordum. Rüzgâr çıkmıştı, boşluğu yel dolduruyordu. “Ne güzel lafmış ‘yerinde yeller esmesi’ dedim”, cuk oturmuş. 


Son tezgâhta çok ucuza avokado bulup, bir kesekâğıdı dolusu aldım. Tezgâhlar azalınca haliyle pazarın sesi de azalmıştı. Balıkçıların müşterilerinden nasiplenen gri balıkçıllar ve martılar da azalmıştı. Sanki bambaşka bir zamandan gelmiş ve niyeyse bu pazarın ortasına düşmüş gibi yanıbaşınızda birdenbire beliren ilginç tipler azalmıştı. Özlemişim onları. Kılık kıyafetlerinden hal ve tavırlarına her şeyleri farklıdır. Bazen bir filme, belki bizzat kendilerinin bir karakter olarak oynadıkları filme yetişiyormuş gibi hızlı hızlı yürürler. Bazen de artık ne film ne sinema kalmış, oyunculukta son fırsatlarını tüketmiş gibi yavaş yavaş, sallana sallana pazarın içinde dönüp dururlar. Şimdi hepten ortada yoklar. 


Bu virüsün bize ettiği bir de bu var işte. Dünyada bakacak şeyleri azalttı. İlhamı, büyüyü azalttı. Eh, bizi de azalttı demek ki. 


Dönüp geldiğimde kadınla çocuk halen çalışıyordu. Çocuk gözlerinin etrafına bir şal bağlamıştı. Kadının belki de biraz kandırmacalı komutlarına uyarak, görmeden hamle yapmaya uğraşıyordu. Hızlıydı. 


Onlara minnetle baktım; “İyi ki siz bugün buradaydınız” diye geçirdim içimden. “İzini sürecek bir an bıraktınız.”


Resim Edward Hopper'ın

kovboy kahvesi


Geçen gün evdeki French Press kahve aparatı kırıldı. “Eh, dedik yarın sipariş ederiz yenisini.” Dükkânlar kapalı. Gidip hemen yenisini edinme imkânı yok. İnternetten siparişi vereceksiniz, şanslıysanız sonraki güne gelecek. 


Ama gece de uzun. Çalışmam lazım. Kahve lazım. Başka da bir makinemiz yok. Ne olacak?


İnternetten bakındım. Hiçbir şeysiz kahve yapmanın birkaç yolunu öğrendim. Evet, bu yaşımda. 


'Kovboy' usulünde karar kıldım. Basit, suyu kaynatıp içine kahveyi atıyorsunuz. Kapağı kapatıp bekliyorsunuz. Tadı şaşırtıcı derecede güzel ve tatmin edici. İçtiğim iyi kahvelerle yarışır. Hem tencerededen kepçeyle kahve doldurmak da insana bir hava veriyor. Artık nasıl bir hava diye sormayın, tatlı bir hava işte. 


Aslıhan da kahveyi beğendi. Sonra kendisi de bir tur ‘tenceresiz’ kahve yaptı. Bizim evde nedense mevcut olan filtre kâğıtlarından birini bir huninin üzerine oturttu; içine de kahve… Üzerine su. Tadı, tencereden de iyi. 


Eh, bu kadar zaten. Fazladan alet işimizi zorlaştırıyor olabilir mi?

French Press kırılalı iki hafta oldu demiş miydim?

hooop


Anlatabileceğimden emin değilim ama deneyeceğim.


Birine uzaktan seslenmenin rahatlığı az şeyde vardır. Sen onu tanırsın, o seni tanır. Sesini ulaştırmak istersin. Onun kulağına varabilsin diye yükselir sesin, yükselir, yükselir… Bağırmak her zaman cürettir. Toplum içinde bağırmak hele. Başkaları da duyabilecekken. Uzaktakinin bir tanıdık olması yolu açar, arkadan iter. Bir ismi bağırırsın. Sesin, ismin sahibine çarpar; onda kalmaz, geri döner. Senin isminle beraber döner. İki kişi olmanın ferahlığı gelir içine yerleşir. 


Ama bir de hooop vardır. 


