kovboy kahvesi


Geçen gün evdeki French Press kahve aparatı kırıldı. “Eh, dedik yarın sipariş ederiz yenisini.” Dükkânlar kapalı. Gidip hemen yenisini edinme imkânı yok. İnternetten siparişi vereceksiniz, şanslıysanız sonraki güne gelecek. 


Ama gece de uzun. Çalışmam lazım. Kahve lazım. Başka da bir makinemiz yok. Ne olacak?


İnternetten bakındım. Hiçbir şeysiz kahve yapmanın birkaç yolunu öğrendim. Evet, bu yaşımda. 


'Kovboy' usulünde karar kıldım. Basit, suyu kaynatıp içine kahveyi atıyorsunuz. Kapağı kapatıp bekliyorsunuz. Tadı şaşırtıcı derecede güzel ve tatmin edici. İçtiğim iyi kahvelerle yarışır. Hem tencerededen kepçeyle kahve doldurmak da insana bir hava veriyor. Artık nasıl bir hava diye sormayın, tatlı bir hava işte. 


Aslıhan da kahveyi beğendi. Sonra kendisi de bir tur ‘tenceresiz’ kahve yaptı. Bizim evde nedense mevcut olan filtre kâğıtlarından birini bir huninin üzerine oturttu; içine de kahve… Üzerine su. Tadı, tencereden de iyi. 


Eh, bu kadar zaten. Fazladan alet işimizi zorlaştırıyor olabilir mi?

French Press kırılalı iki hafta oldu demiş miydim?

hooop


Anlatabileceğimden emin değilim ama deneyeceğim.


Birine uzaktan seslenmenin rahatlığı az şeyde vardır. Sen onu tanırsın, o seni tanır. Sesini ulaştırmak istersin. Onun kulağına varabilsin diye yükselir sesin, yükselir, yükselir… Bağırmak her zaman cürettir. Toplum içinde bağırmak hele. Başkaları da duyabilecekken. Uzaktakinin bir tanıdık olması yolu açar, arkadan iter. Bir ismi bağırırsın. Sesin, ismin sahibine çarpar; onda kalmaz, geri döner. Senin isminle beraber döner. İki kişi olmanın ferahlığı gelir içine yerleşir. 


Ama bir de hooop vardır. 


Hooop…


Ben küçük bir çocukken, sokak aralarında dolanırken, babamla büyüklerin yanına girip çıkarken duyardım hep. Biri uzaktan bir başkasına seslenirdi. Cevap bir saniye geçmeden, kimin seslendiği üstüne de düşünmeden ama zaten bunu bilerek gelirdi: Hooooop. 


İsme dahi gerek duymayan bir ferahlık. Evde su içmek için salondan mutfağa geçer gibi, toplum içinde işte öyle, aldırış etmeden soyunup dökünür gibi. Ben seni bildim, sen beni bildin.


Askerdeyken benimle aynı şehirden bir arkadaşım uzaktan bana seslenince “hooop” diye dönmüştüm. Biliyormuş bu duyguyu. Doğup büyüdüğümüz yerle alakalıdır belki, emin değilim. Gözü doldu çocuğun. Bunun sadece bir ses değil, bir duygu olduğunu ben o gün tam olarak anlamıştım.


Biz ikimiz askerde birbirimize hep öyle seslendik. Halen de öyle sesleniriz. Telefon mesajlarında bile.


Leyla ile Mecnun dizisi ben askerden döndükten birkaç yıl sonra oynadı. Mecnun ile İsmail Abi’yi birbirine “hooop” diye seslendiren senarist de belli ki bu duyguya aşinaydı. Öyle olmalı ki iki insanın dolaysız dostluğunu tek bir ünlemle anlatabilmişti. Şu deniz kenarındaki klasik sahne, Leyla ile Mecnun’un çok tekrarlanan hooop sahnesidir. Bu fotoğraf zihnimde kendini tekrarlayıp durur. 


Ben de bu fotoğraftaki gibi bir yerde büyüdüm zaten. Zihnimdeki ‘hoop’lar benzer bir fotoğraftan geliyor.


Şimdi o fotoğrafın bunca uzağındayken o teklifsiz, dolaysız ‘hooop’u sık anıyorum. Özlüyorum. Bir defa bir anadil eylemi hooop. Başka yerde olmuyor. 


