imkânsızlıklar dedektifi


Türlü türlü  neden birleşti; bu akşam kendimi bir sahafta Martin Mystere maceraları eşelerken buldum. 

Pek sevdiğim 'İmkânsızlıklar Dedektifi'ni özlemişim, ne çok. 

Bu seferin ganimeti Bermuda Şeytan Üçgeni, Lusitania'nın Sırrı, Kader Kafatası ve Teotihuacan'ın Gölgesi. 

Üstüne bir de Corto Maltese macerası. 

İyi bir akşam. Her bakımdan...

yoldan notlar - kara resimler, serin müzeler, aya yolculuk


Bir şehirde çok uzun kalmıyorsam, müze gezmeyi sevmem. Ağustos'ta Madrid başka seçenek bırakmıyor. Müzeler serin, ferah ve şaşırtıcı derecede sakin (şehirlilerin çoğu tatilde, yabancılar da bu sıcakta bu şehre gelmeyecek kadar akıllı tabii) 

Madrid'in en iddialı müzesi Prado'nun görkemli olduğunu duymuştum; büyüklük açısından dünyanın üç numarası olduğunu da Aslıhan söyledi. Yine de bana çok hitap etmiyor. Dini tasvir, dini tasvir, biraz daha dini tasvir...  İspanya'da sanatçılar yememiş içmemiş dinle ilgilenmiş sanki (tamam, yaşadıkları dönem bunu gerektiriyordu; önemli olan teknik, ışık vs ama hiç ilgimi çekmiyor ne yapayım.)

Yine de Prado'da bir hazine buldum. Goya'nın Kara Resimler'i... Ben bu tekinsiz, esrarlı, hatta tehlikeli resimleri hiç bilmezdim. Şimdi de aklımdan çıkmıyor. 

Gezi'den ve Mısır'dan sonra, Goya'nın o ünlü 3rd of May 1808'ine bakmak da sarstı. Gelecek sene resmin tamamlanmasının üzerinden tam 200 yıl geçmiş olacak. Hep aynı his: Sen beni yenemezsin. Yenemeyeceksin. 

Modern Sanat Müzesi, Reina Sofia da çok güzel bir bina. Yalnız içerideki sergi düzeni çok karışık. Neredeyse hiç yönlendirme yok. Bana kalırsa (ki kime kalacaktı burada) kürasyon da başarısız. Tabii bunca eşsiz esere sahip (mesela Guernica) oldukları için ayrıntılarla ilgilenmiyorlardır belki. Yapacak bir şey yok, İspanyollar'ın sorunu diyip geçelim. 

Reina Sofia'da Dali'ye ayrı sergi açmışlar, ayrı para istiyorlar. Kuyruk da cabası. Beş kuruş bile veremem kendisine. Sevenleri düşünsün. 

Son olarak, Reina Sofia'ya taş atımı mesafedeki Caixa Forum. Önce şu: Çok güzel restoranı var. Karnımızı doyurduktan sonra da şu: Sergi işini biliyorlar. Öncü sinemacı Georges Melies sergisi on numaraydı. Martin Scorsese'nin Hugo'sundan sonra adamı gerçekten öğrenmiş olduk. Melies'in 'Aya Yolculuk'unun orijinali seyretmek de Madrid'e kısmetmiş. Bomba gibi bir film. 

yoldan notlar - kayıntı avm'si ve fantastik vantilatörler

Kayıntı AVM'si olur mu, oluyor. Hem de nasıl güzel oluyor. Madrid'liler boğazına düşkün. Yemeyi de içmeyi de atıştırmayı da seviyorlar. Bu yüzden hepsini bir araya toplamışlar. Balık, şarap, şekerleme, kahve... Malzemesi demir, içerisi püfür. Tezgâhta durup, gelip gidene, garsonlara, yemeklere baka baka geceyarısını buluyorsun. Mercado de San Miguel, medeniyetin ne yöne gitmesi gerektiğine verilen güzel cevaplardan biri.

Bir küçük cevap da tinto verano. Biraz gazoz biraz kırmızı şarap, sangria'dan hallice, serin, dost... İspanya'ya özel.

Bir de çikolata sosuyla sundukları churrero var ki, bizim emektar müşebbek'in uzaktan kuzeni. Daha az gevrek, şiresiz... Kahvaltıda yeniyor, sair zamanda açlık bastırmak için de başvurabilirsiniz.

Bildiğim konu değil, bakıyorum da epey bir yiyip içmek yazmışım bu son post'ta. Neyse, beni ağzı dolu dolu "bu kuzuları kekikle besliyorlar di mi" diye soran Vedat Milor gibi düşünmeyin. Yemek bilgim kahvaltı çeşitleri düzeyinde. Aklıma düzgün bir benzetme bile gelmiyor, anlayın.

Yemeği yiyip kalkmak bir şey değil; Madrid'de esas olay oturmak. Şehir sakinleri, kafelerde restoranlarda su püskürten fantastik vantilatörlerin altında pinekleyip duruyor. Rahatsız da olmuyorlar. İnsan buna bile alışıyor demek ki. 

yoldan notlar - nessun dorma vs. toplum polisi


Madrid'de Puerta del Sol'den Opera Meydanı'na Calle Arenal üzerinden yürürseniz, en az dört sokak çalgıcısıyla karşılaşırsanız. Bu ifadenin onları doğru tanımladığından emin değilim. Çünkü az ilerideki görkemli opera binasında sahne alsalar da sırıtmazlar. O denli iyi, o denli büyük çalıyorlar.

