maça üçlü

Bana yeni bir oyun gösterdi, adını koymamış daha. Klasik, elindeki desteden bir kart seçmemi istedi. Seçtim. “Bak ama bana gösterme” dedi.

Kupa altılısı, tamam.

Desteyi bana verdi. Oyundan vazgeçmiş gibi. “Şimdi” dedi, “unut o kartı.” Bir kaşımı kaldırdım şüpheyle, güldü. Hep böyle güler. Ağını tamamlamak üzere olan örümceğin gülüşüyle...

“Ne çekmek isterdin desteden, onu düşün ama bana söyleme” dedi. Düşünmeme gerek bile yok, maça üçlü isterim tabii. Her yerde gördüğüm o kartı isterim.

“Karar verdiysen, elindeki destenin en üstündeki kartı çek.” Çektim.

Maça üçlü.

Ama nasıl? “En altındaki kartı da çek!” Sesinde merak. Bir çocuğun araştırıcı merakı. “Hadi oyalanma, en alttaki kartı da...”

Çevirdim kartı. Maça üçlü yine. İyi de nasıl? “Eh, oldu olacak bir kart daha çek.” Çektim, yine aynı.

Desteyi ters çevirip masanın üzerine hızlıca açtım. Bir deste maça üçlü… 

Nasıl?

Nasıl?

Juan’ın yüzünde delice bir gülümseme. Ellerini yavaşça boynuna götürdü. Gözlerini kapadı. Bir keman melodisi odayı doldurdu.  


yollar başlıyor

Yollar başlıyor, yollar çatallanıyor. 

Adalarda birbirine karışan, Çevengur’dan geçen, Alemdağ’ı dolanan, Amsterdam’da İstanbul’da kavuşan; şehirler, dağlar denizler aşan.

Hayatı belki tesadüfler ya da irade belirlemiyor ama rüzgârda savrulan yaprak hiç belirlemiyor. 

Yollar var. Tesadüfler. Karşılaşmalar. Yollar.

ışığıyla gölgesiyle

Arada bir aklıma esiyor, İspanyolca çalışıyorum. Genellikle de bir gazete metnini didik didik okuyorum. Hep de bereketli bir çaba oluyor bu.

İşte son denk geldiğim ifade: "con sus luces y sus sombras." "Işığıyla gölgesiyle" diye çevrilebilir.
İyisiyle kötüsüyle, eğrisiyle doğrusuyla, sevabıyla günahıyla, eksisiyle artısıyla der gibi. Ama nüans var.
Işık gölgeden üstün değil, gölge olumsuz değil. Daha nötr bir ifade bu. Bir şeyi, farklı yönleriyle değerlendirmek için çok hoş bir kullanım.
Işığıyla gölgesiyle...

toza sor, palmiyeye anlat

Pencereden sıra sıra palmiyeler görünüyordu ve gözlerimi onlardan alamıyordum. Sıcağa da şehri saran melankoliye de aldırış etmeden, yolun kenarında kahramanca dikiliyorlardı. Bir ağaçtan çok hayvana benziyorlardı. Çölde bir deve, savanada bir zürafa, neslini korumaya kararlı bir kelaynak… Tartışma kabul etmeyecek kadar ciddiydiler. 

İçime bir telaş düştü. Bir heves... Kalemi kâğıdı çıkarıp ‘Palmiyeler’ başlıklı bir şiir yazmayı istedim. Becerebilsem yazardım da. Ama biliyordum; şiire girişecek olsam da onu yarıda bırakacaktım. Başlığı hızla atacaktım ama bir iki vasat dizeyi kâğıda dökmeye çalışırken tam, aklıma Arturo Bandini gelecekti. 