Ama tek sebep bu değil. Hooop diye seslendiklerimiz, seslenebileceklerimiz de yavaş yavaş fotoğraftan siliniyor. Ben de siliniyorum belki başkalarının zihnindeki fotoğraflardan. Rahatlığa, dolaysızlığa, birbirimizi bilmenin, şu kalabalıkta birbirini bilen iki kişi olmanın, birden fazla olmanın ferahlığına bunca ihtiyaç duyarken hem de.


Geriye sadece deniz kalıyor belki. 


Sonra fotoğrafa başka ikililer giriyor belki. Hem belki onlar da birbirlerine bizim gibi sesleniyorlar.


Hoooooop!

 






cevizin iyisi

 

Bu ara cevize dadandım. Sürekli alışveriş yaptığım Türk market, epey lezzetli bir mahsul bulmuş, küçük yemişçi kürekleriyle şeffaf naylon torbalara doldurup satıyor. Pahalı da. Ama ne yalan söylemeli, fiyatını hak ediyor 

Hiç sormamıştım, bugün yeniden alırken aklıma düştü, marketi işleten ve artık ahbap olduğumuz Süleyman’a “nerenin cevizi” bu diye soracak oldum. Maraş, Malatya, Sivas gibi bir cevap gelecek diye bekledim.


Hiçbiri değilmiş. 


“Abi, tabii ki Şili’nin cevizi” dedi Süleyman, tezgâhın arkasından. “Cevizin iyisi Şili’den gelir.”


Bu kadarını da bilmediğime inanamıyormuş gibi hayretle baktı.


Bir paketin içinde değil, üzerinde herhangi bir işaret yok; açık ceviz işte. İnsan öylesini memleketten gelmiş sayıyor. Şili’denmiş meğer. Bir ufak karıncalandı içim. Yahu, Şili’den de ceviz mi gelir? Geldi diyelim, bir de pazarı ele mi geçirir? “Cevizin iyisi Şili’dendir” diye bir cümle eşyanın tabiatına aykırı. Cevizin iyisi Maraş’tandır, ne bileyim Frankfurt’tan, Strasbourg’dandır belki. Bir otobüs, bir kamyon yolculuğu mesafesindendir. Böyle şeylere sarınca, hayatın akışını bozmuşuz gibi geliyor. Şarap alırken örneğin, Şili’yi, Güney Afrika’yı, Avustralya’yı es geçerim. O kadar uzaktan gelen şişeyi almak demek, durup dururken fazladan karbon salmak demek. Hem mis gibi Fransa, İtalya, İspanya şarapları yanıbaşımızda dururken, ta Şili’den gelen şarabı ne yapalım? Dümdüz hovardalık. 


Ama bu cevize düştüm bir kere. İçmediğim Şili şaraplarına mı saysam!

yangından hangi kitapları kurtarırdınız?


Jean-Claude Carrière’i ben Umberto Eco ile yaptığı söyleşi kitabıyla tanıdım: Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın. 


Okudukça da sevdim. Sinemacı, yönetmen, aktör, senarist, yazar, her tarakta bezi olan eski usul bir entelektüel. Aynı masada oturmak isteyeceğiniz, sabaha kadar anlatsa dinleyeceğiniz insanlardan. 


Geçtiğimiz günlerde Carrière’i kaybettik. Tam anlamıyla, geç bulup, geç tanıyıp da çabuk kaybetmiş olduk. ‘Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’ın benim gibi hevesli çok fanı olduğunu biliyorum. Bu fanların Carrière’den yeni sözler duymak isteyeceklerini de tahmin ediyorum. İhtimaller tükendi. Onun masasına oturamazdık zaten ama başka bir masa olmayağını da şimdi idrak ediyoruz. 


Aramızdan daha erken ayrılan Umberto Eco sanırım benim bu blogda adını en çok andığım yazardır. Carrière’i de burada anmış olayım. Kitabın parıltısı blogda da devam etsin isterim.


Beni çok düşündüren şu soruyu ortaya atmıştı Carrière: “Başımıza bir felaket geldiğinde hangi kitapları kurtarmaya kalkacağız? Evinizde yangın çıktı, ilkin hangi kitapları kurtarmaya çalışacağınızı biliyor musunuz?”


Çok kafa patlattım bu soru hakkında. Epey kitap var; sevdiğim, sakladığım, dönüp dönüp baktığım… Koleksiyon parçası, yazarından imzalısı, cildi havalısı… Hangisi, hangileri? Zihnimden onlarca kitap geçti. Hiçbiri, hiçbiri dönüp kurtarmaya koşacak kadar önemli gelmiyor şimdi. Yani önemliler elbette ama bir şekilde bende yer etmişler zaten. Nereye gidersem beraberiz. Kurtarmaya ne hacet.