Bir haftalık favorilerim: Kraliyet Sarayı'nın köşesindeki cool akordiyoncu, bazen Arenal bazen Malasana'da çalan quartet, Central Cafe'nin önüne gelen Gyspy Kings yadigârı kırık gitarlı gitarist, Arenal'daki akordiyoncu yaşlı çift...

Arenal, gündelik güzergâhımızın üzerinde olduğundan orada çalanları daha iyi biliyorum. Yalnız bir gece birdenbire sahne alan tenor unutulmaz. Sesi o denli güçlüydü ki Nessun Dorma'yı söyledikten sonra mekâna polis geldi ve gitmesini istedi. Üzüntü ve muz kabuğu...

İspanyol akordiyonculara birer plaket takdim etmek isterdim. Öyle bir Ciao Bella, bir La vie En Rose'la gün geçirmiyorlar. Repertuarları benim diyen müzisyene taş çıkartır. Biz şapka çıkartmakla yetindik.

Nessun Dorma'yla etrafı yıkan tenorumuz yukarıdaki fotoğrafta soldan ikinci, en solda yoldan geçen arkadaşı Ave Maria'da eşlik ediyor. 


yoldan notlar - güneşe karşı bir silah olarak yelpaze


Madrid'in en önemli meydanına Güneşin Kapısı (Puerta del Sol) demişler. Daha isabetli bir isim bulamazlardı.

Hava fazla bunalttığında kadınlar yelpazelerini çekiyor. Ama ne hüner! Yürürken çantaya doğru açıyla giren el, doğru açıyla bükülen bilek ve çenenin tam altında şraaaak diye açılan yelpaze... Yüzdeki ifade milim oynamıyor. Madridli kadınlar yelpazelerini bir silah gibi kullanıyor. Güneşe karşı...

Yelpazeyle de yapamayanlar için dev şehir parkı Retiro'yu icat etmişler. Orta halli bir kasabayı, bu parkın içine rahat sığdırabilirsiniz. Yanına uykusunu alıp gidene çimler bedava.

Madrid'de sokak işaretçilerini pek önemsememişler. Bir yerden bir yere giderken tabelalara değil önsezilerinize güvenmeniz gerek. Hele Retiro'da. Güneşte yol aramak intihar gibi. Yol aramaktansa yatıp uyumak en iyisi.

yoldan notlar - iyi kahve, anti küresel köy


Bugüne dek en iyi kahve İtalya'dadır diye bilirdim. Yanlış. İspanya'nın cafe solo'su espressoyu döver. Koyu, kıvamlı ve tadı sizi uzun süre götüren bir kahve. Pişirmesini de biliyorlar. Kahvede süt sevmem, ama sevenleri cortado'yla mutlu oluyor. Beş yudum kahve, bir yudum süt, bu kadar.

İşsizlik İspanya'nın iliklerine kadar işlemiş, belli. Özellikle genç işsizliği. Caddelerde broşür dağıtanlar, mağazalara bakınarak geçen yayalardan daha çok. Kötümser bir ruh hali. Ülkeyi böyle görmek üzücü.

Hemen herkesin benden çok daha iyi İngilizce konuştuğu Amsterdam'dan, yabancı dilin sıfır noktasına yaklaştığı Madrid'e gelmek tuhaf. Çaba sarfetmemek değil, gerçekten bilmiyorlar. Bir şey anlatmak istediklerinde, sadece daha vurgulu söylüyorlar. Anlatabiliyorlar da üstelik.

İspanyolların İngilizce iletişim kurmaması bana iyi geldi. Herkesle aynı dilde konuşmak fena. Küresel köy dediğimiz berbat bir yer. Vasıfsız hediyelik eşya dükkânı gibi.


yoldan notlar: madrid


İspanyollar latif insanlar, İspanyollar hoş insanlar. Beş gündür geçinip gidiyoruz. Bir ömür de geçinebiliriz.

Tom Robbins ne demişti Parfümün Dansı'nda: "Bu mevsimde Louisina eyaleti, doğadan gelen sapık bir telefonu andırıyordu." Madrid şu an tam öyle. Öğlen güneşi sıcak, akşamki kavurucu. Saat dokuzda nefes almaya başlıyoruz.

Çoğunluk pılısını pırtısını toplamış, dükkânını da kapatıp gitmiş. Biz de arkalarından su döktük gibi. Geri geldiklerinde onlarla da görüşürüz.

Kalan sağlar bizim. Kalan sağlar çoğunlukla yaşlı. Madrid, bir yaşlılar cumhuriyeti. Sokak aralarında, geniş bulvarlarda, parklarda banklarda, mutlu mesut ferah feza takılıyorlar.

Fotoğraftaki de Madrid'in 'hep genç' yaşlılarından biri. Antik San Bernardo Üniversitesi'nin eski bir öğrencisi. Okul yolunda.  

bildiğim bir canavar

Bir kutu daha getirip, dikkatlice diğerlerinin yanına koydu. Oflaya puflaya şezlonguna oturdu, hepsinin de üstünde kocaman harflerle XL yaza...