Hooop…


Ben küçük bir çocukken, sokak aralarında dolanırken, babamla büyüklerin yanına girip çıkarken duyardım hep. Biri uzaktan bir başkasına seslenirdi. Cevap bir saniye geçmeden, kimin seslendiği üstüne de düşünmeden ama zaten bunu bilerek gelirdi: Hooooop. 


İsme dahi gerek duymayan bir ferahlık. Evde su içmek için salondan mutfağa geçer gibi, toplum içinde işte öyle, aldırış etmeden soyunup dökünür gibi. Ben seni bildim, sen beni bildin.


Askerdeyken benimle aynı şehirden bir arkadaşım uzaktan bana seslenince “hooop” diye dönmüştüm. Biliyormuş bu duyguyu. Doğup büyüdüğümüz yerle alakalıdır belki, emin değilim. Gözü doldu çocuğun. Bunun sadece bir ses değil, bir duygu olduğunu ben o gün tam olarak anlamıştım.


Biz ikimiz askerde birbirimize hep öyle seslendik. Halen de öyle sesleniriz. Telefon mesajlarında bile.


Leyla ile Mecnun dizisi ben askerden döndükten birkaç yıl sonra oynadı. Mecnun ile İsmail Abi’yi birbirine “hooop” diye seslendiren senarist de belli ki bu duyguya aşinaydı. Öyle olmalı ki iki insanın dolaysız dostluğunu tek bir ünlemle anlatabilmişti. Şu deniz kenarındaki klasik sahne, Leyla ile Mecnun’un çok tekrarlanan hooop sahnesidir. Bu fotoğraf zihnimde kendini tekrarlayıp durur. 


Ben de bu fotoğraftaki gibi bir yerde büyüdüm zaten. Zihnimdeki ‘hoop’lar benzer bir fotoğraftan geliyor.


Şimdi o fotoğrafın bunca uzağındayken o teklifsiz, dolaysız ‘hooop’u sık anıyorum. Özlüyorum. Bir defa bir anadil eylemi hooop. Başka yerde olmuyor. 


Ama tek sebep bu değil. Hooop diye seslendiklerimiz, seslenebileceklerimiz de yavaş yavaş fotoğraftan siliniyor. Ben de siliniyorum belki başkalarının zihnindeki fotoğraflardan. Rahatlığa, dolaysızlığa, birbirimizi bilmenin, şu kalabalıkta birbirini bilen iki kişi olmanın, birden fazla olmanın ferahlığına bunca ihtiyaç duyarken hem de.


Geriye sadece deniz kalıyor belki. 


Sonra fotoğrafa başka ikililer giriyor belki. Hem belki onlar da birbirlerine bizim gibi sesleniyorlar.


Hoooooop!

 






cevizin iyisi

 

Bu ara cevize dadandım. Sürekli alışveriş yaptığım Türk market, epey lezzetli bir mahsul bulmuş, küçük yemişçi kürekleriyle şeffaf naylon torbalara doldurup satıyor. Pahalı da. Ama ne yalan söylemeli, fiyatını hak ediyor 

Hiç sormamıştım, bugün yeniden alırken aklıma düştü, marketi işleten ve artık ahbap olduğumuz Süleyman’a “nerenin cevizi” bu diye soracak oldum. Maraş, Malatya, Sivas gibi bir cevap gelecek diye bekledim.


Hiçbiri değilmiş. 


“Abi, tabii ki Şili’nin cevizi” dedi Süleyman, tezgâhın arkasından. “Cevizin iyisi Şili’den gelir.”


Bu kadarını da bilmediğime inanamıyormuş gibi hayretle baktı.


Bir paketin içinde değil, üzerinde herhangi bir işaret yok; açık ceviz işte. İnsan öylesini memleketten gelmiş sayıyor. Şili’denmiş meğer. Bir ufak karıncalandı içim. Yahu, Şili’den de ceviz mi gelir? Geldi diyelim, bir de pazarı ele mi geçirir? “Cevizin iyisi Şili’dendir” diye bir cümle eşyanın tabiatına aykırı. Cevizin iyisi Maraş’tandır, ne bileyim Frankfurt’tan, Strasbourg’dandır belki. Bir otobüs, bir kamyon yolculuğu mesafesindendir. Böyle şeylere sarınca, hayatın akışını bozmuşuz gibi geliyor. Şarap alırken örneğin, Şili’yi, Güney Afrika’yı, Avustralya’yı es geçerim. O kadar uzaktan gelen şişeyi almak demek, durup dururken fazladan karbon salmak demek. Hem mis gibi Fransa, İtalya, İspanya şarapları yanıbaşımızda dururken, ta Şili’den gelen şarabı ne yapalım? Dümdüz hovardalık. 