Hatırlamamam mümkün değildi. John Fante yazmıştı bunu. Palmiyeler, Fante’nin numarasıydı. ‘Toza Sor’daki o hevesli ve beş parasız yazar adayı, Amerikan taşrasından gelip Los Angeles’ta durup oturmuş pek sayın Bandini, hayatında ilk defa gördüğü palmiyelerle, haddini bilmeden mücadeleye girmişti. Onların ne olduğunu bile anlamadan, iyi bir hikâye çıkartacağını umarak, defterine ilk iş ‘palmiyeler’ diye yazmıştı. Sonrasını getirememişti tabii. Bir daha, bir daha ‘Palmiyeler’ diye yazıp durmuştu sadece. Şimdi pencereden bakarken Fante’nin neyi kast ettiğini daha iyi anlıyordum. Palmiyelerle tartışamazsınız. Onları öyle durup dururken yazamazsınız. 

Bu küçük aydınlanma anı hoşuma gitti. Kendimi Bandini’nin biraz daha akıllı versiyonu, yeni sürümü gibi hissettim. Fante, gelip beni yazsaydı ya. Hem palmiyeler burada da vardı. Şu gördüklerim de aynı boylamın ağaçlarıydı sonuçta. 


Bandini’yle ben aynı çizgi üzerinde duruyor sayılırdık. Hiç durmadan Batı’ya yürüsem, biraz da yüzsem, Kalimnos’tan Sicilya’dan geçip, Atlantik’e açılırdım. ABD’de, Virginia’da karaya çıkar, Altına Hücum dönemlerindeki gibi Vahşi Batı’ya doğru koşardım. Las Vegas’ı aşıp Los Angeles ile San Fransisco arasında bir yerlerden sahile çıkardım. Santa Cruz yakınlarından. 


İşte orada, okyanus kıyısında gördüklerim yine aynı palmiyeler olurdu. Yani bir bakıma Bandini’yle ben aynı ağacın altında buluşmuştuk.


Bir farkımız vardı yine de. Bandini palmiyeyi yazamıyordu, çünkü onu tanımıyordu. Ben onu yazamıyordum, çünkü ondan başkasını tanımıyordum.


Pencere karardı, dışarıda akşam, kendi yansımam vuruyor cama.


Photo by Viviana Rishe on Unsplash

dışarıda konuşmalar


İkindidir hep. Pencere yarı açık, sineklik kapalıdır. Rüzgâr perdeleri hafifçe aralamış. Kitap elimden düştü düşecek; uyumak üzereyim, son satırları ne yaptığımı fark etmeden üç dört defa üst üste okumamdan belli. 


Kitap düşecek, okuduğum hikâye rüyalara karışacak. Ama sıcak… 


Temmuz, sıcak nefesini uykuların üzerinden çekmez, sizi uykuya daldırır ama uyutmaz, ikindi düşlerinizi gün buğusundan bir koza içinde sarmalar saklar. Uzakta, yukarıda bir yerdesiniz ama yere de yakınsınız. Bu kadarını bilirsiniz. Bu kadarı size yeter.


Birden yırtılır koza. 


Bir ses var. Mırıl mırıl. Karşılık veren bir ses daha. Hayır, ben kendimi hâlâ içinde sanarken dağılıp giden rüyamda değil, zihnimde de değil, dışarıda, pencerenin altında. Parça parça cümleler, tanıdık sesler… Dışarıda konuşmalar.


Kitap kucağımda, hâlâ açık. Parmağım sayfaların arasında. Ama okumayacağım. Böyle bekleyeceğim. Hiçbir yerine dahil olamadığım o konuşmaların düşsel ritmine bırakacağım kendimi. Kuyudan çekilen su gibi, şırıldayacak sesler. Yayılacaklar dağılacaklar ve yavaşça silinecekler. Ne zaman başladı, ne zaman bitti, ne anlatıldı? Ne önemi var… Uykudan döneceğim. Rüzgârın perdeyi hafifçe okşadığını göreceğim. 


Bu anlar için de yaşadığımı bileceğim.


tente

Hakkı verilmeyenler listesi yapsam, tenteyi ilk sıralara yazardım. Gölge üretmek kolay iş mi? Ne büyük ama ne çok gözden kaçmış bir çaba… Bir ağaçla asla yarışamaz ya, insan elinden çıkma en havalı işlerdendir. Hem gölge hem de serinlik verir. Yazın panzehiridir. 