Zaten ilk aklıma gelen eserlerin de artık kitaplığımda durmadığımı fark ettim. Çok taşındım, arada dağıldılar. Bazılarına herhalde arkadaşlar el koydular. Bende değiller. Kurtaramamışım zaten. 


Bir de elbette anısı olanlar var. Başkalarının verdikleri, kendi kalplerini sayfalara yükledikleri… Benim başkalarının kitaplığından aşırdıklarım… Hatıralar. Ama insanları birer ikişer kitapla, objeyle sınırlamak olmaz. Hem böyle yapınca unutuşun da yolunu açıyoruz. Geçelim. 


Belki sadece hayatın bir döneminde kalbime yerleşmiş, çok içimden sevdiğim, okuya okuya aşındırdığım bir kitabı o hengamede gözüme ilişirse raftan çekip almak, cebime koyup hayata yeniden tek o kitapla başlamak isterdim. Böyle birkaç tane var, hepsi de uyar, hepsi kabulümdür. 


Ama ilk aklıma gelen de kitaplığımda artık olmayanlardan. Paul Auster’in Cebidelik’i… Kimbilir nerede? Ne yapalım, böyle denk geldi. 


Benim cevabım böyle. Siz ne kurtarırdınız diye de soruyorum elbette. Hem Carrière’i daha güzel nasıl yad edebiliriz ki?




tuhaf zamanlar

Bir süredir hakikat-sonrası kavramı üzerine çalışıyorum. Bu kavramın memlekete, dünyaya pratik yansımaları üzerine kafa patlatıyorum. Epey okudum, bir miktar yazdım da. Gelişen, genişleyen bir konu; halka halka açılıyor, güncele sürekli yeni paslar atıyor. Madem bu kadar ilgileniyorum; elimi soğutmamak için düzenli notlar düşeyim dedim. Buraya yazmak bir seçenekti elbette ama bir süredir burayı biraz daha sakin kılmak istiyorum. Hem hakikat-sonrası notlarıyla beraber içeriye epey kir pas da dolacaktı.

Eski Usul’e on bir yıl, üç-dört iş evvel başladığımda esasen gazetecilik, kitaplar ve birtakım başka heyecanlar üzerine yazmak istiyordum ama hayat başka yönlere aktı, blog da ister istemez ful aksesuar bir hale dönüştü. Derken zaman içinde, gazetecilikten konuşma iştahım kalmadı; blogdaki güncel konular da sosyal medyadaki anlık tepki verme ihtiyacıyla ister istemez seyreldi. Burası artık biraz daha sakin. 


Öyle de kalsın istiyorum.


Neticede şimdi bir de tuhafzamanlar var. Beklerim. 

karda kışta gazete

Gazetelerle, gazetecilik faaliyetiyle ilgili her şey beni hâlâ duygulandırıyor. 

Volkskrant, Parool gibi Hollanda gazetelerinin yayımcısı dpgmedia şu tam sayfa reklamı vermiş. 


Kar fırtınası altında, üstelik bir de korona zamanı, gazeteleri evlerin eşiğine dek getirmeye çalışan herkese teşekkür ediyorlar. Şoförlere, depoculara, bisikletli dağıtıcılara…


Yalan yok, bisikletli dağıtıcılar şu fotoğraftaki gibi dört dönüyorlar sokakları. 


Gazetelerin yaşadığını hissettiriyorlar. 

oturan adam

Joe Biden’ın başkan olduğu günden bir fotoğraf kaldı. Bernie Sanders’ın fotoğrafı. Herkes onu konuşuyor. 

Fotoğrafın interneti ‘kırmasının’ sebepleri var. Bir adet huysuz görünümlü yaşlı adam içermesi, adamdaki bitse de gitsek havası ama en çok olayla mekânla tezat pofuduk yün eldivenler…


Bana kalırsa sebep başka. Fotoğraf herkese garip geliyor çünkü adam oturuyor. Hiçbir şey yapmadan, kollarını kavuşturmuş oturuyor. Daha uzun süre bir şey yapacak gibi de durmuyor. Belli ki sadece oturacak. Oturup bekleyecek. Eline bir telefon almayacak.


Böyle bir insanlık durumu kalmadı. Fotoğrafın içten içe yadırganması bundan.  




ufak tefek tansiyonlar

Gündelik karşılaşmalara sızan ufak tefek huzursuzluklardan bahsetmiştim. Pandemiyle beraber yayılan hoşnutsuzluk dalgasından…   Gelip geçic...