Ama bu cevize düştüm bir kere. İçmediğim Şili şaraplarına mı saysam!

yangından hangi kitapları kurtarırdınız?


Jean-Claude Carrière’i ben Umberto Eco ile yaptığı söyleşi kitabıyla tanıdım: Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın. 


Okudukça da sevdim. Sinemacı, yönetmen, aktör, senarist, yazar, her tarakta bezi olan eski usul bir entelektüel. Aynı masada oturmak isteyeceğiniz, sabaha kadar anlatsa dinleyeceğiniz insanlardan. 


Geçtiğimiz günlerde Carrière’i kaybettik. Tam anlamıyla, geç bulup, geç tanıyıp da çabuk kaybetmiş olduk. ‘Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’ın benim gibi hevesli çok fanı olduğunu biliyorum. Bu fanların Carrière’den yeni sözler duymak isteyeceklerini de tahmin ediyorum. İhtimaller tükendi. Onun masasına oturamazdık zaten ama başka bir masa olmayağını da şimdi idrak ediyoruz. 


Aramızdan daha erken ayrılan Umberto Eco sanırım benim bu blogda adını en çok andığım yazardır. Carrière’i de burada anmış olayım. Kitabın parıltısı blogda da devam etsin isterim.


Beni çok düşündüren şu soruyu ortaya atmıştı Carrière: “Başımıza bir felaket geldiğinde hangi kitapları kurtarmaya kalkacağız? Evinizde yangın çıktı, ilkin hangi kitapları kurtarmaya çalışacağınızı biliyor musunuz?”


Çok kafa patlattım bu soru hakkında. Epey kitap var; sevdiğim, sakladığım, dönüp dönüp baktığım… Koleksiyon parçası, yazarından imzalısı, cildi havalısı… Hangisi, hangileri? Zihnimden onlarca kitap geçti. Hiçbiri, hiçbiri dönüp kurtarmaya koşacak kadar önemli gelmiyor şimdi. Yani önemliler elbette ama bir şekilde bende yer etmişler zaten. Nereye gidersem beraberiz. Kurtarmaya ne hacet.


Zaten ilk aklıma gelen eserlerin de artık kitaplığımda durmadığımı fark ettim. Çok taşındım, arada dağıldılar. Bazılarına herhalde arkadaşlar el koydular. Bende değiller. Kurtaramamışım zaten. 


Bir de elbette anısı olanlar var. Başkalarının verdikleri, kendi kalplerini sayfalara yükledikleri… Benim başkalarının kitaplığından aşırdıklarım… Hatıralar. Ama insanları birer ikişer kitapla, objeyle sınırlamak olmaz. Hem böyle yapınca unutuşun da yolunu açıyoruz. Geçelim. 


Belki sadece hayatın bir döneminde kalbime yerleşmiş, çok içimden sevdiğim, okuya okuya aşındırdığım bir kitabı o hengamede gözüme ilişirse raftan çekip almak, cebime koyup hayata yeniden tek o kitapla başlamak isterdim. Böyle birkaç tane var, hepsi de uyar, hepsi kabulümdür. 


Ama ilk aklıma gelen de kitaplığımda artık olmayanlardan. Paul Auster’in Cebidelik’i… Kimbilir nerede? Ne yapalım, böyle denk geldi. 