Çizgili tenteler… Yaza rengini siz verirsiniz ama bize o renk zihnimizde zaten varmış gibi gelir. 

Yağmur yağar sonra. Soğuk. Gölgeye de serinliğe de ihtiyaç yoktur. Tenteler o zaman ev ve otel balkonlarında, kafe teraslarında bir hata, gittikçe silinen ve artık eskisi kadar bile önemsenmeyen bir hatıra gibi unutulur.

Ama o hatıra bizi, biz fark etmesek de kollayıp durur. 


eve giden yol

Sarı beyaz bir ışık. 

Bulutluysa beyazı daha koyu. Göğün mavisi, ileride ufkun ardında damla damla denize akar ama ona daha var. 

Önce asfalt. Siz hiç asfaltın da göklere karıştığını gördünüz mü?

Otoyolun asfaltı ince ince tütüyor. Klimayı kapatıp pencereyi açacak kadar cesursanız, kavrulan taşların ve sahipsiz yol kenarlarının kokusu rüzgârla beraber genzinize dolar. Otomobiliniz, yol ve siz tek ve bir olursunuz.  

Eskiden hep böyleydi. Klima öncesi çağda… Sıcak, davetsiz bir misafir gibi, düğünlerde çok da karşılaşılmak istemeyen bir uzak kuzen gibi arka koltukta, teklifsiz otururdu ve herkesten çok o konuşurdu. O söyledikçe, asfalt kanınıza karışırdı, asfaltı terlerdiniz.

Ben bu kuzeni yine de severim. Biraz düşününce, ben de belki bu kuzenim. 

Onunla beraber derme çatma bir yol kenarı tesisinde otomobilden inen, sıkma ve ayran ısmarlayan, zincirleme çay içen, marketteki hediyelikleri, şarj cihazlarını, şekerleme paketlerini hep ilk defa görmüş gibi inceleyen, yola tekrar çıkmadan evvel eğilip parmaklarını asfaltta gezdiren benim. 


*


Asfalt artık bir alışkanlıktır. Yol devam eder, yol incelir, yol tüter. 

Ve yol sizi kandırır. 

Gölgeyi ilk gördüğünüz anda, sırtınıza ilk serinlik yayıldığında, gökler ilk defa koyulacakmış gibi olduğunda yanıldığınızı da anlarsınız.

Diğer maviyi o zaman görürsünüz işte. Denizi…

Yolu bildiğinizi, gerçekten bildiğinizi ilk defa o an hissedersiniz. Eve dönüş bir yol değil, bir histir.

Beyazla deniz, maviyle gök birbirine karışır. Ufuk uzaklaşır, yakınlaşır ve nihayet o da bir alışkanlık halini alır. 

Benim evime işte böyle varılır.


kuşlar için ağaçlara konma kılavuzu

Nihayet bitti. 

Bu blogu öteden beri okuyanların, bilenlerin seveceği bir kitap oldu sanırım. Bence. Neyin nasıl olduğunu onlara anlatmama bile gerek yok. Telepatiyle de anlaşırız, öyle telepatik bir kitap.


Çok çalıştım, evet ama çalışmadan da bir şey konmuyor ortaya. Yine de hayatta en çok çalıştığım şey işte bu kitap. Bir ara, "bitti" yazamayacağımı da düşündüm. Ama bitti. Yazdım.


Kuşlar İçin Ağaçlara Konma Kılavuzu... Serçe ve Kuzgun’un hikâyesi. Benimle ilgileri kalmadı. Artık kendi yollarına gidecekler, kendi ağaçlarına konacaklar. Uçsunlar, konsunlar. 



PS: Bu güzel kapak Cüneyt Çomoğlu'nun; kitabın editörü Sema Çubukçu'ya ve Doğan Kitap Yayın Yönetmeni Cem Erciyes'e de minnettarım.


kurşunkalem

“Kurşunkalemimi yonta yonta neredeyse bitirdim. Bunun verdiği haz ancak iki şeyde daha var: At binmek ve yokuş inmek.”

