çok uzakta bir ülke

Lefter'den fragmanlar izledim. Sevdiğim bir konu, merak ettiğim bir figür, filmi de kesin izlerim.

Ama filmin iyi kötü olmasından bağımsız bir şey söylemek istiyorum.
Bizim sinemada büyük oranda 2000'lerde icat edildiğini düşündüğüm bir nostalji görselliği var. Bütün Cumhuriyet geçmişi orada yaşıyor. Hep yumuşak bir ışık, hep ağırbaşlı ve vakur insanlar, hep yelekli ve yeni traşlı erkekler, hep güzel saçlı kadınlar...

O geçmişte yaşananlar çok ağır ve sert olabilir ama geçmişin kendisi çok güzel, çok estetik, hep sabahın hafif esintisiyle tüller uçuşuyor gibi...
Çok çalışılırsa gömleğin kolları kıvrılıyor, çok dertlenilirse yakadan bir iki düğme çözülüyor; kravat gevşetiliyor.
O görselliğe senaryo da eşlik ediyor tabii: Herkes fedakâr, herkes derin. Her şey çok yumuşak. Her şey mırıl mırıl.
Çok uzakta bir ülke.

beş saniye

Bir film seyretmeye gitmiş, orada da aşık olmuş işte. Ekranda beş saniyeliğine gördüğü çocuğa… Eski zaman; internet yok, sosyal medya yok, soracak kimse yok. Kimseye sorası da yok. O çocuğu kendine saklamış. Ama ne zaman bir Fransız filmi gelse koşa koşa seyretmeye gitmiş. Belki bir daha görürüm diye… Görememiş ama kaderin cilvesi işte, gitgide bir sinefil olmuş. Godard’ı bana o anlattı. Truffaut’yu pek sevmez ama onu da anlattı. En sevdiği Varda’yı da. Çocuğu hangi filmde gördüğünü söylemedi ama benim bir tahminim var.  


çok uzakta bir ülke

Lefter'den fragmanlar izledim. Sevdiğim bir konu, merak ettiğim bir figür, filmi de kesin izlerim. Ama filmin iyi kötü olmasından bağıms...