Benim cevabım böyle. Siz ne kurtarırdınız diye de soruyorum elbette. Hem Carrière’i daha güzel nasıl yad edebiliriz ki?




tuhaf zamanlar

Bir süredir hakikat-sonrası kavramı üzerine çalışıyorum. Bu kavramın memlekete, dünyaya pratik yansımaları üzerine kafa patlatıyorum. Epey okudum, bir miktar yazdım da. Gelişen, genişleyen bir konu; halka halka açılıyor, güncele sürekli yeni paslar atıyor. Madem bu kadar ilgileniyorum; elimi soğutmamak için düzenli notlar düşeyim dedim. Buraya yazmak bir seçenekti elbette ama bir süredir burayı biraz daha sakin kılmak istiyorum. Hem hakikat-sonrası notlarıyla beraber içeriye epey kir pas da dolacaktı.

Eski Usul’e on bir yıl, üç-dört iş evvel başladığımda esasen gazetecilik, kitaplar ve birtakım başka heyecanlar üzerine yazmak istiyordum ama hayat başka yönlere aktı, blog da ister istemez ful aksesuar bir hale dönüştü. Derken zaman içinde, gazetecilikten konuşma iştahım kalmadı; blogdaki güncel konular da sosyal medyadaki anlık tepki verme ihtiyacıyla ister istemez seyreldi. Burası artık biraz daha sakin. 


Öyle de kalsın istiyorum.


Neticede şimdi bir de tuhafzamanlar var. Beklerim. 

karda kışta gazete

Gazetelerle, gazetecilik faaliyetiyle ilgili her şey beni hâlâ duygulandırıyor. 

Volkskrant, Parool gibi Hollanda gazetelerinin yayımcısı dpgmedia şu tam sayfa reklamı vermiş. 


Kar fırtınası altında, üstelik bir de korona zamanı, gazeteleri evlerin eşiğine dek getirmeye çalışan herkese teşekkür ediyorlar. Şoförlere, depoculara, bisikletli dağıtıcılara…


Yalan yok, bisikletli dağıtıcılar şu fotoğraftaki gibi dört dönüyorlar sokakları. 


Gazetelerin yaşadığını hissettiriyorlar. 

oturan adam

Joe Biden’ın başkan olduğu günden bir fotoğraf kaldı. Bernie Sanders’ın fotoğrafı. Herkes onu konuşuyor. 

Fotoğrafın interneti ‘kırmasının’ sebepleri var. Bir adet huysuz görünümlü yaşlı adam içermesi, adamdaki bitse de gitsek havası ama en çok olayla mekânla tezat pofuduk yün eldivenler…


Bana kalırsa sebep başka. Fotoğraf herkese garip geliyor çünkü adam oturuyor. Hiçbir şey yapmadan, kollarını kavuşturmuş oturuyor. Daha uzun süre bir şey yapacak gibi de durmuyor. Belli ki sadece oturacak. Oturup bekleyecek. Eline bir telefon almayacak.


Böyle bir insanlık durumu kalmadı. Fotoğrafın içten içe yadırganması bundan.  




diyet

Yeni yıl yeni kararlarla gelir. Azaltmak, azalmak, ferahlamak… Kararlar alırız. Bozmak için. 

Bu kararlar için tonla makale yazılır. “Hayatınızda temizlik yapın” der bazı yazılar. Fazlalıklardan kurtulun. Fazla eşyadan, fazla laftan, fazla insandan… 

Fazla insan… Ne demek fazla insan? Eh, görüşmediğiniz herkesi aklınızda taşımayın demek herhalde. Belki de sizin ilginize karşılık vermeyenlerle ya da sizinle yeterince ilgilenmeyenlerle ilişiğinizi kesin demek. Bilemiyorum. 

Neticede bir insan diyeti… Böyle lafları siz de çok okumuşsunuzdur. “Gereksiz insanlardan kurtulun” laflarına çok rastlamışsınızdır. Belki siz de bu diyeti yapmışsınızdır. 

Bir de terazinin öteki kefesinde durmak var. Kurtulunan insan olmak. Fazlalık ya da gereksiz olmak. Böyle düşününce ağır gelmiyor mu? 

Biz de birilerinin diyetiyiz. 

Resim Edward Hopper'ın.

ufak tefek tansiyonlar

Gündelik karşılaşmalara sızan ufak tefek huzursuzluklardan bahsetmiştim. Pandemiyle beraber yayılan hoşnutsuzluk dalgasından…   Gelip geçic...