Güldüm.

Sırf kafiye olsun diye böyle dediğini biliyorum, dedim.


O da güldü.


“Ama haklı olduğumu da biliyorsun.”


Haklıydı kendince. Her zaman haklıdır zaten. Kurşunkalemle yazan biri her zaman haklıdır.


çok uzakta bir ülke

Lefter'den fragmanlar izledim. Sevdiğim bir konu, merak ettiğim bir figür, filmi de kesin izlerim.

Ama filmin iyi kötü olmasından bağımsız bir şey söylemek istiyorum.
Bizim sinemada büyük oranda 2000'lerde icat edildiğini düşündüğüm bir nostalji görselliği var. Bütün Cumhuriyet geçmişi orada yaşıyor. Hep yumuşak bir ışık, hep ağırbaşlı ve vakur insanlar, hep yelekli ve yeni traşlı erkekler, hep güzel saçlı kadınlar...

O geçmişte yaşananlar çok ağır ve sert olabilir ama geçmişin kendisi çok güzel, çok estetik, hep sabahın hafif esintisiyle tüller uçuşuyor gibi...
Çok çalışılırsa gömleğin kolları kıvrılıyor, çok dertlenilirse yakadan bir iki düğme çözülüyor; kravat gevşetiliyor.
O görselliğe senaryo da eşlik ediyor tabii: Herkes fedakâr, herkes derin. Her şey çok yumuşak. Her şey mırıl mırıl.
Çok uzakta bir ülke.

beş saniye

Bir film seyretmeye gitmiş, orada da aşık olmuş işte. Ekranda beş saniyeliğine gördüğü çocuğa… Eski zaman; internet yok, sosyal medya yok, soracak kimse yok. Kimseye sorası da yok. O çocuğu kendine saklamış. Ama ne zaman bir Fransız filmi gelse koşa koşa seyretmeye gitmiş. Belki bir daha görürüm diye… Görememiş ama kaderin cilvesi işte, gitgide bir sinefil olmuş. Godard’ı bana o anlattı. Truffaut’yu pek sevmez ama onu da anlattı. En sevdiği Varda’yı da. Çocuğu hangi filmde gördüğünü söylemedi ama benim bir tahminim var.  


evrenin hiçbir parçası tek başına değil

"Evrenin hiçbir parçası tek başına değil, hiçbir şey tek bir yöne akmıyor. Biz insanlar, gizli ya da açık, geçici ya da kalıcı bağlardan oluşan sonsuz bir ağın içinde, canlı düğümler olarak beliriyoruz. Bu ağ sonsuzdur, ama her yerinde kırılganlık taşır."

Ursula K. Le Guin - 'Late in the Day'in önsözünden

yeni usul

Podcast bir başka heyecanmış. 

Yayıncılığın birçok alanında bulundum. Gazetede, dergide çalıştım. Kitap yazdım. Yayınevinde çalıştım. Bloglarım var. Ama hepsi yazı çiziyle ilgiliydi. Ses başkaymış. “Daha iyiymiş” anlamında söylemiyorum ama heyecanı başkaymış. 


Üç bölüm yayınladım bile. Dördüncüsü de yolda. 


İlginç olan, en çok buraya, bu bloga benzetmesi… Kafamda işgal ettiği alan ve beni meşgul ediş biçimi Eski Usul’un hâllerine benziyor. Bu benim için iyi haber. Çünkü yapıp ettiklerim arasında en çok burayı seviyorum ben… 


Eh yeni mecra, yeni bir usul ama demek ki içimdeki his hâlâ eski usul…


sıfır sayı

Yıllardır, "öyle mi olsun böyle mi olsun" diyip de bir türlü hayata geçiremediğim podcast, bugün yayında. İki bölüm beraber. Kimsenin tadı yok biliyorum ama ilk kayıtları da daha fazla tutmak istemedim. Yol açılsın, devam edelim.

Becerebilirsem içinde kitaplar, yollar, tesadüfler, karşılaşmalar olacak. Sıfırdan başlıyorum, ne kadar yukarı çıkarım bilemiyorum. Ne öğreneceksem yolda öğreneceğim artık.

Biz gazeteciler, dergiciler SIFIR SAYI deriz. Bir tür profesyonel acemiliktir. Ya da acemi profesyonellik. İlk, sahici sayı yayına verilmeden evvel, onun kalitesinden emin olana dek yapılan deneme sayıları... Kimi zaman onlarca yapılır bu denemelerden. İstiyorum ki, bu yarı acemi yarı bilmiş hâl hep kalsın, beni de yolda tutmaya devam etsin. En iyi bildiğim hâl bu. Podcast'in ismi bu yüzden de Sıfır Sayı. Tabii biraz esas becerilerimi unutmamak için de...



uzakta otomobiller


 “Cuppp”... Kitabımı almak için arkama dönmüştüm ki suya atlamış. Bir dakika bile değil, belki sadece on saniye birkaç kulaç atıp yeniden iskeleye çıktı. Su soğuk. “Su çok güzel gelsene” diyemeyecek kadar soğuk. Şimdi yan yana oturduğumuz iskeleyse güneş içinde. Ses çıkarmadan suda süzülen otları seyrediyoruz. Uzaktan arabalar geçiyor. Nedense hep eski arabalar… Otomobil sözcüğünün yakıştığı eski arabalar. 

Suyu değil sadece sırtımızı ısıtan güneş iki üç saat sonra çekilecek. Mayıs yaklaşıyor. 

“Cuppp..”


görülmeye değen her yer

Yola çıktığımda hatırlamak için: 

 “Tüm yerler — nerede olursa olsun, ne olursa olsun — görülmeye değerdir. Ama bana en anlamlı gelenler, insanların hâlâ yerleşik ve geleneksel hayatlarını sürdürdüğü, nadiren ziyaret edilen yerlerdi; çünkü bu yerler en tutarlı, en bütünlüklü olanlardı. Anlaşılabilir yerlerdi; çoğu zaman içimde bir ferahlık, bir ilham duygusu uyandırırlardı.”


Paul Theroux - Pillars of Hercules


çocukluk, kapılar ve yağlıboya


 

1.

“Hiçbir şey çocuğun hayal dünyasına benzemez. Hep çocuk kalmak istedim... Kaldım da…” Ömer Lütfi Akad / Işıkla Karanlık Arasında


2.

Yarı açık bir kapıya baktığında, o kapı sonsuza kadar açılır ya da kapanır. 


3.

Tolstoy, “havada toz ve yağlıboya kokusu vardı” diyor… Havanın ne koktuğunu bir romanda her zaman söylemeli.


siliniyoruz

Dünya ne büyük, biz nasıl sıkıştık küçücük hayatlara. 

Her şeyin genişlediğini sanarken... 

Şu fotoğrafın yaşandığı hayatlar da var, dünya büyük. Baktıkça hayret ediyorum, iki senedir.

Biz küçülmüyoruz, siliniyoruz. 


Fotoğraf: Pakistan, Hunza Vadisi... Bir buzul düğünü sırasında. (Fotoğrafçı: Matthieu Paley)


bir borges evreninde

Bir öyküyü her gün anlattığında, yüzüncü anlatışında, ilkine göre ne kadar değişmiş olur? Ne kadar değiştirirsin onu? Aslı ne kadar kalır? Geriye ne kalır? Geleceğe ne kalır? Bir Borges evreninde, bir hikâyeyi sonsuza kadar değiştirerek nasıl anlatabilirdik?

Her hikâye böyle değil midir zaten?


maça üçlü

Bana yeni bir oyun gösterdi, adını koymamış daha. Klasik, elindeki desteden bir kart seçmemi istedi. Seçtim. “Bak ama bana gösterme” dedi. K...